Türkiye ekonomisi ve işçi hareketi için devrimci perspektifler – I

Paylaş

Anımsanacağı gibi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kurmayları, 2008 krizinin Türkiye’yi “teğet geçtiğini” iddia etmişti. “Teğet geçme” ifadesi yoğun bir biçimde eleştiri almasına karşın, hükümet bu iddiasından vazgeçmedi [1]. Bu defa iktidar partisi daha “temkinli” gözüküyor. Dünyanın çok ciddi bir krizin arifesinde olduğunu kabul eden AKP sözcüleri, Türkiye’nin de bu gelişmelerden etkileneceğini açıklamaktan çekinmiyorlar.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, dünya ekonomisinin iyiye gitmediğini ve bunun Türkiye üzerinde de olumsuz etkileri olacağını söyleyerek, “Kötü haber veriyorum; dünya ekonomisinde kara bulutlar gözükmeye başladı. Dünya daha büyük krizlerle karşı karşıya kalacak. Bunlar da oluyor. Muhtemelen dünya ekonomisinde bir kriz olacak. Türkiye’ye olumsuz etkileri olacaktır. O yüzden tedbirli olun. Ne varsa onu tutun. Fazla harcamayın”demişti. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise “Tabii hemen yanı başımızda güçlü bir deprem olursa bu depremden Türkiye’nin etkilenmemesi diye bir şey söz konusu olmaz”, “Gelecek de bize dünya ekonomisi ile ilgili pek güzel bir tablo sunmuyor. Bütün hazırlıklarımızı ve politikalarımızı geleceğe dönük yapıyoruz. Dolayısıyla bu geçmişteki, birinci ve ikinci çeyrekteki yüksek büyüme hızları yılın ikinci yarısında devam etmeyecek. Beklentilerimizi de ona göre şimdiden kurgulamak lazım.” demişti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Kriz bu defa teğet bile geçmeyecek” dese de, kurmaylarının açıklamaları, bu defa gerçek durumun hiç de Erdoğan’ın iddia ettiği gibi olmadığını tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

Dış ticaret açığı

Türkiye’nin dış ticaret açığı, Haziran ayında, ithalatta beklentilerin üzerinde gerçekleşen artışın sonucunda yüzde 79,2 artışla aylık bazda yeni rekor olan 10,2 milyar TL seviyesine yükselirken, Ocak-Haziran döneminde de yüzde 88,2 artışla 53,98 milyar dolar olarak gerçekleşmişti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, ihracat Haziranda yüzde 19,3 artarak 11,39 milyar dolar, ocak-haziranda yüzde 19,9 artarak 65,63 milyar dolar olmuştu. İthalat ise Haziranda yüzde 41,7 artarak 21,59 milyar dolar, Ocak-Haziranda yüzde 43,4 artarak 119,61 milyar dolar olarak gerçekleşmişti. Dış ticaret açığı konusunda Yatırım Finansman Başekonomisti Levent Durusoy şunları söylüyor: “İhracat bir miktar düşük performans göstermiş. Ancak şu görülüyor ki alınan önlemlerin etkisi dış açığa oldukça gecikmeli yansıyacak. İhracat yüzde 19, ithalat yüzde 40’ın üzerinde büyürken açığın artış temposunda yavaşlama görmek zor” [2].

Yetkili bir ağızdan çıkan verilerden de anlaşılabileceği gibi, ihracatın yüzde 19, ithalatın yüzde 40 civarında büyüdüğü bir dönemde, dış ticaret açığındaki artış hızının yavaşlaması neredeyse imkansız [3]. Dış ticaret açığı sorunu, küresel ekonomide yaşanan dalgalanmalar ile zaten yeterince istim üstünde olan Türkiye ekonomisinin başını ilerleyen süreçte daha da çok ağrıtacağa benziyor.

Türk ekonomisinin temel sorunlarından biri olmayı sürdüren dış ticaret açığı sorunu devam ettiği müddetçe ve bu sorun turizm vb. döviz gelirleri ile kapatılamadığı için, ulusal gelirin yüzde 8-9’una ulaşan, herkesin “aklını başından alan” devasa bir cari açık problemi çözümsüz kalmaya devam ediyor. Zira ihracattaki her artış, ancak daha fazla ithalatla mümkün oluyor; çünkü ihracat ithalata bağımlı. Bunu uzun yıllardır “Dahili İşlem Rejimi” adı verilen bir sistemle yapıyorlar. Nedir bu sistem? Dahili İşlem Rejimi’nde sözde ihracat “destekleniyormuş” gibi yapılıyor. Sistem, ihraç edilecek ürünlerin imalatında kullanmak amacıyla yurtdışından temin edilen girdilerin, makine-teçhizatın, gümrükte vergi ödenmeksizin ithalatına izin veriyor. Başka bir deyişle otomobilden giyime, gıdadan demir çeliğe, ihraç taahhüdüyle yapılan ithalat, ülkeye vergisiz sokuluyor. Yakın zamana kadar bu sistemle yapılan ithalat, ihracat ve sektörel gelişimi Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) açıklıyordu ve bu kurumun açıkladığı verilerden de anlaşılıyordu ki, bu sistemle ihracatın üçte ikisi yapılıyordu. Fakat şimdilerde Bakan Çağlayan ve diğer ekonomi bürokratları, o verilerin yayınlanmasını bilinçli olarak engelliyor. Şayet o veriler yayınlansa, ihracat ve ithalata ilişkin gerçek bilgilere ulaşmak daha da kolay olabilirdi.

Devlete ait resmi ihracat rakamları fazlasıyla aldatıcı durumdadır. Nasıl mı? Görülecektir ki, örneğin giyim ihracatçısı olarak bilinen Türkiye, ihraç ürünü tişörtte bile yüzde 50-60’lara ulaşan ithal girdi (hammadde) kullanıyor. Türkiye kumaşı, ipliği, hatta aksesuarı bile ithal ediyor. Şayet DTM gerçek verileri yayınlasa ortaya çıkacaktır ki, örneğin otomobil ihracatçısı olarak görülen Türkiye, yüzde 70’lere varan ölçüde ithal girdi ile ihraç malı üretiyor. Elektronik ve kimya alanlarında bu oran yüzde 95’a kadar çıkabiliyor. Halbuki Türkiye, uluslararası ekonomi kuruluşları tarafından, traji-komik bir biçimde, Avrupa’da başlıca DVD okutucusu ve televizyon üreticisi ve aynı zamanda -Türkiye’ye yerleşmiş olan Ford, Renault, Fiat ve Toyoto gibi markalar sayesinde- dünyanın 5. otomobil üreticisi olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin, 1970’lerde başlayan küreselleşme süreci sonucunda ortaya çıkan yeni uluslararası işbölümü düzeni içinde, küresel sermayenin kendisine biçtiği ana ekonomik rolü, yani “taşeron üretici” rolünü, uzunca bir süre daha oynaması muhtemeldir.

Merkez bankasının müdahalesi

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun gecelik borçlanma faizini arttırması, faiz koridorunu daraltması ve döviz satış ihalelerine başlayacağını açıklaması [4] ardından sert dalgalanan dolar/TL, küresel kriz endişeleriyle ve yurtdışı piyasalarındaki olumsuz seyir sonucu artan riskten kaçış ile yükselişe geçmişti. Dolar son iki yılın en yükseği olan 1,7560’a kadar yükselmiş ancak Merkez Bankası’nın yabancı para karşılıklarında oranı düşürmesiyle dolar yeniden 1,73 düzeyine inmişti [5]. Bununla birlikte, özellikle AB’de yaşanan “iflas korkusu” nedeniyle uluslararası yatırımcıların ABD Doları’na yönelmesi, bu önlemin etkisini ortadan kaldırdı ve dolar, 26 Eylül günü “tepe noktası”na çıkarak 1,86 TL.’ye yükseldi.

Pek çok ekonomiste göre, faiz indirimine giden Merkez Bankası ekonomi de ciddi bir soğuma beklentisi içinde. Buna göre, bu soğumanın önlenmesi ve cari açığın finansmanı için faiz indirilerek sıcak paraya da (küresel sermaye gruplarına) açık davetiye veriliyor. Merkez Bankası’nın açıkladığı kararlar ekonomik soğuma tehdidine karşı alınan “acil tedbirler” kapsamında değerlendirilebilir.

Avrupa ülkelerindeki kamu borcu sorunu ve küresel ekonomide büyümenin yavaşlamasına bağlı olarak ortaya çıkan risk faktörü, Türk ekonomisinde de yavaşlama beklentisini arttırıyor. Bu gelişmeler karşısında, Merkez Bankası’nın, -politika faizinde ölçülü bir indirime gitmesinde olduğu gibi- elindeki araçları kullanarak yurtiçi iktisadi faaliyetleri canlandırmaya çalıştığı anlaşılıyor. ABD ve Avrupa’da yaşanan ekonomik sıkıntılar ve belirsizlikler, bu gelişmenin esas kaynağını oluşturuyor. Başka bir deyişle, Merkez Bankası bu “radikal kararları” almamış olsaydı bile, küresel planda yaşanan gelişmeler bir aşamadan sonra kendisini mutlaka dayatacaktı.

Devam edecek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir