Şişecam işçilerinin patron-sendika işbirliğiyle işten atılmasını önlemek için

Şişecam Yönetim Kurulu, 30 Kasım günü yaptığı açıklamayla Topkapı’daki fabrikanın 31 Aralık’ta kapatılacağını ve çalışmakta olan 575 işçinin -hakları ödenerek- işten çıkarılacağını duyurdu. Bir İş Bankası kuruluşu olan Şişecam’ın bu kararının arkasında, fabrikayı Eskişehir’e taşıyarak hem 2009’da çıkarılan “istihdamı teşvik paketi” çerçevesinde 29 yaş altındaki yeni işçilerin sigorta primlerinin işsizlik sigortası fonunun yağmalanması yoluyla devlet tarafından karşılanmasından yararlanmak, hem de İstanbul’un göbeğindeki Topkapı’daki dönüşüm sürecine eklemlenmek yatıyor.

Şişecam böylece, Topkapı’da çalışan işçilerin çoğunluğunu oluşturan ve 10-15 yıldan uzun süredir çalışan işçilere ödemek zorunda olduğu ücretlerden ve sigorta primlerinden kurtulacak; Eskişehir OSB’deki fabrikasında çalıştıracağı genç işçilere asgari ücret civarında bir ücret ödeyecek (şimdiye kadar, 300 dolayında genç işçi işe alındı). Böylece şirket, bir işçi kıyımı ve düşük ücretle çalıştırma yoluyla yıllık faaliyet raporlarında ısrarla vurguladığı “üretim maliyetlerini düşürme hedefine” ulaşmayı ve devasa kârlarını büyütmeyi hedefliyor. Buna, kentsel dönüşüm çerçevesinde Topkapı’nın “finans ve ticaret merkezi” olarak belirlenmesini ve buradaki araziden elde edilecek geliri de eklemek gerekiyor.

575 işçiye ek olarak, bölgede fabrikaya bağlı sanayilerde çalışan işçileri işsiz bırakacak olan bu adımı atan Şişecam, dünyanın en büyük cam üreticilerinden biri ve 150 ülkeye ihracat yapıyor. Dokuz ülkede 160’ı aşkın kuruluşla üretim yapan Şişecam, bu üretimin yüzde 35’ini Türkiye dışında gerçekleştiriyor.

Ford, Renault, Hyundai, BMW, Mercedes, Dacia gibi dünya devlerine üretim yapan şirket, toplam 18.000 işçiyi istihdam ediyor. Bu işçilerden elde edilen artı-değer ise gerçekten de Şişecam yönetiminin övünmesini anlaşılır kılıyor: 2010 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 307 artışla 484 milyon TL olan net kâr, 2011’de 741 milyon TL’ye ulaşmış durumda. 2011’deki faiz, amortisman ve vergi öncesi kâr (artı-değer) ise 1,3 milyar TL. Aynı yıl şirketin yaptığı yatırım toplamı 830 milyon TL’yi buluyor.

Şişecam işçilerinin sömürüsüyle elden edilen bu devasa gelir ve kârlar, patronun yeni yatırımlar yapmasını ve kârlarını arttırmasını sağlıyor. Bu devasa rakamların yanında, 575 Topkapı cam işçisine -eğer verilirse- ödenecek olan kıdem ve ihbar tazminatı toplamı 23 milyon TL.

Şişecam yönetimi, Topkapı fabrikasını Eskişehir’e taşıma kararını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topkapı’yı sanayi bölgesi statüsünden çıkarması, yeni gelişim imkânlarının bulunmaması, şehir içi kamyon trafiğinin ekonomik sevkiyatı engellemesi gibi nedenlere dayandırıyor.

İleri sürülen nedenler, hükümetin belediyeler ve patronlarla işbirliği içinde İstanbul’daki kentsel dönüşümü hayata geçirme, merkezi yerleri rant alanına çevirme hedefine ve kenti bir işçi kenti olmaktan çıkarma biçimindeki uzun erimli projesine denk düşmektedir.

10 yıl önceki Paşabahçe direnişi ve Beykoz’un dönüşüm süreci, hem Topkapı işçilerinin durumunu, hem de İstanbul’un dönüşümü bağlamında bugün yaşananları önceden haber vermişti.

Paşabahçe direnişi

Beykoz Paşabahçe fabrikasında, 2002 yazında şirketin kapatma kararına karşı işçilerin fabrikayı 18 gün boyunca işgal ederek gerçekleştirdikleri direniş, fabrikada örgütlü Kristal-İş sendikası eliyle 8 Ağustos’ta yenilgiye uğratılmıştı. Bu yenilgiye giden yolun taşları ise çok daha önceden döşenmişti.  Daha 1991 yılında şirket Paşabahçe’deki fabrikasında ilk saldırılarını başlatmış, işçiler de iş güvencesi talebiyle harekete geçmişlerdi. Yapılan toplu sözleşmenin ardından, şirketten, “1993’e kadar işten çıkarma olmayacağı sözünü aldığını” açıklayan Kristal-İş sendikasının işbirlikçi tutumu kısa sürede açığa çıkmış ve 500’ü aşkın işçi işten atılmıştı. Buna karşı 2500 işçi fabrikayı işgal etmiş, işten atmalar sürmüş, ama sonunda işçi ailelerinin ve Beykoz halkının mücadelesiyle şirket geri adım atmış ve işçileri işe geri almıştı.

Bu kısa süreli kazanım, işçilerin sendika bürokrasisinin cenderesinden kurtulamamaları, hem kendi fabrikalarından hem de diğer fabrikalarda taban komiteleri yoluyla inisiyatifi kendi ellerine alamamaları nedeniyle şirketin karşı saldırısıyla yitirildi. İşten çıkarmalar, sendikanın açık işbirliğiyle 1991’den 2002’ye kadar aralıksız sürdü ve işçi sayısı 3000’lerden 870’lere indirildi.

İşçiler, 2002’de gerçekleşen ve Paşabahçe fabrikasının kapatılmasını amaçlayan son saldırıyla, işte böyle bir sürecin ardından karşılaşmışlardı. On yılı aşkın süre boyunca hazırlanan son saldırı öncesindeki tüm işten atmaları ve zamsız toplu sözleşmeleri onaylamış olan Kristal-İş sendikasının işçiler üzerindeki egemenliği kırılmadıkça, Paşabahçe işçilerinin işlerini korumaları ve Beykoz’un bir işçi semti olmaktan çıkarılarak yağmalanmasını önlemeleri mümkün değildi.

Dönemin Kristal-İş önderliği, direniş sürerken yayınladığı bildiride, sermaye sınıfının hizmetinde olduğunu açıkça itiraf ediyordu: “Sendikamız, bugüne kadar Paşabahçe işyerinde yaşanan sorunların çözümünde önemli fedakârlıklarda bulunmuştur. 3200 kişinin çalıştığı fabrikada bugün 870 kişi çalışmaktadır. Sendikamız karşılıklı bir uzlaşmayla işyerinin daralmasına onay vermiştir. Sendikamız iş yerinin sorunları nedeniyle 2001-2002 sözleşmesinde iki yıl boyunca sıfır zamma evet demiştir. …Bugün yaptığımız toplantıda Paşabahçe’deki sorunu diyalog ve uzlaşma yolu ile çözme talebimiz yine yanıtsız kalmıştır.” (22 Temmuz 2002).

Bugün yaşananlara baktığımızda, değişen hiçbir şeyin olmadığını görüyoruz. Paşabahçe işçilerinin kararlı mücadelesi, yoğun polis ablukasına, baskıya ve tüm sendika konfederasyonlarının ve Kristal-İş’in pasif kalarak patronla işbirliği yapmasına rağmen sürdürüldü. Fakat işçiler, aileleriyle birlikte fabrikayı işgal etmiş direnirken ve Beykoz halkı direnişi başından itibaren yoğun bir şekilde desteklerken, sendika bürokratları kapalı kapılar arkasında patronlarla sürdürdükleri görüşmelerde, işçileri satmak için canla başla çalışıyorlardı.

Sonuçta, Paşabahçe işçileri taban komitelerini kurup örgütlenmedikleri ve direnişlerini Paşabahçe yerelinden çıkarıp genelleştiremedikleri için sendikacıların kararına boyun eğmek zorunda kaldılar. Kazanan Şişecam patronları ve sendika bürokratları olmuştu. Patronun, direniş başlamadan dayattıkları, yani fabrikanın kapatılması ve işçilere diğer fabrikalara “yatay geçiş” yaptırılması sendika tarafından onaylandı. Yaklaşık 500 Paşabahçe işçisi, patron-sendika işbirliğiyle yenilgiye uğratılmalarına duyduğu öfkeyi 8 Ağustos sabahı sendika bürosuna yürüyüp, sendikanın tabelasını ve kapısını sökerek göstermişti.

Paşabahçe’nin kapatılması ve işçilerin yenilgiye uğratılmasıyla birlikte Beykoz’daki önemli bir kale düşürülmüştü. AKP hükümeti öncesi dönemde başlayan bu sermaye saldırısı, TEKEL ve Deri Kundura fabrikalarının kapatılmasıyla sürdürüldü. Geleneksel bir işçi semti olan Beykoz’da bugün de sürmekte olan yıkımlar başladı. Projeye göre, Beykoz yerli (işçi) nüfustan arındırılacak ve nüfusu 75 bine indirilecekti. Bugün devam etmekte olan kentsel dönüşüm, işte bu projenin bir devamdır. Öyle ya, Beykoz gibi bir semt işçilere bırakılamayacak kadar değerli!

Topkapı Şişecam

Paşabahçe direnişinde sendikanın ihaneti açıkça ortadaydı. Fakat bugün değişen bir şey var mı? Topkapı Şişecam’da çalışan 500’ü aşkın işçinin işten atılmasına karşı, sendikanın aldığı tutum ve ileri sürdüğü talepler neler? Sendika başkanı değişmiş olsa da, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sendikal yapılanma aynı bürokratik gardiyan rolünü oynamayı sürdürüyor. Bu yüzden, sendika, 12 yıldır dillendirilen kapatılma tehlikesine karşı hiçbir şey yapmayarak bir kez daha patronun saldırısına ortak olmuştur. Bu 12 yıl boyunca fabrikaya işçi alınmamış ve azalan istihdam, kalan işçilerin daha yoğun sömürüsü yoluyla kapatılmıştır. Tüm bunlara karşın, konuyla ilgili haber yapan “sol” gruplar, işçilerin karşı karşıya olduğu bu ihanete hiçbir şekilde değinmemekte ve bu yüzden bu saldırıya -dolaylı yoldan-ortak olmaktadırlar.

12 yıldır konuşulan ve Nisan 2011’de Genel Müdür Ahmet Kırman tarafından “2011 sonu” diye açıklanan ama bu yıla kalan kapatılıp taşınma sürecinde, sendika bürokratları sermayenin gardiyanları rolünü başarıyla yerine getirmiş ve işçileri son dakikaya kadar eylemsizlik içinde tutmayı başarmışlardır. Sendika, ancak Şişecam Yönetim Kurulu’nun 30 Kasım’daki son açıklamasının ardından, o da işçilerin zorlamasıyla ve tepkiyi sınırlamak amacıyla, 3 ve 21 Aralık günlerinde birer eylem gerçekleştirdi.

21 Aralık’ta İstanbul Levent’te Kanyon’un önünde sendikanın önderliğinde toplanan Şişecam İşçileri şirketin merkezine doğru bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Eşleri ve çocuklarıyla eyleme gelen işçilerin oldukça coşkulu oldukları ve mücadele etmeye hazır oldukları görülebiliyordu. Ancak konuşma yapan sendika bürokratları, fabrika yalnızca on gün sonra kapatılacak olmasına rağmen, hala “masa başında anlaşma”dan söz ediyor ve işçileri sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

Paşabahçe’de, fabrikanın kapatılmasının engellenememesi, açık bir yenilgi olarak kabul edilmişti. Bugünse, sendika, fabrikanın kapatılmasını en baştan kabul etmiş ve başlıca talep olarak “yatay geçiş hakkı”nı koymuş durumda. İşçilere şirket önünde bir konuşma yapan Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın da aynı Kristal-İş Genel Başkanı Bilal Çetintaş gibi patrona çağrı yaptı. Konuşmasında yatay geçişin bir hak olduğunu ve sorunun masa başında çözülmesi gerektiğini ifade etti. Türk-İş içindeki Sendikal Güçbirliği Platformu’nun içinde yer alan Petrol-İş ve Kristal-İş sendikaları, işçilere aynı Paşabahçe’de olduğu gibi fabrikanın kapatılmasına razı olmalarını ve İstanbul’daki rantsal dönüşüme sessiz kalmalarını öğütlüyorlar. Bunu yapanlar, kimi sahte solcu gruplar tarafından “solcu” ilan edilen sendikalardır!

Topkapı Şişecam işçileri, Türkiye işçi sınıfının on yıllardır karşı karşıya olduğu ve patron-sendika işbirliği üzerine kurulu saldırılardan birini daha yaşamaktadır. Şişecam patronları, aynı dünyadaki diğer kapitalistler gibi üretimi daha ucuz işgücüyle daha kârlı yapabileceği bir yere taşımaktadır. Burası, hükümetin işçilerden elde edilen işsizlik fonunu patronlara yağmalatması sayesinde, bugün Eskişehir olsa da, yarın Çin, Mısır ya da Romanya da olabilir. Örneğin Şişecam patronları, Bulgaristan’daki üretimin tamamını Romanya’ya taşımayı planlıyor. Bu durumda, Şişecam işçilerinin Topkapı’da uğradığı saldırının benzerini Bulgar işçiler yaşayacaklar.

Üretimin küreselleşmesinin bir sonucu olan bu durum dünya çapında yaşanmakta; ABD, Britanya ve Kıta Avrupası’ndaki büyük fabrikalar yirmi yılı aşkın süredir, hükümetler eliyle ucuz emek platformu haline getirilen Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Uzak Asya ülkelerine taşınmaktadır. Sermayenin küresel ölçekteki bu saldırısına karşı, onun işçi sınıfının gardiyanlığını üstlenmiş ajanları olan sendika bürokratları aynı Türkiye’de olduğu gibi, ABD ve Avrupa’da da sürece ortak olmaktadır. Onlar, işçilerin fabrika kapatılmalarına karşı militan mücadelelerini önlemek için ellerinden geleni yapıyor; işçilere şunu söylüyorlar: “Daha iyi çalışma ve yaşam koşulları için mücadele etmeyin, patronlar ne veriyorsa onunla yetinin. Yoksa patron fabrikayı, son derece düşük ücretlerle sefil koşullarda çalışmaya hazır işçilerin olduğu ülkelere taşıyacak.”

Sendikaların işçi sınıfının örgütleri olduğunu ve onun çıkarlarını savunduğunu iddia edenlerin nasıl bir ihanete ortak olduğu, bundan daha açık biçimde ifade edilemez.

Şişecam işçileri, fabrikanın kapatılmasına kısa bir süre kalmasına rağmen patron-sendika işbirliğiyle işten atılmalarına ve işsizliğe terkedilmelerine karşı mücadeleye girişebilirler ve girişmeliler. İşçilerin, Şişecam’daki işleri savunmak için yalnızca patronu değil belediyeyi ve sendikayı da karşısına alması gerekmektedir. İşçiler, ilk önce ana talep olarak kabul edilen “yatay geçiş”in bir yenilgi programı olduğunu görmeli ve ana talep olarak fabrikanın kapatılmasına karşı çıkmayı koymalılar.

Öte yandan, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu saldırı, Şişecam işçileriyle sınırlı değil. Topkapı’da bulunan 10 bine yakın ruhsatlı işletmede çalışan tüm işçiler bu hükümet-belediye-patron saldırısının hedefinde ve işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya. Şişecam işçileri sendika bürokrasisini aşmak için, bölgedeki tüm işçilerin katılacağı taban komiteleri örgütlemeli, bölgedeki işçileri kendilerini bekleyen tehlike karşısında uyarıp onlara önderlik etmelidir.

Bu taban komitelerinin öncelikli görevi, fabrikadaki makine ve teçhizatın Eskişehir’e taşınması engellenmek; üretimi kendi denetimleri altında sürdürmek olmalıdır.

Şişecam’ın Türkiye çapındaki tüm fabrikalarındaki işçilerle ilişki kurularak, o fabrikalarda çalışan işçilerin taban komiteleri aracılığıyla eylem birliğine girmesi sağlanmalıdır. İşçiler, Şişecam’ın yurtdışındaki fabrikalarındaki sınıf kardeşleriyle de bağlantı kurmalı ve onlarla da aynı Mersin, Eskişehir ya da Trakya’daki işçilerle olduğu gibi taban komiteleri aracılığıyla birleşmeliler.

Ufku patronlarla açık işbirliği içinde olan sendikaların sınırlarını aşamayanlar, kuşkusuz, bütün bunları ulaşılması olanaksız hayaller gibi gösterecek ve Şişecam işçilerini kölece boyun eğmeye zorlayacaklar. Oysa Topkapı Şişecam işçilerinin işlerini ve evlerini korumalarının tek ve en kolay, en gerçekçi yolu budur. Üstelik onlar, kendi güçlerini hem aynı bölgede hem de başka bölgelerde ve sektörlerde çalışan ve aynı saldırıyla karşı karşıya olan on binlerce işçinin gücüyle birleştirme şansına sahipler.

Otomotiv sektöründe çalışan işçiler, benzeri bir saldırı ile karşı karşıya ve Avrupa çapında birçok fabrikanın kapatılması, yüz bini aşkın otomobil işçisinin işten atılması söz konusu. Bu, aileleriyle birlikte yüz binlerce kişinin sefalete itilmesi anlamına geliyor. Günümüz koşullarında, bütün bu işçilerle ilişki kurmak ve ortak bir eylemlilik örgütlemek mümkün. Özetle, Topkapı işçilerinin uğradığı saldırıya başarıyla karşı koyabilmek gerçekçi çözüm programı geliştirmek için, işyeri, işkolu ve ulusal sınırlar ötesine geçip, enternasyonalist bir perspektife sahip olmak gerekiyor. Unutmayalım ki, bütün işkollarından ve uluslardan kapitalistler, aynı Şişecam patronları gibi, işçi sınıfına diz çöktürmeyi ve kendi krizlerinin faturasını ona ödetmeye çalışıyor; bu amaçla, sıkı bir işbirliği içinde çalışıyorlar. Aynı şeyi, kendi sınıf çıkarları uğruna işçiler yapmak zorundadır.

İşçiler, bu perpektifi hayata geçirmek için örgütlenip bir kez harekete geçtiklerinde, aynı Paşabahçe direnişinde olduğu gibi, öncelikle fabrika bölgesindeki emekçi halkın, ardından da diğer işkollarından sınıf kardeşlerinin desteğini elde edeceklerdir. Böylesi bir mücadele, hem patronun saldırısını durdurabilir hem de İstanbul’un merkezinin büyük sermaye gruplarına yağmalatılmasını ve şehrin işçi sınıfından arındırılmasını hedefleyen kentsel dönüşümü durdurabilecek tek güç olan işçi sınıfının birliğini sağlayabilir. Yıllardır ısrarla savunduğumuz bu perspektifle, Şişecam işçilerini, taban komiteleri oluşturmak ve mücadeleyi geliştirmek için bizimle ilişki kurmaya çağırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir