‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ üzerine kısa bir değerlendirme

Reformizm cephesinde yeni bir şey yok

Küresel kapitalizmin, derinleşen ekonomik kriz ve bölgesel çatışmalar eşliğinde sürüp giden egemenliği, bununla bağlantılı olarak Türkiye’de AKP eliyle uygulamaya konulan iktisadi ve toplumsal yıkım projeleri, siyaset üreten çevrelerin yeni arayışlara girmesini beraberinde getiriyor-olağanlaştırıyor. Bu aşamada asıl olarak iki tür eğilim öne çıkmakta.

Bunlardan birincisi ve “pratik olmadığı” bahanesiyle tartışmaların dışına itilmeye çalışılan Marksizmde, yani kapitalist sömürü koşullarını ve bu temelde yürüyen tüm ezme-ezilme ilişkilerini ve doğanın tahribatını ortadan kaldıracak biricik gücün, kapitalist sömürü düzenin devamından çıkarı olmayan toplum kesimlerini kendi programına kazanmış olan işçi sınıfının uluslararası devrimci mücadelesi ve nihayetinde sosyalist dünya devrimi perspektifinde ısrardır.

İkincisi ise, daha yaygın olarak gözlenen, kapitalizmin “evcilleştirilmesinin” mümkün olduğu yanılsamasıyla damgalanan, kimlik politikalarına dayanan, işçi sınıfını da kapitalist toplumdaki üretim ilişkileri içindeki konumundan bağımsız, ayrı bir kategori olarak tariflediği “emek mücadeleleri” alanın dar sınırlarına hapseden küçük burjuva-reformist anlayış.

Reformist cepheye taze kan

İşte, geçtiğimiz ay (25 Kasım 2012) kuruluş kongresini toplayan ve siyaset sahnesine yeni bir soluk getirme iddiasında olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) bu ikinci anlayışı temsil etmekte. Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin birleşmesiyle oluşan “yeni” parti, özünde yeni olan herhangi bir şey barındırmıyor. 2010’da bugün ifade edilenlere benzer çözümlemeler ve benzer hedeflerle kurulan Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) yanına Yeşiller’i de alarak aynı nakaratı tekrarlıyor: “Yaşanabilir bir kapitalizm mümkün”.

Onun programatik metnine yansıyan kapitalizmin sözde eleştirisi, kapitalizmin sürekli olarak ürettiği ve yeniden ürettiği sorunlara dair yaklaşımı, bunların aşılmasına dair perspektifsizliği nedeniyle çözümsüzlük denizinde boğulmaya mahkûm oluyor. Aynı yönelimi ifade eden “Yeni Sol” anlayış üzerine daha önce geniş bir değerlendirme yaptığımızdan*, YSGP’nin temsil ettiği dayanaksız reformizminin kısa bir eleştirisiyle yetineceğiz.

Başta da ifade ettiğimiz gibi kapitalizmin dünya çapındaki ekonomik krizi, emperyalist zorbalık ve silahlanma yarışı eliyle insanlığı yok oluşa sürükleyebilecek bölgesel savaşlara -hatta dünya savaşına- giden yolun taşlarını döşüyor. Dünyanın her yerinde -tıpkı Türkiye’de AKP eliyle yapıldığı gibi- emekçilere yönelen kapsamlı ekonomik saldırılardan, siyasal ve toplumsal baskıdan beslenen; dahası buna kaçınılmaz biçimde ihtiyaç duyan burjuva iktidarları, bugün yaşadığımız kapitalizmin ekonomik-siyasi krizinin ürünü.

Bu koşulların geniş kitleleri alternatif arayışlara itmesi kaçınılmaz. Peki, emekçileri modern kölelere dönüştüren, cinsel, etnik ve dinsel kimliklere yönelen baskı ve şiddeti yaratan, üzerinde yaşadığımız gezegeni tüketen, tahrip eden koşulları ortadan kaldırmak için toplumsal muhalefet hangi perspektifle donatılmalı, ifade ettiği güç hangi hedefe yönlenmeli?

Bugün YSGP’nin ve başka ülkelerdeki benzerlerinin yaptığı gibi sınıfsal temelinden kopartıldığında hükümsüz soyutlamalar olarak çıplak kalan eşitlik, adalet, özgürlük, demokrasi, barış vb. gibi kavramlara sarılmak siyaset üretenlerin işlerini kolaylaştırabilir belki ama emekçilere ve ezilenlere, kısacası kapitalizmin egemenliğinden herhangi bir çıkarı bulunmayan kitlelere toplumsal eşitlik taleplerini gerçekleştirme yolunda yardım edemez.

Üstelik bu tutum, tersinden, özellikle toplumsal altüst oluş dönemlerinde emekçi kitlelerin öfkesinin sistemin temellerini sarsma “tehlikesine” karşı reformist sola daima ihtiyaç duyan egemenlerin değirmenine su taşır. Çünkü yapılan, özünde, kapitalizm sınırları içerisinde “zararsız” muhalefettir. Avrupa’da onlarca örneği olan benzeri sahte sol eğilimlerin pratikleri, ekonomik refah dönemlerinde, burjuvazinin çizdiği sınırlar dahilinde sosyal politikalar üretmek, insancıl, barışçıl ve yeşil bir kapitalizm yanılsamasını güçlendirmek, ekonomik-siyasi kriz dönemlerinde ise kendi burjuvazilerinin arkasına yedeklenerek sosyal yıkımın, savaşların, doğanın yağmalanmasının güler yüzlü uygulayıcıları-destekçileri olmak şeklinde formüle edilebilir.

 “Başka bir dünya”nın sınırları

YSGP tarafından da dillendirilen “Başka bir dünya mümkün!” doğruluğu şüphe götürmeyecek bir slogan fakat bu eğilim emekçi kitlelerin bu özlemini açıkça çarpıtmakta ve ütopya haline getirmektedir.

YSGP ve benzerlerinin programatik yaklaşımını ve perspektiflerini yaratan ana etken, insanlığın ve tüm canlılarla birlikte doğanın kurtuluşu için işçi sınıfından ve onun tarihsel çıkarlarının siyasi ifadesi olan Marksizmden -bilimsel sosyalizmden- kaçıştır. Kendini solda tanımlayan her türden reformist-küçük burjuva akımın kimlik politikalarıyla, parlamentarizmle, hareketçilikle, kapitalizmden bağımsız bir “çevrecilik”le, düzen içi “somut” politikalarla damgalanan siyasi pratiği bunun kanıtıdır.

Bu olgu, aynı zamanda, onun, burjuva demokrasisini mutlaklaştırmasının, mevcut düzenin “zorlanarak” daha demokratik, daha adil, daha eşitlikçi, daha barışçı, daha ekolojist bir hale getirilebileceği inancından kaynaklanmaktadır. Bu da kapitalist rekabeti, burjuvazinin kâr hırsını, burjuva devlet aygıtının ve onun kurumlarının sınıfsal bağlarını görememek, ya da bilinçli olarak gözlerden gizlemek anlamına gelmektedir.

Ortadoğu’da emekçi kitlelerin zorlu mücadeleleriyle, yüzlerce can pahasına devrilen diktatörlerin yerini yenilerinin alması ve sermayenin egemenliğinin devam etmesi; belirli periyotlarla toplanan iklim zirvelerinden gezegenin daha fazla yağmalanacağı sonucunun çıkıyor oluşu kapitalizm sınırları içerisinde çözümün imkânsızlığını gözler önüne sermektedir, ama yalnızca görmek isten gözler için.

Başka bir dünya sosyalizmle mümkün

Yani, YSGP’nin yaptığı gibi kapitalizmi -daha doğrusu, onun sonuçlarını/görüntülerini- “eleştirmek” yeterli değil. Kapitalizmin karşısına ne koyduğumuz sis perdesi arkasında görünmez hale geliyorsa eğer, ilkini yapmak anlamını yitiriyor. Mesele kapitalizmin bilimsel bir değerlendirmesi üzerinde yükselen, onun nasıl ve kim tarafından yıkılabileceği, yerine nasıl bir toplumun inşa edileceği meselesidir. Bu soruya yalnızca Marksizm bilimsel ve devrimci bir yanıt vermektedir.

Burjuva ideologlarının kapitalizmin işleyiş biçimine dair eleştirilerine rastlamak özellikle kriz dönemlerinde çok sık karşılaştığımız bir olgu. Bu eleştiriler bir hesaplaşma şeklinde değil yalnızca sistemin devamlılığını mümkün kılacak yöntemsel değerlendirmeler biçiminde tezahür eder. Bu da onların kapitalizmin tarihsel ve gelip geçici bir üretim biçimi olduğunu gözlerden saklayıp onun doğal ve ebedi olduğunu ileri sürmelerinden doğar.

Ulusal sınırlar içerinde ve dahası sürekli vurguladığımız gibi kapitalizmin dar çerçevesinde çözüme ulaştırılamayacağı açık olan iklim değişikliği ve doğanın tahribatı sorunuyla beraber cinsel, etnik ve dinsel vb. ezme-ezilme ilişkilerini önemsizleştirmek, bunları tali meselelermiş gibi görmek Marksistlerin işi değildir elbette. Tüm bu meselelere dair çözümlemeler ve pratik talepler üretilirken kapitalizmin teşhirini yapmak ve bununla yetinmeyip başka bir dünya özleminin adını koymak, yani kapitalizmin karşısına dünya devrimini ve sosyalizmi koymak Marksist devrimcilerle küçük burjuva-reformistler arasındaki temel ayrımdır.

Kestirme yolların tümünün sonu aynı karanlık sokağa çıkmaktadır; kapitalist barbarlığa. Toplumsal muhalefet, yalnızca sermayenin egemenliğinin eseri olan bugünkü ekonomik, siyasi ve toplumsal koşulların ortadan kaldırılması mücadelesinde tek devrimci sınıf olan işçi sınıfın tarihsel çıkarlarını ifade eden, dünya çapında örgütlenmiş Marksist siyasi önderliğin bayrağı altında insanlığın ve tüm canlılarla birlikte doğanın kurtuluşunu gerçekleştirebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir