Sel Suları Kimi Vurur?

İstanbul ve Trakya’da gerçekleşen sel felaketinde sular onlarca kişiyi yuttu. Açıklanan resmi rakamlara göre İstanbul’da 26, Tekirdağ’da 5 olmak üzere 31 ölü ve 9 da kayıp bulunmakta. Ölü sayısının -kayıpların bulunmasıyla birlikte- daha da artacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bunun yanında binlerce otomobil, konut ve işyerinin zarar gördü. İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş, sadece ticari zararın 80-90 milyon dolar civarında olacağını belirtti.

Son iki yılda dünyanın her yerinde birçok sel felaketi gerçekleşti: Çin, Nepal, Bangladeş, Vietnam, Kuzey Kore, Sudan, Yunanistan, Hindistan, Afrika geneli, Meksika, Sri Lanka, Endonezya, Avustralya, ABD, Şili, Yemen, Brezilya… Daha onlarca ülke ve en sonu Türkiye. Bilançoysa her seferinde çarpıcı: her felakette onlarca, yüzlerce kimi zaman binlerce ölü, on binlerce evsiz. Akla hemen şu soru geliyor; sel felaketlerinin nedeni nedir ve bu fel11aketler kimi vurur?

Sel felaketlerinin ve genel olarak çevre felaketlerinin nedenleri üzerine, özellikle felaketlerden sonra -geçici- bir tartışma olur. Televizyonlarda, gazetelerde birçok ‘fikir adamı’ çıkıp bildik nedenleri tekrarlarlar: “hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme, plansız sanayileşme, doğal kaynakların hoyratça kullanımı vs.” Onlardan biri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş -istifa etmeyi düşünmek ne kelime- çıkıp şunları söyleyebiliyor örneğin: “İnsanoğlunun geçmişten bugüne kadar doğayı çevreyi hoyratça kullanmanın faturası”. Diğer yandan Başbakan Erdoğan da “Derenin intikamı ağır olur” diyerek esas olarak dere kenarına konut veya işyeri yapanları suçlayan bir açıklama yaptı.

Doğal afetler ve kapitalist kar hırsı

İlk bakışta ikna edici gibi görünen bu açıklamalar aslında burjuvazinin gerçeği gizlemeye yarayan yanıtlarından yalnızca bir örnek. Evet, bugün gerçekleşen doğal afetlerin birçoğunun kaynağı ve meydana gelen afetlerin zararların geçmişe göre insanlık için çok daha olumsuz sonuçlar doğurmasının sorumlusu “İnsanoğlu”dur. Ancak bu “İnsanoğlu” dere kenarına ev yapan, kullandığı araba ile küresel ısınmaya sebep olan, yaptığı inşaatta kalitesiz ürün kullanan bireyler toplamı değildir; “İnsanoğlu” olarak ifade edilen şey kar hırsı ile işleyen kapitalist sistemin kendisidir. “İnsanoğlu” ismi arkasına gizlenen bir sınıf var, o da burjuvaziden başkası değil.

Başbakan ve Belediye Başkanı dere kenarına ev yapan veya işyeri açanları suçluyorlar. Ancak bu evlerin büyük kısmının tapulu ve işyerlerinin çalışma ruhsatının olduğunu saklıyorlar. TMMOB Şehir Plancıları Odası (ŞPO) Başkanı Tarık Şengül, Trakya ve İstanbul’da çok sayıda yurttaşın yaşamını yitirmesine neden olan sel felaketinden, su havzalarını ve risk bölgelerini rant için imara açan yöneticilerin sorumlu olduğunu belirterek, “Felakete ihmal ya da bilgisizlik neden olmadı. Burayı imara açanlar şiddetli bir yağış olduğunda ne yaşanacağını çok iyi biliyorlardı” dedi. 1995 yılında Başbakan Erdoğan İstanbul Belediye Başkanı’yken İkitelli’de Ayamama Deresi’nin taşması sonucu sel meydana gelmişti. Bugün yine aynı derenin taşması sonucu onlarca insanın ölümüyle sonuçlanan bir felaketler karşılaştık. Erdoğan metrekareye düşen yağış miktarının farklılığını belirterek sorumluluktan kurtulmaya çalışmaktadır. Ama aradan geçen 14 yıl içinde derenin ıslahı için hangi önlemlerin alındığından bahsetmemektedir. 14 yıl içinde değişen sadece ölü sayısındaki ve hasarın boyutundaki artış olmuştur.

Sel baskının asıl sorumlusu ise, riskli bölgeler olunduğunun bilinmesine karşın İstanbul içindeki su havzalarını yapılaşmaya açan, kıyılarda da son dönemde hiç olmadığı kadar yapılaşmaya izin veren yöneticiler; ucuza kapattıkları arazileri verilen imarlar sonucu yüksek karla satan rantiyeciler; bu bölgeleri şantiyeye çeviren inşaat firmalarının toplamıdır. Yani bir bütün olarak rant ekonomisi ve kapitalist kar hırsıdır.

Afet mi Katliam mı?

Burjuva medyasının tamamı, İstanbul’da yaşananları afet olarak niteliyor. Oysa yukarıda bahsettiğimiz gibi bu bir afet değil göz göre göre gerçekleşen bir katliamdır. Bunun bir doğal afet olarak kabulü, katliamı sindirmenin başlıca koşuludur ve burjuva medya rant ekonomisinin ve kapitalist kar hırsının ortaya çıkmasını hiç istemez. Ayrıca bu tür “doğal afet edebiyatları” işçi sınıfının sindirilmesi konusunda toplumsal olarak oldukça önemli bir yer tutar! Yazının girişinde dünyanın her yerinde sel felaketleri yaşandığını belirtmiştik. Bu felaketlerin maliyeti, yalnızca yerleşim yerlerinin ve tarım arazilerinin tahribatı değil elbette, asıl maliyet ölen binlerce insan. Meseleye daha yakından bakıldığında bu insanların bir ortak özelliği olduğu ortaya çıkıyor; neredeyse tamamının yoksul mahallelerinde yaşayan, işçi veya işsiz insanlar. Yani sel suları işçi sınıfını vuruyor!

Yağmur sularının sele dönüşmesi ve yerleşim yerleriyle birlikte insanları yutması önlenemez mi? İstanbul’da şiddetli yağmurların beklendiği daha günler öncesinden belliydi. Ve yine günler öncesinden birçok emekçi mahallesini sel götüreceği de belliydi, ama hiçbir önlem alınmadığı gibi, sel basınca da İstanbul valisinden “kurtarılmayı bekleyen yok” açıklaması geldi! İstanbul’un neredeyse tamamının plansız bir kentleşmeye tabii tutulduğu, dere kenarlarına evler yapıldığı biliniyor. Birçok emekçi ucuz olduğu için bu bölgelerde yaşıyor. Elbette büyük burjuvazinin yaşadığı semtlerin bir tsunami olmaması durumunda hasar görmeyeceğini tahmin edebiliriz. Ancak emekçileri daha önceki 99′ depreminde olduğu gibi yine yıkımlar ve ölümler bekliyor. 7 kadın işçinin servisten inerken sele kapılıp öldüğünü öğreniyoruz. Pameks tekstilde çalıştıkları öğrenilen işçilerin servis aracının gerçekte yük taşımaya yarayan kapalı kasa minibüs olduğu ve işçilerin bu yüzden öldüğünü de. Bu açık katliam, doğal afet adı altında gizleniyor, unutulması için her şey yapılıyor.

Gerçek Yağmacı Kim?

Selin ardından bölgede “yağma olaylarının gerçekleştiği” haberi de geldi. Yağmurdan sonra su basan birçok fabrika ve işyerinden çevreye yayılan mallar ‘yağmalanıyor’. Gerçekten de fırsatçı küçük burjuvaların olduğu gerçeğini saklı tutup, asıl yağmacının gerçekte kimin olduğunun sorulması gerekiyor. Burjuva basın, bu fırsatçıların yaptığı hırsızlığı büyük bir iğrenme ile gözler önüne sererek “özel mülkiyeti” kutsamışlar; gerçek yağmayı ise gözlerden saklamışlardır.

Sınıf bilinçli işçiler, gerçekte üretim araçlarının özel mülkiyetinin “hırsızlık, yağma” olduğunu biliyorlar. Fabrikada üretilen ürünler emeğin cisimleşmiş halinden başka bir şey değildir ve kapitalistin bu ürün üzerinde bir gram emeği yoktur. O halde, işçilerin toplumsal emeğinin ürünlerine el koyan kapitalistler mi yağmacı, yoksa ekonomik krizin faturası, yine kapitalistler tarafından sırtına bindirilen, en son selle birlikte eşini, dostunu yitiren, evini sel basan yoksullar mı? Artık satılamayacak hale gelmiş bu malların insanlar tarafından kullanılmasına karşı çıkılmasının nedeni, malların yok olmasının kapitalistler için daha yararlı olmasıdır (okyanuslara dökülen tonlarca yiyeceği düşünün).

Selde mahsur kalan insanlar için gönderilen kurtarma ekiplerinin de yetersiz olduğu görülüyor. Gerçekten önlem alınsaydı bu ölümlerin gerçekleşmeyeceği ortadadır. Ama devlet, önce kurtarılmayı bekleyen insanları değil, özel mülkiyeti düşünüyor ve “yağmayı” önlemek için bölgeye birçok çevik kuvvet ekibi gönderiyor!

Yeni “Afet”lere Karşı

Eğer önlem alınmazsa emekçi sınıfı yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde yeni “doğal yıkımlar”ın beklediği bir gerçek. Emekçilerin yaşadığı mahallelerin hiçbir planlama yapılmadan inşa edildiği, dayanıksız ve sağlıksız olduğu biliniyor. Bu plansız, sağlıksız ve dayanıksız konutlara belediyelerin gerekli “izin” ve ruhsatları nasıl verdiği ise bu ülkede yaşayan herkesin malumu. Birçok konut inşa edilirken ne sel tehlikesi, ne deprem bölgesi hesaba katılıyor. Hesaba katılan tek şey daha fazla konut ve daha fazla kardır. 5 bin konut yapılması gereken yere 25 bin konut yapılıyor. İşçiler hiçbir yaşam güvencesi olmadan tıkıldıkları konutlarında ya da gecekondularında yaşarken, bugün İstanbul genelinde yaklaşık 300 bin konutun mülk sahipleri tarafından -kendi yararlarına- boş tutulduğu gerçeği, kapitalist ekonominin abece’sini göstermek için yeterli.

Marksistler, işçi sınıfının açlık, sefalet, hastalık ve savaşlarla birlikte “doğal afet”lerle de ölüme gönderilmesinin tek sorumlusunun kapitalizm olduğu gerçeğini her yerde açıkça ifade ederler. Ekolojik dengenin bozulmasının sorumlusu işçi sınıfı değil, bizzat kapitalizmdir. Dolayısıyla sel, deprem gibi olayların hiçbir büyük yıkıma ve ölümlere yol açmamasının sağlanabilmesi için öncelikle üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve doğanın tüm insanların yararına kontrol altına alınması gerekiyor.

Kapitalizmin çarpık kentleşmesi kendisini sürekli yeniden üretir, işçi sınıfı iktidarının bir bütün olarak kentleşmeyi, insan yaşamına en uygun şekilde kesinlikle yeniden düzenlemesi gerekecek. Ama bu gerçekler, bir proleter devrim gerçekleşene kadar işçilerin ölmeye ve evsiz kalmaya zorunlu oldukları anlamına gelmez. Yüzbinlerce boş konut, sağlıksız evlerde yaşayan işçilere ve evsizlere karşılıksız verilmeli, bir sonraki sel ya da deprem olaylarına karşı -işçilerin vergileriyle oluşan devlet fonlarıyla- bugünden önlem alınmalı, bugüne kadarki felaketlerin sorumluları yargılanmalıdır. Burjuvazinin bu talepleri hoşgörüyle karşılayacağını düşünmek elbette hayal olur, yalnızca sel mağduru işçiler değil, onların sınıf kardeşleri de birleşerek, bu sorunun tüm emekçi sınıfı etkilediğinin ve yalnızca burjuvaziye karşı birleşik bir mücadeleyle taleplerinin gerçeğe dönüşebileceğinin bilincine varmalılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir