Savunduğumuz Miras’ın otuzuncu yıldönümü baskısına önsöz

Yazdır

Mehring Books, 5 Ağustos’ta, David North tarafından yazılmış olan Savunduğumuz Miras: Dördüncü Enternasyonal’in Tarihine Bir Katkı‘nın otuzuncu yıldönümü baskısını yayınlayacak. Kitabı, Mehring Books’tan önceden sipariş edebilirsiniz. Aşağıda, David North’un yeni baskıya yazdığı önsözü yayınlıyoruz.

***

Savunduğumuz Miras, otuz yıl önce, 1988’de, Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi’nin (WRP) Dördüncü Enternayonal’in Uluslararası Komitesi’nden (DEUK) ayrılmasının ardından yazılmıştı. Uluslararası Komite’nin sonradan çok sayıda belgede kanıtlamış olduğu gibi, WRP’nin dönekliği, onun, savunusunda bir zamanlar önemli rol oynadığı Troçkist ilkelerden on yıldan uzun süredir geri adım atmasının ürünüydü. [1] 1973 yılında kurulmuş olan WRP, Amerika’daki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ve Fransa’daki Enternasyonalist Komünist Parti (PCI) ile birlikte 1953’te Uluslararası Komite’yi kurmuş olan Britanyalı Troçkist örgütün ardılıydı. WRP’nin önderi Gerry Healy (1913-1989), James P. Cannon (1890–1974) tarafından yazılmış olan ve Pablo ile Mandel’in Dördüncü Enternasyonal’in programına ilişkin revizyonlarını suçlayan tarihsel “Dünya Troçkist Hareketine Açık Mektup”u imzalamıştı. Kasım 1953’te yayınlanan “Açık Mektup”, DEUK’un kuruluş ilkelerini ifade ediyordu:

1) Kapitalist sistemin can çekişmesi, giderek kötüleşen depresyonlar, dünya savaşları ve faşizm gibi barbarca olgular dolayımıyla, uygarlığı yıkımla tehdit etmektedir. Atom silahlarının gelişmesi, bugün bu tehlikeyi, olabilecek en vahim şekilde vurgulamaktadır.

2) Bu uçuruma gidiş, yalnızca kapitalizmin yerini dünya çapında planlı sosyalist ekonominin almasıyla ve bu yolla, kapitalizmin ilk döneminde açılmış olan ilerleme çevriminin yeniden başlatılmasıyla önlenebilir.

3) Bu, yalnızca, toplumdaki tek gerçek devrimci sınıf olarak işçi sınıfının önderliği altında hayata geçirilebilir. Ancak, toplumsal güçlerin dünya çapındaki ilişkileri işçilerin iktidar yolunu tutması için hiçbir zaman bugünkü kadar uygun olmamasına rağmen, bizzat işçi sınıfı bir önderlik kriziyle karşı karşıyadır.

4) İşçi sınıfının bu dünya-tarihsel amacı yerine getirecek şekilde örgütlenmesi için, her ülkede, Lenin tarafından geliştirilmiş türde devrimci sosyalist bir partinin; yani, demokrasi ile merkeziyetçiliği diyalektik olarak birleştirme yeteneğine sahip mücadeleci bir partinin kurulması gerekiyor. (Kararların alınmasında demokrasi, onları uygulamada merkeziyetçilik, üyelerce denetlenen bir önderlik, görevleri ateş altında disiplin içinde yerine getirebilecek üyeler.)

5) Bunun önündeki başlıca engel, 1917 Ekim Devrimi’nin saygınlığını kullanarak işçilerin sempatisini kazanmış, ardından da onları, güvenlerine ihanet ederek sosyal demokrasinin, duyarsızlığın ya da kapitalizme ilişkin yanılsamaların kucağına atmış olan Stalinizmdir. Bu ihanetlerin cezası, faşist ve monarşist güçlerin sağlamlaşması ve kapitalizm eliyle hazırlanıp teşvik edilen yeni savaşların patlaması biçiminde, işçi sınıfı tarafından ödenmektedir. Dördüncü Enternasyonal, başlangıcından beri, asli görevlerinden birini Stalinizmin SSCB’nin içinde ve dışında devrimci biçimde alaşağı edilmesi olarak belirlemiştir.

6) Dördüncü Enternasyonal’in birçok şubesinin ve onun programına yakınlık duyan partilerle grupların esnek taktiklere olan gereksinimi, onların hem Stalinizme teslim olmaksızın emperyalizme ve onun ulusal oluşumlar ya da sendika bürokrasileri gibi küçük burjuva ajanlarına hem de emperyalizme teslim olmadan, son tahlilde onun küçük burjuva ajanı olan Stalinizme karşı nasıl mücadele edileceğini bilmelerini daha da zorunlu kılmaktadır. [2]

“Açık Mektup”, Troçkizmin, Pablo ve Mandel tarafından reddedilmiş olan stratejik kavrayışlarını özetliyordu. Pabloculuk, Troçkist hareketin Stalinizmi karşıdevrimci olarak tanımlamasının yerine, Kremlin bürokrasisi ile temsilcilerine tarihsel olarak ilerici ve devrimci rol atfeden bir teoriyi geçirmişlerdi. Pablocular, Stalinist bürokrasinin bir dizi siyasi devrimle alaşağı edilmesi için çalışmak yerine, Troçkistlerin Stalinist önderlere, onların daha sola yönelmelerini teşvik eden danışmanlar işlevi gördüğü bir bürokratik öz reform sürecini öngörüyorlardı. Pablo’ya ve Mandel’e göre, Kremlin yönetiminin yerel Stalinist temsilcileri tarafından yönetilen Doğu Avrupa’daki “deforme işçi devletleri”, yüzyıllar boyunca devam etmeye mahkumdu.

Son otuz yıl içinde yaşananlar ışığında ne kadar şaşırtıcı görünürse görünsün, Stalinizm karşısındaki bu mahcup tavır, Doğu Avrupa’daki bürokratik rejimlerin çöktüğü ve Sovyetler Birliği’nin dağıtıldığı 1989-1991 yıllarına kadar, Pablocu örgütlerin perspektifi olarak kaldı. Uluslararası Komite’nin Dördüncü Enternasyonal’in programatik mirasını savunması (her şeyden önce Stalinizmin karşıdevrimci rolü üzerindeki ısrarı), onun Pablocu karşıtları tarafından “sekterlik” olarak alaya alındı. Ancak, Savunduğumuz Miras‘ta savunulan tarihsel çözümlemeler, teorik kavrayışlar ve program, bu kitabın yayınlanmasından bir yıldan kısa bir süre sonra, tüm Doğu Avrupa’da ve bizzat SSCB içinde patlak veren siyasi gelişmeler eliyle doğrulanacaktı.

Pablocuların Stalinizme teslimiyeti, onların Troçki’nin sürekli devrim programından vazgeçmelerinin yalnızca bir yanıydı. Onlar, işçi sınıfı içinde Marksist bilinç ve işçi sınıfının emperyalizmin tüm burjuva ve küçük burjuva ajanlarından siyasi bağımsızlığının sağlanması uğruna mücadeleyi reddediyorlardı.

Britanyalı Troçkistlerin, 1950’li ve 1960’lı yıllarda Dördüncü Enternasyonal’in savunusunda (başta ABD’deki SWP’nin Uluslararası Komite’den ayrılıp 1963’te Pablocular ile yeniden birleşmesine karşı çıkmada) oynadıkları son derece önemli role karşın, bizzat revizyonizme sürüklenmeleri, 1970’lerde, özellikle de İşçilerin Devrimci Partisi’nin (WRP) Kasım 1973’te kurulmasının ardından, giderek açık hale geliyordu. Sosyalist İşçi Birliği’ndeki (WRP’nin önceli) Britanyalı Troçkistler, 1960’ların başlarında, SWP’nin Fidel Castro’nun radikal ulusalcılığını yüceltmesini, Kübalı önderin küçük burjuva gerilla ordusunun sosyalizme giden yolun işçi sınıfını temel alan ve onun içinde kök salmış Troçkist bir partinin inşasını gerektirmediğini kanıtlamış olduğu iddiasını reddeden, son derece sert ve etkili bir eleştiriye tabi tutmuştu.

Ancak 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, WRP, Ortadoğu’daki, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Muammer Kaddafi’nin Libya’daki radikal ulusalcı yönetimi gibi burjuva ulusal hareketlerin emperyalizm karşıtı programlarını, Pablocuların Troçkizm karşıtı politikalarını andırır şekilde abartmaya başladı. WRP’nin Pabloculuğa dönmesi, basitçe, tek tek önderlerin kişisel hatalarının ürünü değildi. Troçkist örgütler, 1960’larda ve 1970’lerin başlarında, örgütlü işçi hareketinin dünyanın dört bir yanında hala Stalinist ve Sosyal Demokrat partilerin egemenliği altında olduğu koşullarda, küçük burjuvazinin, özellikle de öğrenci gençliğin geniş kesimlerinin kitlesel radikalleşmesinin uyguladığı toplumsal ve ideolojik basınca açıktılar.

Küçük burjuvaziden gelen yeni insanları Troçkist harekete katma zorlu görevi, yalnızca Stalinist ve Sosyal Demokrat bürokrasilere karşı boyun eğmez bir mücadele temelinde işçi sınıfına sıkı bir siyasi ve pratik yönelimi gerektirmekle kalmıyordu. O, aynı zamanda, sahte Marksizmin Pablocular tarafından teşvik edilen çok sayıda biçimine, özellikle “Frankfurt Okulu”na (yani Horkheimer, Adorno, Benjamin, Bloch, Reich ve Marcuse), “Batı Marksizmi”ne (Gramsci gibi), Troçkizm karşıtı [SSCB’de] “devlet kapitalizmi” [olduğunu savunanlara], “Yeni Sınıf” teorisyenlerine (Lefort, Castoriadis ve Djilas) ve elbette radikal ulusalcılığın çok sayıda biçimine (küçük burjuva radikalizminin yalnızca en yaygın biçimde tanınanlarını saymak gerekirse, Castroculuk, Guevaracılık, Fanon’un yazıları ve Malcolm X’in konuşmaları) karşı ısrarlı bir teorik eleştiriyi de talep ediyordu. Bu uzun listeye, Stalinizmin en tehlikeli gerici türü olan, çok sayıda küçük burjuva aydın tarafından benimsenen ve tüm dünyada işçileri ve gençleri bir kanlı yenilgiden diğerine sürükleyen Maoculuğun etkisini de ekleyebiliriz.

WRP’nin oportünist politikaları, Uluslararası Komite içinde muhalefetle karşılaşmıştı. ABD’deki Troçkist örgüt İşçiler Birliği, 1982 ile 1984 yılları arasında, WRP’nin yeni Pablocu politikalarının kapsamlı bir eleştirisini geliştirdi. WRP’nin Healy’den, Michael Banda’dan (1930-2014) ve Cliff Slaughter’dan (1928-) oluşan başlıca önderleri, İşçiler Birliği’nin, eleştirilerinin Dördüncü Enternasyonal içinde tartışılmasına yönelik çabalarını bastırdılar. [3] Bu ilkesiz girişim, WRP içinde 1985 sonbaharında siyasi bir krizin patlamasına yol açtı. Hala WRP’nin çökmesinin altında yatan teorik ve siyasi konuların tartışılmasından yan çizmeye kararlı olan Slaughter ve Banda, Britanya şubesinin önceki on yıl boyunca izlediği oportünist çizgiden dolayı Uluslararası Komite’yi sorumlu tutmaya kalkıştı.

WRP, Şubat 1986’da, Troçkizmden kopuşunu ilan eden bir belge yayınladı. Michael Banda tarafından yazılmış olan bu belge, “Neden Uluslararası Komite’nin Bir An Önce Gömülmesi ve Dördüncü Enternasyonal’in İnşası Gerekiyor: 27 Gerekçe” başlığını taşıyordu. WRP, Marksizmin klasikleri arasında yer alacağını öngördüğü bu belgeyi büyük bir tantanayla yayınladı. Banda’nın belgesi, gerçekte, yalnızca Uluslararası Komite’yi değil ama bir bütün olarak Dördüncü Enternasyonal’in tarihini itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir çarpıtmalar, açık yalanlar ve yarı doğrular bileşimiydi. Bizzat Banda’nın yazısının başlığı, onun siyasi samimiyetsizliğini gösteriyordu. Eğer onun “27 Gerekçe”sinden yalnızca bir parçası doğrulanabilir olsaydı, Dördüncü Enternasyonal’in sürmekte olan varlığını haklı göstermek mümkün olmazdı. Banda, kaçınılmaz olarak kendi savlarından kaynaklanan sonuçların ardından, bu belgeyi tamamladıktan bir yıldan kısa süre sonra, Troçki’ye yönelik rezil bir suçlama yayınladı ve Stalin’e olan sınırsız hayranlığını açıkladı. Banda’nın siyasi evrimi, WRP’nin önderliği ve üyeleri içinde onun dokümanını benimsemiş olanların tamamının Troçkizmi reddetmesini önceliyordu. Onların önemli bir kesimi Stalinist harekete katıldı; diğerleri emperyalist kampa geçtiler ve Sırbistan’a karşı NATO savaşının aktif katılımcıları haline geldiler. Cliff Slaughter tarafından teşvik edilen en büyük grup, Lenin ile Troçki’nin devrimci parti kavrayışının tüm mirasını reddetti, sosyalizm uğruna mücadeleden vazgeçti ve kendi kişisel yaşamlarını olabildiğince rahat bir hale getirme üzerine yoğunlaştı.

Uluslararası Komite, Banda’nın dokümanını aldığı andan itibaren, ayrıntılı bir yanıtın verilmesi gerektiğini anlamıştı. Bu görev bana verildi. Savunduğumuz Miras, iki ay içinde, Uluslararası Komite’nin şubelerinin gazetelerinde/dergilerinde bölümler halinde haftalık olarak yayınlanmaya başlandı. Banda’ya verilen yanıtın 500 sayfadan uzun bir kitabı gerektireceğini ummamıştım. Ancak, Banda’nın dokümanını incelerken, onun, Dördüncü Enternasyonal’in tarihinin (özellikle Troçki’nin 1940’ta öldürülmesi ile Pablocularla yaşanan 1953 bölünmesi arasındaki son derece önemli yılların tarihinin) hiçbir zaman yeterince incelenmemiş ve Troçkist hareketin mevcut kadroları tarafından büyük ölçüde bilinmiyor olması gerçeğinden yararlanmaya çalıştığını fark ettim. Banda’nın dönekliğini kınamak yeterli değildi. Dördüncü Enternasyonal’in tarihini incelemek ve Uluslararası Komite’nin kadrolarını bu temelde eğitmek gerekiyordu.

Savunduğumuz Miras‘ın, ilk yayınlanmasından otuz yıl sonra, zamana yenik düşmediğine inanıyorum. Savunduğumuz Miras, Dördüncü Enternasyonal’in tarihine bir giriş olarak son derece önemli güncel değerini korurken, aynı zamanda, Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’ni inşaya yönelik şimdiki mücadele ile yakından bağlantılı Marksist teori, program ve strateji sorunlarını da incelemektedir.

Savunduğumuz Miras, Dördüncü Enternasyonal’in tarihine ilişkin, siyasi eğilimlerin ortaya çıkmasını ve onlar arasındaki mücadeleyi açıklarken tarihsel maddeci yöntemi kullanan tek değerlendirmedir. Tek tek önderlerin iyi ya da kötü kişisel özelliklerinden ve onların soylu ya da aşağılık dürtülerinden yola çıkan öznel yaklaşımı (Banda’nın dokümanı bunun bir örneğidir) reddeden Savunduğumuz Miras, Dördüncü Enternasyonal içindeki çatışmaların altında yatan; dünya kapitalizminin çelişkilerinden ve sınıf mücadelesinin ikinci emperyalist dünya savaşı sırasındaki ve sonrasındaki küresel ya da ulusal gelişmesinden kaynaklanan nesnel toplumsal ve siyasal süreçleri tespit etmeye çalışmaktadır. Bu tarih, asıl vurguyu, başlıca siyasi aktörlerin (Cannon, Pablo, Mandel ve Healy) öznel olarak tasarlanmış niyetlerine değil; Engels’in sözleriyle, sınıf mücadelesinin, “eylem halindeki kitlelerin ve onların önderlerinin (büyük insanlar denilen kişilerin) düşüncesine bilinçli dürtüler olarak yansıyan” [4] gerçek nesnel itici güçlerine yapar.

Savunduğumuz Miras, Dördüncü Enternasyonal içinde 1951’deki Üçüncü Dünya Kongresi’nin ardından ortaya çıkan ve Kasım 1953 bölünmesinde doruğa ulaşan mücadeleyi önceden haber veren anlaşmazlıkları, İkinci Dünya Savaşı’nın ve sonrasının karmaşık ve hızla değişen koşulları bağlamında çözümlemektedir. Kitap, 1940’larda ortaya çıkmış olan ve küçük burjuva radikal aydınların büyük kesiminin sağa doğru siyasi yön değiştirmesini yansıtan revizyonist eğilimlere dikkat çekiyor.

1940’larda gelişen çatışmalar, en iyi şekilde, Sosyalist İşçi Partisi içinde 1939-40’ta yaşanan hizip mücadelesinin devamı olarak anlaşılabilirler. Yaşamının son yılında Troçki tarafından James Burnham’ın (1905-1987), Max Shachtman’ın (1904–1972) ve Martin Abern’in (1898–1949) “küçük burjuva muhalefet”ine karşı verilmiş olan mücadele öylesine yoğundu ki, Dördüncü Enternasyonal’in tarihinde, genellikle, ayırt edici ve başlı başına bir bölüm olarak ele alınmıştır. Bu mücadele, Eylül 1939’da, II. Dünya Savaşı’nın patlamasıyla başladı ve Nisan 1940’a kadar devam etti. Azınlık SWP’den ayrılarak İşçi Partisi’ni kurdu. Bir ay sonra, azınlığın başlıca teorisyeni işlevini gören James Burnham, İşçi Partisi’nden ayrılıp Marksizmi ve sosyalizmi reddettiğini açıkladı.

Troçki’nin Sosyalist İşçi Partisi içindeki mücadeleye katkısı, onun en önemli yazıları arasında yer alır. Coyoacán’da kuşatma altındaki bir evin duvarları içine kapatılmış ve GPU’nun katilleri tarafından sürekli tehdit ediliyor olmasına rağmen, onun siyasi vizyonu zarar görmemişti. “İhtiyar”, tüm çağdaşlarından daha ileriyi görüyordu.

Hizip mücadelesine baskın olan merkezi siyasi konu, “Rusya Sorunu”, yani Sovyetler Birliği’nin sınıfsal karakteri ile ilgiliydi. Shachtman, Sovyetler Birliği’nin, Stalin’in Ağustos 1939 sonunda Hitler ile bir saldırmazlık antlaşması imzalamasının ve Polonya’ya yönelik Nazi-Stalinist ortak istilasının ardından artık bir işçi devleti olarak tanımlanamayacağını ileri sürdü. O, Sovyet bürokrasisinin yeni bir sömürücü toplum biçiminin tepesindeki bir egemen sınıfa evrilmiş olduğunu iddia ediyordu.

Troçki, Shachtman’ın Sovyetler Birliği’ni Nazi Almanyası ile yaptığı gerici anlaşma temelinde yeniden tanımlamasına karşı çıktı. Saldırmazlık anlaşması, elbette, korkunç bir ihanetti. Ancak Troçki, “SSCB’nin toplumsal karakteri, demokrasi ya da faşizm ile dostluğu eliyle belirlenmez.” [5] düşüncesinde ısrar ediyor ve Sovyetler Birliği’nin doğru tanımlanması ile ilgili mücadelenin altında yatan tarihsel perspektif sorununa dikkat çekiyordu:

SSCB sorunu, benzersiz bir şey olarak, çağımızın tüm tarihsel sürecinden yalıtılamaz. Stalin’in devleti ya geçici bir oluşum, geri kalmış ve yalıtılmış bir ülkedeki işçi devletinin deformasyonudur ya da ‘bürokratik kolektivizm’, … tüm dünyada kapitalizmin yerini alıyor olan yeni bir toplumsal oluşumdur (Stalinizm, Faşizm, Yeni Düzenler vb.). Terminolojik denemeler (işçi devleti, işçi devleti değil; sınıf, sınıf değil vb.) yalnızca bu tarihsel bağlamda bir anlam kazanırlar. İkinci seçeneği seçenler, açıkça ya da sessizce, dünya proletaryasının tüm devrimci gücünün tükenmiş olduğunu, sosyalist hareketin iflas ettiğini ve eski kapitalizmin yeni bir sömürücü sınıfa sahip ‘bürokratik kolektivizm’e dönüşüyor olduğunu kabul etmektedirler.

Böylesi bir sonucun devasa önemi ortadadır. Söz konusu olan, dünya proletaryasının ve insanlığın yazgısıdır. [6]

Troçki, ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının, daha önce tanık olunmadık kapitalist krizler döneminin görevlerine uygun bir devrimci partinin inşasını henüz başaramadığını kabul ediyordu. Ancak Bolşevizm ve Ekim Devrimi örneği, böylesi bir partiyi kurmanın mümkün olduğunu göstermişti. Bu yüzden, Troçki, en büyük tarihsel sorunun şu olduğunu ileri sürüyordu:

Nesnel tarihsel gereklilik işçi sınıfı öncüsünün bilincinde kendisine bir yol açacak mı; yani bu savaş ve onun yaratmak zorunda olduğu önemli şoklar sürecinde, işçi sınıfının iktidarı almasına önderlik edebilecek gerçekten devrimci bir önderlik oluşacak mı?

Dördüncü Enternasyonal, bu soruya, yalnızca program metninde değil ama aynı zamanda bizzat varlığıyla, olumlu yanıt vermiştir. Sahte Marksizmin hayal kırıklığına uğramış ve korkmuş her türden temsilcileri, tersine, önderliğin iflasının proletaryanın devrimci misyonunu yerine getirme kapasitesine sahip olmadığını ‘yansıttığı’ varsayımından yola çıkıyorlar. Karşıtlarımızın hepsi bu düşünceyi açıkça ifade etmiyorlar ama onların tamamı (aşırı solcular, merkezciler, anarşistler, ayrıca Stalinistler ve sosyal demokratlar), yenilgilerdeki kendi sorumluluklarını proletaryanın omuzlarına atıyorlar. Onların hiçbiri, proletaryanın tam olarak hangi koşullar altında sosyalist dönüşümü başarıyla yerine getirme becerisine sahip olacağını belirtmiyor.

Eğer yenilgilerin nedeninin bizzat proletaryanın toplumsal niteliklerinden kaynaklandığını doğru kabul edersek, o zaman, modern toplumun durumunu umutsuz olarak kabul etmek gerekir. [7]

Troçki, Shachtman’ı ve Burnham’ı güdüleyen tarihsel ve siyasal kötümserliği saptamıştı. Onun Shachtman-Burnham hizibini “küçük burjuva” olarak tanımlaması, yalnızca bir yakıştırma değildi. Azınlık, 1930’ların yenilgileriyle siyasi olarak morali bozulmuş ve kötümserlik eliyle manevi olarak yıkıma uğratılmış geniş bir orta sınıf aydın kesiminin görüşlerine siyasi ifade kazandırıyordu. İronik bir şekilde, Burnham ve Shachtman, birlikte, SWP içindeki hizip mücadelesinin öngününde, The New International‘ın [Yeni Enternasyonal] Ocak 1939 tarihli sayısında yayınlanan ve “Geri Çekilen Aydınlar”ın iğneleyici bir betimlemesini yapan bir makale yazmışlardı:

Devrimci bir yenilgiyi izleyen her gericilik dönemi, “zamanını doldurmuş” Marksizmden uzak duran, “yüzeysel ve gelip geçici, “yeni” ve “havalı” çeşitli öğretileri üretir. 1905 Rus devriminin yenilgisini izleyen “hizip mücadeleleri”nin tarihi ile onların geçtiğimiz on yıl içindeki benzerlerini karşılaştırmak aydınlatıcı olacaktır. Devrimci Marksizme yönelik yaygın saldırıların akılcı açıklaması, şimdiki gerici bunalım, cesaretsizlik, proletaryanın iyileştirici gücüne ve devrimci hareketine güven kaybıdır. Toplumsal konumlarının doğası gereği, bu ruh haline ilk uyanlar, ona karşı inadına mücadele yerine teslim olanlar, genellikle radikal aydınlardır. Onlar, kesinlikle, aynı zamanda, Rus Devrimi’nin Stalinist yozlaşmasını ve faşizmin geçici yükselişini üreten uzun gericilik dönemimizin kurbanlarıdır.

Bu aydınların maruz kaldığı başlıca düşünsel hastalığa, Stalinofobi ya da kaba Stalinizm karşıtlığı denilebilir. Bu illet, Stalin’in korkunç komplolar ve temizlikler sistemine yönelik genel nefret eliyle ek olarak oluşturuldu. Sonuç, o zamandan beri bu konuda yazılmış olanların çoğunun nesnel toplumsal çözümlemeden çok düşünsel şokun ürünü olmasıydı. Yapılan çözümlemeler de, bilimsel ya da siyasal olmaktan çok ahlaksaldır. [8]

Haklı olarak, Burnham ile Shachtman’ın, aydınların yenik düştüğü “aydın hastalığı”nı böylesi doğru olarak betimlemesinin nedeninin, bizzat onların bu hastalığın belirtilerini yaşaması olduğu kanısına varılabilir. Onlara bulaşan hastalık, o yıl sona ermeden son aşamasına ulaşmıştı.

Revizyonizmin 1939-40’taki mücadelede ortaya çıkan Troçkizm karşıtı biçiminin çarpıcı özelliklerinden biri, Marksizmin felsefi temellerinin, sınıfsal tabanının, siyasi programının ve tarihsel perspektifinin yadsınmasının bütünselliğiydi. O, sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye ilişkin reformist değişikliklere değil ama bizzat bu amacın reddedilmesine yönelmişti. O, “ortodoks Troçkizm”e yönelik eleştirisini geliştirirken, Marksizmde katıldığı hiçbir unsurun bulunmadığı sonucuna vardı.

Azınlıkta yer alan bireyler, bu sonuca, elbette farklı zamanlarda vardılar. Ancak Burnham-Shachtman muhalefetinin sağcı yörüngesi, Burnham’ın 21 Mayıs 1940 tarihli İşçi Partisi’nden istifa mektubunda açık bir şekilde belirtilmişti. Bu belge, genel olarak, en yakın müttefiki tarafından aniden ve kaba bir şekilde terk edilmiş olan Shachtman’a yönelik bir mahcubiyet olarak görülmüştür. Ancak daha geniş tarihsel ve siyasal bağlamda yaklaşıldığında, Burnham’ın mektubu, yalnızca Max Shachtman’ın Dördüncü Enternasyonal ile ilişkileri kesmesinden sonraki siyasi evrimini değil; aynı zamanda, 1940’larda Dördüncü Enternasyonal ve Sosyalist İşçi Partisi içinde ortaya çıkmış olan tüm diğer muhalif eğilimlerin evrimini de tanımlıyor ve öngörüyordu. Burnham, mektubunda şunları yazmıştı:

Ben, ister reformist, Leninist, Stalinist ister Troçkist olsun, Marksist hareket ile bağlantılı en önemli inançların hiçbirini geleneksel haliyle kabul etmiyorum. Bu inançları yanlış, köhne, anlamsız ya da en fazlasından, artık Marksist denemeyecek şekilde sınırlı ve değiştirilmiş bir biçimde doğru olarak değerlendiriyorum…

Ben, ‘sosyalizm kaçınılmaz’ demenin, sosyalizm ‘kapitalizme tek alternatif’ numarası yapmanın anlamsız olduğuna inanmakla kalmıyor; şimdi elimizde olan kanıtlar temelinde, yeni bir sömürücü toplum biçiminin (ben buna ‘yönetici toplumu’ diyorum), kapitalizme alternatif olarak, yalnızca mümkün değil ama mevcut dönemin sosyalizmden daha olası bir sonucu olduğunu düşünüyorum…

Cannon’ın uzun süredir anlamış olduğu gibi, Leninist parti anlayışına (yalnızca Stalin’in ya da Cannon’ın ona ilişkin değişikliklerine değil ama Lenin’in ve Troçki’nin anlayışına) kesinlikle ve hiçbir şekilde katılmıyorum…

Bu ve buna benzer düşünceler ışığında, söylemeye gerek yok ki, Dördüncü Enternasyonalci hareketin İşçi Partisi tarafından kabul edilmiş programatik belgelerinin önemli bir bölümünü reddetmem gerekiyor. “Geçiş programı” dokümanı, bana, neredeyse ilk ortaya çıktığı zamandaki gibi, katıksız bir safsata ve onun en parlak aydın temsilcilerinin elinde bile, Marksizmin çağdaş tarihi ele almadaki yetersizliğinin önemli bir örneğiymiş gibi görünüyor. [9]

Burnham, sonunda, kendi siyasi düşüncelerinin, Shachtman’ın “Geri Çekilen Aydınlar”da betimlemiş olduğu türde bir kişisel moral bozukluğu ile bağlantılı olduğunu kabul ediyordu:

Bir insanın kendi eylemlerinin dürtülerini ve kaynaklarını açıkça bildiğini sanacak kadar atılgan olması gerektiğini iddia edecek en son insan benim. Bu mektup, belki de tek bir cümlede söylenecek şeyin ayrıntılandırılmış halidir: ‘Siyaseti bırakıyorum’. Geçtiğimiz yirmi, hatta daha fazla yılın yenilgilerinden ve ihanetlerinden etkilendiğim muhakkak. Bunlar, benim Marksizmin reddedilmesine yönelik düşüncemin kanıtlarının bir kısmını oluşturmaktadır: Marksist hareketler, tarihin sunduğu çok sayıda deneyin her birinde, ya sosyalizmi başarısızlığa uğratmış ya da ona ihanet etmişlerdir. Onlar, aynı zamanda, benim duygularımı ve davranışlarımı da etkilediler; bunu biliyorum. [10]

Son cümle, elbette, Burnham’ın dönekliğinin dikkat çekici bir akılcılaştırılmasıydı. Burnham, gelecekteki başarısızlıklara ya da sosyalizme yönelik ihanetlere katılmak yerine, devrimci hareketten kişisel firarını önceden gerçekleştirmeye karar vermişti. Burnham, İşçi Partisi’nden istifa ettikten sonra, hızla, komünizm karşıtı burjuva politikasının aşırı sağına kaydı. O, II. Dünya Savaşı’nın ardından, Amerikan emperyalizminin, ABD’nin egemenliğinde Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı mücadele edecek bir “Dünya Federasyonu”nun kurulması çağrısı yapan bir stratejisti haline geldi. Burnham, 1950’lerde, National Review‘ün kuruluşunda, önde gelen gerici William F. Buckley, Jr. ile işbirliği yaptı. ABD’deki yeni muhafazakarların önemli bir düşünsel önderi olarak kabul edilen Burnham, 1983’te Başkan Ronald Reagan tarafından Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi.

Burnham’ın Marksizmi inkarı, yalnızca Shachtmancılar değil ama 1940’lı yıllarda SWP ve Dördüncü Enternasyonal içinde olan diğer muhalif eğilimler tarafından da tutulacak olan yolu gösteriyordu. Troçki’ye ait ünlü bir cümleyi ödünç alıp değiştirerek, her morali bozuk küçük burjuva eski Troçkistin Burnham olmadığını ama her morali bozuk Troçkizm döneğinin içinde bir miktar Burnham olduğunu söyleyebiliriz. [11]

Bu eğilimlerden ilki ve en önemlisi, Almanya’nın Uluslararası Komünistleri’nden (IKD- Internationale Kommunisten Deutschlands) çıkmış olan “Üç Tez” grubudur (aynı zamanda “Geriye Dönüşçüler” olarak da biliniyor). Bu göçmen Alman Troçkistleri örgütünün önderi Joseph Weber’di (1901–1959). Bu grubun Dördüncü Enternasyonal içinde Troçkizm karşıtı düşüncelerin gelişmesinde oynadığı önemli rol, Savunduğumuz Miras‘ın yayınlanmasından önce, neredeyse unutulmuştu. Weber tarafından yazılmış olan dokümanlara başvurmadan, bir süre sonra ortaya çıkan Morrow-Goldman muhalefetinin kökenini ve düşüncelerini anlamak mümkün değildir. IKD’nin politikaları Savunduğumuz Miras‘ın Sekizinci bölümünde inceleniyor. Ancak Felix Morrow’u (1906-1988) ve Albert Goldman’ı (1897-1960), Cannon’ın elinde çektikleri siyasi işkence Troçkizmin sonunu getirmiş peygamberler olarak yüceltmeye yönelik son çabalar (bunlara kısaca değineceğim) göz önünde bulundurulduğunda, IKD’nin morali bozuk, bozguncu ve Marksizm karşıtı perspektifini kısaca özetlemek gerekiyor.

IKD, Ekim 1941’de, dünya sosyalist devrimini boş hayal olarak reddeden bir açıklama yayınladı. Bu açıklamaya göre, faşizmin Avrupa’daki zaferleri, işçi sınıfının 1848 öncesi koşullara geri çekilmiş olduğu anlamına geliyordu. O, çağdaş dünyanın sosyalizme ilerlemeyip, barbarlığa doğru geriye gittiğini iddia ediyordu. Bu geriye dönüş, siyasi yenilgilerin, işçi sınıfının devrimci mücadelelerinde Marksist bir partinin önderliğinde sağlanacak yeni bir yükselişin tersine çevirebileceği geçici sonucu değildi. O, kaçınılmaz bir süreç olarak anlaşılabilirdi. Nazilerin, IKD’nin önlenemez olduğuna inandığı askeri zaferi, dünya tarihinde yeni bir aşamaya işaret ediyordu. “Hapishaneler, yeni gettolar, zorla çalıştırma, toplama ve hatta savaş esirleri kampları, yalnızca geçici siyasi-askeri kurumlar değildir. Onlar aynı zamanda, modern bir köleci devlete doğru gidişe eşlik eden yeni ekonomik sömürü biçimleridir ve insanlığın önemli bir bölümünün sürekli yazgısı olarak tasarlanmaktadır.” [12]

“Üç Tez” grubu, sosyalizm uğruna mücadelenin yerini, tarihsel bir geriye dönüş yoluyla, “ulusal bağımsızlık dürtüsü”nün almış olduğu sonucuna varıyordu. [13] IKD, 1943’te yazılan ve Ekim 1943’te, 1940 bölünmesinin ardından Shachtmancı azınlığın el koymuş olduğu Yeni Enternasyonal‘de yayınlanan sonraki bir dokümanda, Lenin’in, emperyalist çağa ilişkin, İkinci Enternasyonal’in ihanetine karşı mücadelede geliştirmiş olduğu ve Bolşevik Parti’nin 1917’deki stratejisinin temelini oluşturan tarihsel çözümlemesini açıkça reddetti. IKD şunu iddia ediyordu:

Eğer geriye, birinci dünya savaşına ve dönemin toptan durumuna göz atarsak, birinci dünya savaşının, onun patlamasına yol açan tüm nedensel bağlantılara rağmen, kapitalizmin tarihsel talihsizliğinden; kapitalizmin, tarihsel olarak gerekmeden önce tarihsel gereklilik çerçevesinde çöküşünü sergileyen rastlantısal bir olaydan başka bir şey olmadığını kabul etmemiz gerekir. [14]

Eğer Dünya Savaşı bir rastlantı idiyse, o zaman, İkinci Enternasyonal’in çökmesi, Ekim Devrimi’nin zaferi ve Komünist Enternasyonal’in kurulması da öyleydi. Yirminci yüzyıldaki tüm devrimci Marksist stratejinin Lenin ve Troçki tarafından formüle edilmiş bütün nesnel temeli etkili bir şekilde reddediliyordu.

IKD, siyasi kötümserliğini en çarpıcı biçimde formüle etti. O, işçi sınıfının devrimci bir güç olarak tükenmiş olduğunu ilan ediyordu. İşçi sınıfı, “parçalanmış, atomize olmuş, bölünmüş, çeşitli tabakaları birbirinin karşısına dikilmiş, siyasi olarak morali bozulmuş, uluslararası ölçekte yalıtılmış ve kontrol altına alınmış”tı. [15] Kapitalizm çürüyor olmasına karşın, işçi sınıfı onu devirmekten acizdi. IKD, Troçkist hareketin “Marksizmin bütünüyle yanlış anlaşılması”ndan kaynaklanan “en yaygın hatası”nın, “kapitalizmin yadsınmasını yalnızca proleter devrimin görevi olarak tasarlamak” olduğunu ileri sürdü. IKD, işçi sınıfının devrimci bir güç olarak acizliği karşısında, tek siyasi seçeneğin “yüzyıllık” demokrasi mücadelesine geri dönmek olduğunu ilan etti. [16] O, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri çağrısına karşı çıktı:

Avrupa, “sosyalist devletler” biçiminde birleşmeden önce, yeniden bağımsız ve özerk devletlere ayrılmak zorundadır. Bu, bütünüyle, ayrılmış, köleleşmiş, geriye fırlatılmış halkların ve proletaryanın kendilerini bir ulus olarak yeniden kurmaları meselesidir…

Görevi şu şekilde formüle edebiliriz: tüm geriye çevrilmiş gelişmeyi yeniden kurmak, burjuvazinin tüm kazanımlarını (işçi hareketi dahil) yeniden elde etmek, en yüksek başarılara ulaşmak ve onları aşmak…

Bununla birlikte, en acil siyasi sorun, sanayi kapitalizminin ve bilimsel sosyalizmin yüzyıllık bahar döneminin sorunudur: ulusal kurtuluşun ve işçi hareketinin kurulmasının kaçınılmaz önkoşulu olarak siyasi özgürlüğün elde edilmesi, demokrasinin kurulması (Rusya için de). [17]

IKD, siyasi takvimi 1848 öncesine çevirme, uluslararası sosyalizm uğruna mücadeleden vazgeçme ve ulusal bağımsızlık ve burjuva demokrasisi için mücadeleye geri dönme çağrısının tüm ülkeler için geçerli olduğunu iddia ediyordu.

Bu sorun [demokrasi ve ulusal kurtuluş sorunu], uygun değişikliklerle tüm dünya için; Çin, Hindistan, Japonya, Afrika, Avustralya, Kanada, Rusya ve İngiltere için; kısacası, tüm Avrupa, Kuzey Amerika ve Güney Amerika için geçerlidir. Son derece yoğunlaşmış demokratik ve ulusal soruna sahip olmayan bir ülke bulunmuyor; hiçbir yerde siyasi olarak örgütlenmiş bir işçi hareketi yok. [18]

IKD, benimsenmesi gereken ana sloganın “ulusal özgürlük” olduğunu ilan ediyordu.

Şunu demek istiyoruz: ulusal sorun, işçi hareketinin yeniden kurulması ve sosyalist devrim için zorunlu olarak stratejik bir geçiş noktası haline gelen tarihsel bölümlerden biridir. Bu tarihsel olarak gerekli bölümü anlamayanlar, ondan nasıl yararlanacağını bilmeyenler, Marksizm-Leninizm konusunda hiçbir şey bilmiyor ve anlamıyorlar. [19]

Gerçekte, Lenin’in ve Troçki’nin programını reddeden IKD idi. Demokratik talepler uğruna mücadelenin kapitalizmi yıkma mücadelesinden ayrılması, sürekli devrim teorisinden ve programından vazgeçmek anlamına geliyordu. Troçki, sürekli devrim, gecikmiş kapitalist gelişme aşamasındaki ülkelerde, “demokrasiye ve ulusal kurtuluşa ulaşma görevinin tam ve gerçek çözümünün, yalnızca, boyunduruk altındaki ulusun, öncelikle de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü yoluyla mümkün olduğu anlamına gelir” diye yazmıştı. [20]

IKD’nin, demokratik talepleri sosyalist taleplerden ayırırken dünya kapitalizminin ileri merkezlerinde bir burjuva ulusal kurtuluş programını canlandırma ve sosyalizm uğruna mücadeleyi zamansız diye reddetme çabaları, iflah olmaz düzeyde bir siyasi moral bozukluğunu gösteriyordu. IKD’nin önderi Josef Weber’in çalışma arkadaşları ve dostları, sonradan, onun 1940’ların ortalarında, Avrupa’daki Nazi egemenliğinin, 50 yıl olmasa da, en azından 30 yıl süreceği düşüncesini ifade ettiğini anımsamışlardı. [21]

Shachtmancılar, IKD’nin düşüncesini memnuniyetle karşılamış ve desteklemişlerdi. IKD’nin, Ekim Devrimi’ni zamansız diye önemsemeyen savları, onların Sovyetler Birliği’nin bir işçi devleti olarak tanımlanmasına ve emperyalizme karşı savunulmasına karşı çıkışları ile bütünüyle uyumluydu.

Dördüncü Enternasyonal ile yollarını ayırmış olan IKD’nin morali bozuk perspektifi, sonunda, Sosyalist İşçi Partisi içinde, 1944’te açık bir muhalefet grubu olarak ortaya çıkan Morrow-Goldman eğilimi biçiminde destek buldu. Bu sağa kayan eğilim, Savunduğumuz Miras‘ın yazılmasından önce, yanlış bir şekilde, Cannon’ın Dünya Savaşı’nın sonundaki siyasi duruma yönelik sözümona dogmatik, yeterince bilgi sahibi ve gerçekçi olmayan tepkisine ileri görüşlü bir alternatif olarak sunuluyordu. Onun başlıca iki önderi, Dördüncü Enternasyonal ve Amerikan partisi içinde önemli roller oynamıştı. Albert Goldman, Troçki’yi 1937’deki Dewey Komisyonu’nda temsil eden avukattı. O, 1941’deki Smith Yasası yargılamalarında SWP’nin isyana teşvikten suçlanan üyelerini savunmuştu ve aynı zamanda, sanıklardan ve suçlu bulunup hapse atılan 18 parti üyesinden biriydi. Felix Morrow, SWP’nin Siyasi Komitesi’nin üyesi ve en çok İspanya’da Devrim ve Karşıdevrim adlı kitabıyla tanınmış seçkin bir sosyalist gazeteciydi. 1941 yargılaması sonucunda hapis cezası alan parti üyeleri arasında o da vardı. Morrow-Goldman hizibinin bir diğer önemli üyesi, 1930’larda Troçki’nin siyasi sekreterliğini ve II. Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Enternasyonal’in fiili sekreterliğini yapmış olan Jean van Heijenoort (1912–1986) idi.

Morrow-Goldman eğiliminin düşünceleri, Savunduğumuz Miras‘ta ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Bununla birlikte, 1986-87’de ulaşamadığım SWP iç tartışma bültenlerinin Savunduğumuz Miras‘ın yayımlanmasından sonra erişilebilir olması, IKD’nin Morrow-Goldman eğilimi üzerindeki etkisinin daha tam bir değerlendirmesini mümkün kılmaktadır. 1942’de, Morrow, Goldman ve Van Heijenoort (Marc Loris adıyla yazıyordu), “Üç Tez” kararında ileri sürülen savlara karşı çıkmışlardı. Ancak 1943 sonlarında, onların düşünceleri köklü bir şekilde değişim geçirdi. SWP ve Dördüncü Enternasyonal içinde sonraki üç yıl boyunca gelişecek olan siyasi mücadele sürecinde, Morrow, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa’daki sosyalist devrim programına bağlılığının, onu II. Dünya Savaşı sonrasında var olan koşullarda siyasi olarak yersiz hale getirdiğini ileri sürdü. Avrupa’daki, özellikle de Fransa’daki ve İspanya’daki gelişmeleri en tutucu ve bozguncu biçimde yorumlayan Morrow-Goldman hizibi, sosyalist devrimin mümkün olmadığında ısrar etti. O, Dördüncü Enternasyonal’in, Sosyal Demokrasi ve demokratik eğilimli çeşitli burjuva hareketler ile ittifak halinde, bir burjuva demokratik reformlar hareketine dönüşmekten başka hiçbir uygulanabilir seçeneğe sahip olmadığını iddia ediyordu.

Morrow, Goldman ve Heijenoort, Dördüncü Enternasyonal’in burjuva demokrasisinin bir uzantısına dönüşmesini savunurken, SWP’nin SSCB’yi savunusunu da reddettiler. Morrow, Mart 1943 gibi geç bir dönemde şunları yazmıştı: “Dünyanın dört bir yanındaki geniş kitleler, Kızıl Ordu’nun zaferlerine seviniyorlar. Onlar, tamamlanmış bir teori olmaksızın ama buna rağmen, asıl olarak sınıfsal bağlılıkla, Sovyet zaferinin aynı zamanda kendi zaferleri olduğunu anlıyorlar. Onlar, İşçi Devleti ile onun kapitalist ‘müttefikleri’ arasındaki ayrımın kesinlikle farkındalar.” [22] Ancak Morrow, Troçkizm ile bağlarını kopartıp sağa kayanlara özgü nefes kesici bir hızla, bütünüyle tersi bir düşünceye savruldu. O, 1946’da, SWP’nin, Sovyet ordusunun Naziler karşısında elde ettiği zaferin Avrupalı kitlelerin siyasi radikalleşmesine katkıda bulunduğunda ısrar etmesini suçladı ve şunu ileri sürdü: “Bizim Sovyetler Birliği’nin savunusu için gösterdiğimiz bütün nedenler ortadan kalkmıştır.” [23]

Morrow-Goldman eğilimi, Sovyetler Birliği’nin savunusuna ilişkin daha önceki karşı çıkışları hızla Amerikan emperyalizminin “komünist totaliterlik”e karşı mücadelesine açık desteğe dönüşen Shachtmancılar ile siyasi birleşme çağrısı yaptı. Dördüncü Enternasyonal ve SWP, Morrow ile Goldman’ın morali bozuk perspektifini güçlü ve doğru bir şekilde reddetti.

Avrupa’daki gelişmelere yönelik “doğru çizgi” üzerine savların evrimi, basitçe, soyut bir entelektüel söylem meselesi değildi. Troçkistler, savaş sonrası siyasi krizin sonucunun henüz belli olmadığı son derece değişken ve istikrarsız bir ortamda, durumdaki devrimci olasılığa tam bir ifade kazandırmaya çalışıyorlardı. Onlar, çalışmalarını, kapitalizmin yeniden istikrar kazanmasının kaçınılmaz olduğu biçimindeki önsel kabullere değil; kapitalizmin devrilmesi için nesnel olarak var olan koşullara dayandırdılar. Hitler’in iktidara gelmesinden önceki tehlikeli saatlerde, Troçki’ye, durumun “umutsuz” olup olmadığı sorulmuştu. O, bu sözcüğün [“umutsuzluk”] devrimcilerin sözlüğünde olmadığı yanıtını vermiş ve “Mücadele belirleyecek” demişti. Savaş sonrası Avrupa’daki düzensizliğinin ve kaosunun ortasında devrimci davanın umutsuz ve kapitalizmin istikrarının kaçınılmaz olduğunu iddia edenlere de aynı yanıtın verilmesi gerekiyordu. Troçkistler, Morrow ile Goldman’ın savunduğu gibi yenilgiyi önceden kabul etmeleri durumunda, kapitalist istikrar yararına çalışan unsurlardan biri haline gelirlerdi.

Her durumda, Morrow’un II. Dünya Savaşı’nın son aşamalarında ve sonrasında Avrupa’da ve uluslararası düzeyde var olan nesnel duruma ilişkin çözümlemesi, dünya kapitalizminin karşı karşıya olduğu krizin derinliğini ve çapını büyük ölçüde küçümsüyordu. Avrupa kapitalizminin 1947’deki Marshall Planı’nın devreye girmesinin ardından sonunda istikrara kavuşmuş olması gerçeği, Dördüncü Enternasyonal’in Dünya Savaşı sona ererken geliştirmiş olduğu perspektifi geçersizleştirmez. Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin çoğunun burjuvazisinin siyasi bir bitkinlik durumunda, faşist vahşetleri eliyle bütünüyle itibarsızlaşmış olduğu koşullarda, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi olasılığı, I. Dünya Savaşı sonra ortaya çıkmış olanı gölgede bırakıyordu. Fransa’da ve İtalya’da, işçi kitleleri silahlanmıştı ve istekli bir şekilde kapitalist sınıf ile nihai hesaplaşmayı bekliyordu. Sorun, “nesnel olarak” devrimci durumun yokluğu değildi. Kitlelerin aşırı radikal bir ruh hali içinde olduğu, tüm akıllı burjuva stratejistleri için apaçık ortadaydı. Daha sonra ABD Dışişleri Bakanı olacak olan Dean Acheson, krizi, “Genesis’in [Yaratılış – Tevrat’ın ilk kitabı] ilk bölümünde betimlenenden birçok bakımdan daha ürkütücü” diye tanımlamıştı. [24] Dean Acheson, Aralık 1944’te Başkan Rooselvelt’in özel yardımcısı Harry Hopkins’e verilen bir bilgi notunda, tüm Avrupa’da eli kulağında bir kan gölü uyarısında bulunmuştu. “Kurtarılmış ülkelerin halkları,” diye yazıyordu Achelson, “dünyadaki en yanıcı madde… Onlar öfke dolu ve tedirgin.” Avrupa’yı istikrara kavuşturmanın bir yolunun bulunmaması durumunda, artan “ajitasyon ve huzursuzluk”, “hükümetlerin devrilmesi”ne yol açacaktır. [25]

Tarihçi Benn Steil, Marshall Planı’nın ve Soğuk Savaş’ın kökenleri üzerine kısa süre önce yayınlanmış bir kitapta, şunları yazıyor:

İnsanlar siyasi değişim de istiyordu. Tüm Avrupa’daki komünist partiler, kapitalizme radikal bir alternatif vaat ediyor; tarih onların yanındaymış gibi görünüyordu. Sovyetler Birliği savaştan zaferle çıkmıştı ve artık büyük farkla, kıtadaki en güçlü ülkeydi. 1945-46’da, Komünistler İtalya’da yüzde 19, Finlandiya’da yüzde 24 (Komünist Mauno Pekkala, burada başbakan oldu) ve Fransa’da yüzde 26 oy aldı. Almanya’da (batıda), 1949’dan önce ulusal seçimler yapılmamış olmasına karşın, komünistler, kimi bölgesel seçimlerde oyların yüzde 14’ünü elde etmişlerdi. Sosyalistler ile birlikte, toplam sol oylar, İtalya’da yüzde 39, Fransa’da ise yüzde 47 idi. İtalya’daki çok sayıda insan, devrimci solun ülkenin kontrolünü almaya yazgılı olduğuna inanıyordu. Almanya’nın Sovyet bölgesindeki sol partilerin birleşmesi, Avrupa çapında bir model olarak görünüyordu. [26]

İşçi sınıfını dizginleyen, güçlü ayaklanmacı isteği bastıran ve Amerikan kapitalizmi ile korkuya kapılmış Avrupalı seçkinlere kapitalist düzeni kurtarmak için gereksinim duydukları zamanı kazandıran, her şeyden önce, Stalinist partilerin önderlikleri oldu. İtalya’da, Stalinist önder Palmiro Togliatti’nin rolü son derece önemliydi. Döneme ilişkin kısa süre önce yayınlanmış bir incelemede şunlar belirtiliyor:

Stalinist önderliğin, PCI’nin [Partito Comunista Italiano-İtalyan Komünist Partisi] yatıştırıcı bir etki uygulayacağı ve kendiliğinden eylemleri önleyeceği inancı isabetsiz değildi. Direniş döneminde parti içinde sürekli olarak açığa çıkan devrimci kışkırtmaların bu çalkantılı ve hatta patlamaya hazır durumda büyük ölçüde frenlenmesi, Togliatti sayesinde gerçekleşti. Onun Kuzey İtalya’nın kurtarılmasının ardından bir iç savaşı önlemedeki rolü küçümsenmemeli. Direniş sırasında parti içinde açığa çıkmaya devam eden devrimci dürtünün dizginlenmesi, büyük ölçüde Togliatti’nin kişisel çabalarının ürünüydü. [27]

Tarihçi Paul Ginsborg, Togliatti’nin, PCI saflarından gelen, burjuva devletin devrimci sosyalist yolla devrilmesine yönelik taleplere muhalefetinin güçlü bir değerlendirmesini sunuyor:

Togliatti, Salerno’ya vardığında, yoldaşlarına, belirli bir şaşkınlığın ve kimi karşı çıkışların ortasında, partinin yakın gelecekte izlemesini istediği stratejiyi özetledi. O, komünistlerin monarşiye yönelik sıkça ifade ettikleri düşmanlıklarını askıya almalarını söyledi. [Komünistler], bunun yerine, tüm faşizm karşıtı güçleri, artık Salerno’nun güneyindeki tüm İtalya’yı kontrol eden kraliyet hükümetine katılmaya ikna etmeliydiler. Togliatti, bu hükümete katılmanın, dönemin ağır basan hedefini gerçekleştirmeye yönelik ilk adım olacağını ileri sürdü. Komünistlerin asıl hedefi sosyalist devrim değil; İtalya’nın kurtuluşu olmalıydı. Togliatti, bunu, Haziran 1944’te partiye yazdığı talimatlarda açıkça ortaya koydu: “Bizim istediğimiz ayaklanmanın sosyalist ya da komünist anlamda toplumsal ve siyasal dönüşümleri uygulama amacına sahip olmadığını her zaman hatırlayın. Onun amacı, ulusal kurtuluş ve faşizmin yıkılmasıdır. Tüm diğer sorunlar, yarın, İtalya kurtulduğunda, özgür bir halk oylaması ve bir Kurucu Meclis’in seçimi yoluyla, halk tarafından çözülecektir.”

Bu son ifade, Togliatti’nin İtalya’da parlamenter demokrasiyi yeniden kurmaya adanmış olduğunu gösteriyordu. O, Tito’dan farklı olarak, proletarya diktatörlüğünü partisinin kısa vadeli amacı yapmaya niyetli değildi. Onun amacı, basitçe, faşizm öncesi türde bir parlamenter rejimin yeniden kurulması da değildi. [28]

Fransa’da, Komünist Parti ve Stalinistler önderliğindeki CGT tarafından kontrol edilen sendikalar, daha az karşıdevrimci bir rol oynamadılar. Komünist Parti’nin, buna istekli olması durumunda kapitalist sistemin devrilmesi tehlikesi oluşturacak yeterli güce sahip olduğunu farkeden Amerikalı diplomatlar, onun etkinliklerini yakından izliyordu. Stalinistler ABD’nin ekmeğine yağ sürdüler:

1945’ten 1947’ye kadar, CGT’nin önderleri ve tek tek komünistler, Komünist Parti’nin uluslararası yumuşama ve iç siyasi işbirliği stratejisine uygun olarak, Amerikalı yetkililer ile ilişkiler kurmaya çalıştılar. CGT’nin komünist yetkilileri, Amerikalılara, çoğu güven verici bol miktarda bilgi sağladılar… CGT, doğrudan sosyalizme geçiş peşinde değildi ve Ulusal Direniş Konseyi’nin sınırlı hedeflerini destekliyordu. CGT, küçük işletmelerin savunucusuydu; daha fazla üretim için mücadele komünist politikanın temeli olmaya devam ediyordu ve “halkımızın kontrolündeki” işletmelerde ya da limanlarda hiçbir grev olmayacaktı. [29]

Morrow’un, Dördüncü Enternasyonal’in programını ve ajitasyonunu demokratik taleplerle sınırlandırmasındaki ısrarı, Avrupa’da var olan ve tüm eski sömürge ülkelere yayılan emperyalizm karşıtı mücadelelerle daha da yoğunlaşan patlamaya hazır durum bağlamında, Troçkistlerin devrimci işçi hareketine Stalinist ihanete destek vermesinden ve kapitalizmin yeniden istikrara kavuşmasını kolaylaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmeyecekti.

Tarihçiler Daniel Gaido ve Velia Luparello, 2014 yılında Science and Society [Bilim ve Toplum] dergisinde yayınlanan “Devrimci Bir Dönemde Strateji ve Taktikler: ABD Troçkizmi ve Avrupa Devrimi, 1943-1946” başlıklı bir makalede, Morrow-Goldman eğiliminin canhıraş bir savunusuna giriştiler. Makalenin başlığı sorunluydu; çünkü Morrow’un savının Gaido ve Luparello tarafından onaylanan temel öncülü, devrimci bir durumun olmadığıydı. Onlar, Morrow’un SWP ile Dördüncü Enternasyonal’in “günümüzde ‘nesnel olarak devrimci’ duruma ilişkin düşüncenin bütün izlerinden” kurtulması gerektiği talebini onaylayarak aktarıyorlar. [30] Onların Dördüncü Enternasyonal içindeki tartışmaya ilişkin yanlı değerlendirmesi, Morrow’un Marksizm karşıtı ve morali bozuk perspektifini desteklemektedir:

Aslında Morrow, devrimin “toplumsal sürecin nesnel bir işlevi” olmadığını ve Avrupa’daki durumun Birinci Dünya Savaşı sonrası ile hiçbir şekilde karşılaştırılamayacağını ileri sürüyordu. Morrow, “1917-1923’ü yinelemiyoruz” uyarısında bulunmuştu. 1945’teki durum, “çok daha geri” idi, çünkü, devrimcileşmiş kitleler için Bolşevik Devrimi ve Üçüncü Enternasyonal gibi bir toplanma noktasının yokluğunda, devrimci partilerin gelişmesi çok daha yavaştı ve bu yüzden, tüm süreç çok daha uzatılmış olacaktı. [31]

Ancak, Bolşevik Devrimi ve Üçüncü Enternasyonal nereden doğdu? Lenin ve Troçki, 1917 yılı boyunca, Menşeviklere ve durumun devrimci olmadığını, burjuva demokratik programın ötesine geçmenin mümkün olmadığını iddia eden Bolşevik Parti içindeki unsurlara karşı amansız bir mücadele vermişlerdi. Bolşevikler, nesnel durumda var olan devrimci potansiyele tam ifade kazandırma mücadelesi veriyorlardı. Gaido ve Luparello, Morrow’un bozgunculuğunun altında yatan felç edici ve kendisiyle çelişen yanıltmacaya dikkat etmiyor: Durum nesnel olarak devrimci olmadığı için, sosyalist devrim uğruna mücadele olanaksızdı. Ama durum, devrimci eylem için “toplanma noktası” olmadığı için devrimci değildi.

Teorik açıdan, Gaido ile Luparello tarafından ileri sürülen savlarda yeni olan pek bir şey bulunmamaktadır. Onlar, büyük ölçüde, Troçkizmin, kırk yıl önce yayınlanmış iki çalışmada ileri sürülen, asıl olarak sosyal demokrat eleştirisini takip ediyorlar. Bunlar, Geoff Hodgson’ın 1975 yılında yayınlanmış “Troçki ve Yazgıcı Marksizm”i ile Peter Jenkins’in 1977’deki “Troçkizmin Kaybettiği Yer: II. Dünya Savaşı ve Avrupa’da Devrim Beklentisi” başlıklı makalesidir. Hodgson, Eduard Bernstein’a oldukça benzer şekilde, Troçki’nin çağa ilişkin, aralıksız bir ekonomik altüst oluş, burjuva ulus devlet sisteminin çöküşü, emperyalistler arası savaşlar ve sosyalist devrimler dönemi biçimindeki kavrayışının özünde yanlış olduğunu iddia ediyordu. Troçki, Dördüncü Enternasyonal’e, kriz konusunda abartılı ve gerçekçi olmayan bir vurguyu miras bırakmıştı. Hodgson, Morrow’un bu yanlış perspektife meydan okuduğunu yazdı: “Sonuçta, Morrow ve diğerleri SWP’den çıkartıldılar.” [32]

Hodgson’ın ardından, Jenkins, Morrow’dan, Dördüncü Enternasyonal’in “devrimci kıyamet kuramı”na meydan okuduğu ve “Troçkist hareketin Avrupa’daki burjuva demokrasisinin yaşayabilirliğini ve reformist düşüncelerin işçi sınıfı içindeki gücünü küçümseme biçimindeki kalıcı bir eğilimi”nin erken bir eleştirisini geliştirdiği için, övgüyle söz ediyordu. [33] Jenkins, Troçkizmin, kendisini sosyal demokrat reformist bir harekete dönüştüremediği için “kaybetti”ği sonucuna vardı.

Morrow’un ve Goldman’ın yenilgisinin, “SWP önderliği ve onun izleyen Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa Sekreterliği tarafından izlenen ve Troçkizmin yüzyılın büyük bölümünde siyasi güçsüzleşmesine katkıda bulunan politikaların sonuçlarının ciddi bir çözümlemesini engelledi”ğini ileri süren Gaido ile Luparello, özünde aynı sonucu çıkarttılar. [34] Gaido ile Luparello “siyasi güçsüzlük” derken tam olarak neyi kastediyor? Onların savları çerçevesinde, bu, yalnızca Troçkist hareketin sosyal demokrat reformist bir örgütün siyasi karakterini ve programını benimsemiş olması gerektiği anlamına gelebilir. O, bu “siyasi güçsüzlüğü”, burjuva parlamentarizmi çerçevesi içinde etki elde ederek önlemeliydi. Troçki’nin Sosyalist Devrimin Dünya Partisi, sosyal demokrat reformizmin ulusal partilerine dönüştürülmeliydi.

Troçki, 1940’ta, azınlığın savlarını çözümlerken şunu belirtmişti: “Shachtman, küçük bir şeyi atlamış: sınıfsal konumunu.” [35] Aynı “küçük şey”, Gaido-Luparello’nun makalesinde de kaybolmuş. Orada, Morrow-Goldman eğiliminin sınıfsal karakterine, yani nesnel toplumsal ve siyasal yörüngesine ilişkin herhangi bir değerlendirme bulunmuyor. Makalede, şu temel soruya da hiç değinilmemiş: Morrow ve Goldman hangi sınıfsal çıkarları temsil ediyor? Bu, özellikle, Marksist hareketin tarihi üzerine yıllar süren ciddi bilimsel çalışmalar yapmış olan Profesör Gaido için, üzücü bir ihmaldir. Bu genellikle özenli bilim insanı, makalesinde, Joseph Weber ile IKD’nin “Üç Tez”ine yalnızca üstünkörü bir göndermede bulunuyor ve onun Felix Morrow üzerindeki önemli etkisine dikkat çekmiyor. Daha da savunulamaz olan, Gaido’nun Morrow’un, Goldman’ın ve Van Heijenoort’un siyasi evrimine yönelik ciddiyetten uzak tavrıdır.

Morrow-Goldman eğiliminin tüm önde gelen temsilcileri Troçkist hareketi terk ettiler, sosyalist politikadan vazgeçtiler ve keskin bir şekilde siyasi sağa döndüler. Bu evrim, açık bir şekilde, mantıksal olarak, onların hizip mücadelesinde geliştirmiş oldukları düşüncelerinden kaynaklanmıştı. Onların hepsi, az çok James Burnham’ın yolunu izledi. Van Heijenoort Dördüncü Enternasyonal’den ayrıldı, Sovyetler Birliği’ni bir “köleci devlet” olarak mahkum etti ve sosyalist politika ile ilişkisini kesip tanınmış bir matematikçi haline geldi. Goldman, SWP’den ayrıldı, kısa süreliğine Shachtmancı harekete katıldı ve kısa süre sonra Marksizmi reddetti. Morrow, 1946’da SWP’den çıkartıldıktan sonra, sosyalist politikayı bıraktı, Amerikan emperyalizminin Soğuk Savaş’ını destekledi ve varlıklı bir gizem kitapları yayıncısı oldu.

Kasım 1976’da, Lev Troçki’nin öldürülmesi ile ilgili araştırmayı Uluslararası Komite adına yaparken, Felix Morrow ile buluştum. O zamanlar 71 yaşındaydı ve New York’un bir kenar mahallesinde yaşıyordu. 1943-46’daki hizip mücadelesini anımsayan Morrow, aralarındaki tüm siyasi farklılıklara rağmen, Cannon’ın çok önemli bir noktada; onun artık sosyalist devrimin olabileceğine inanmadığı konusunda haklı olduğunu kabul etmişti. Morrow, partiden çıkartılmasından önce SWP üyelerine yaptığı son konuşmasında, partiden hiçbir zaman kopartılamayacağını ilan ettiğini anımsattı. Ama o, toplantı salonundan ayrıldıktan sonra, yaşamındaki bir aşamanın sona ermiş olduğunu ve bir kez daha sosyalist politikada aktif olmayacağını biliyormuş. Neredeyse, sanki hiçbir zaman Troçkist hareketin bir üyesi olmamış gibi hissetmiş. Ona, geçmişe ilişkin herhangi bir pişmanlık duyup duymadığını sordum. Yalnızca bir konuda, diye yanıtladı: “İspanya’da Devrim ve Karşıdevrim adlı kitabım için yayın hakkı gelirleri alma konusunu görüşmem gerekirdi.”

Max Shachtman’a gelince; o, 1950’lerde, şiddetli bir şekilde komünizm karşıtı olan AFL-CIO sendika bürokrasisinin bir danışmanı oldu. Shachtman, 1960’larda, Küba’ya karşı CIA’in örgütlediği Domuzlar Körfezi çıkartmasını, ardından da ABD’nin Vietnam’a müdahalesini destekledi.

Shachtman’ın, Morrow’un, Goldman’ın ve Van Heijenoort’un siyasi evrimi, Soğuk Savaş ortamının, savaş sonrası Avrupa’nın yeniden ekonomik istikrarının ve devrimci işçi sınıfı hareketinin bürokratik bastırılmasının solcu küçük burjuva aydınların siyasi bakış açısını etkilediği daha kapsamlı bir toplumsal sürecin parçasıydı. Marksizmin yerini varoluşçuluk aldı. Toplumsal süreçlere olan önceki odaklanma, yerini kişisel sorunlara sabitlenmeye bıraktı. Siyasi gelişmelere ilişkin bilimsel değerlendirme, onların psikoloji yönünden değerlendirilmesi yararına terk edildi. Ekonomik planlama olasılığı üzerine kurulu gelecek düşüncesi, yerini ütopik düşlere bıraktı. İşçi sınıfının ekonomik sömürüsüne yönelik ilgi azaldı. Sınıf egemenliğinden ve ekonomik sistemden kopartılmış çevre sorunlarına olan ilgi ön plana çıktı.

IKD’nin önderinin evrimi, düşünsel “geriye dönüş” sürecinin toplumsal olarak belirlenmiş bir süreç olduğunun aydınlatıcı bir örneğidir. IKD, Joseph Weber’in hakkında dizginsiz bir küçümsemeyle yazdığı Dördüncü Enternasyonal ile ilişkilerini koparttı. Weber, 11 Ekim 1946 tarihli bir mektupta, “Dördüncü Enternasyonal ölüdür; dahası, hiçbir zaman var olmamıştır.” iddiasını ileri sürüyordu. O, Dördüncü Enternasyonal’in yanlış bir temel üzerinde kurulduğunu ve belgelerinin, sanki “siyasi cahiller” için yazılmış olduğunu iddia etti. [36] Weber, kısa süre sonra Marksist politika ile ilişkisini bütünüyle kesti, Sovyetler Birliği’ni devlet kapitalisti bir toplum olarak mahkum etti ve nihayetinde, yarı anarşist çevreci ütopyacılığın peygamberi haline geldi. Sosyalist İşçi Partisi’nin eski bir üyesi olan ve 1971’de yazmış olduğu Kıtlık Sonrası Anarşizm adlı kitabını Josef Weber’e ithaf eden Murray Bookchin (1921-2006), onun başlıca öğrencileri arasındaydı. Marksizmin şiddetli bir karşıtı haline gelmiş olan Bookchin, akıl hocasına, “bu kitapta geliştirilen ütopik projenin ana hatlarını yirmi yıldan uzun süre önce formüle etmiş” olduğu için, teşekkür ediyordu. [37] Bookchin’in yazıları, 1999’da Türk hükümeti tarafından ele geçirilip hapse atılmasının ardından burjuva milliyetçisi Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) önderi Abdullah Öcalan’ın dikkatini çekti. Öcalan, Bookchin’in yazılarında, kendi “Demokratik Konfederalizm” tasarıları ile uyumlu düşünceler bulmuştu. PKK, Bookchin’in ölümünün ardından, onu, “20. yüzyılın en büyük toplum bilimcilerinden biri” olarak onurlandırdı. [38]

Politikaya, sınıf çıkarlarının mantığı hükmeder. Bu, özellikle siyasi hizipleri öznel ölçütlere dayanarak değerlendiren akademisyenler tarafından sıkça unutulan temel bir gerçektir. Dahası, onların yargıları, özellikle de oportünistler ve revizyonistler ile bir tartışma söz konusu olduğunda, kendi açıklanmamış siyasi önyargılarından etkilenir. Oportünistler tarafından savunulan politikalar, küçük burjuva akademisyene, genellikle, devrimciler tarafından geliştirilenlerden daha “gerçekçi” görünür. Oysa nasıl ki masum bir felsefe yoksa, zararsız bir politika da yoktur. Önceden görülmüş olsun ya da olmasın, siyasi bir programın sonuçları vardır. Dördüncü Enternasyonal ve SWP, 1940’larda, IKD’nin tarih üstü ulusal kurtuluş ve evrensel demokrasi programının sosyalizme düşman yabancı sınıfsal çıkarların bir ifadesi olduğunu fark etmişlerdi.

Gaido ve Luparello, makalelerinin sonunda, “Dördüncü Enternasyonal’in krizi, sıkça ileri sürüldüğü gibi, Michel Pablo’nun 1953’teki ‘entirist’ (‘girişçi’) taktiklerinin yol açtığı anlaşmazlık ile değil; on yıl önce, SWP önderliğinin, taktiklerini Mussolini’nin 1943’te devrilmesi sonucunda Avrupa’da gelişen yeni duruma uyarlayamaması nedeniyle başlamıştı…” diye yazıyor. [39] Bu savın özü, Troçkist hareketin kendisini 1940’larda tasfiye etmesi gerektiğidir. Troçkist hareketin gerçekçi olmayan bir devrimci programa sarılma yönündeki yanlış düşünülmüş çabaları, onu “siyasi güçsüzlüğe” mahkum etmiş ve Dördüncü Enternasyonal’in sonraki krizlerinin kaynağı olmuş. Gaido ile Luparello’nun önerdiği yeni anlatının amacı, Dördüncü Enternasyonal’in krizlerinin sorumluluğunu Troçkist hareketi tasfiye etme peşinde koşanlardan alıp, onu savunmaya çalışanların sırtına yıkmaktır.

James P. Cannon, kendisine büyük siyasi saygınlık kazandıracak şekilde, Burnham ile Shachtman’ın yolunu izleyerek Amerikan emperyalizminin koruyuculuğunda “demokrasi”ye teslimiyeti savunan Morrow-Goldman eğilimine karşı Troçkizmin dünya devrimi perspektifini savundu. Dördüncü Enternasyonal, bu teslimiyetçilere karşı mücadelenin ardından, Troçkizm karşıtı revizyonizmin, Michel Pablo ve Ernest Mandel tarafından 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında geliştirilmiş program ve taktiklerle bağlantılı, daha az tehlikeli olmayan ve sinsi bir şekilde ısrarcı bir biçimi ile karşılaştı.

Programları ve yönelimleri farklı olmakla birlikte, revizyonizmin, Dördüncü Enternasyonal içinde 1940 ile 1953 arasında ortaya çıkan bu iki biçiminin (Burnham-Shachtman ve Pablo-Mandel) altında yatan tarihsel kavrayışlarda çarpıcı bir bağlantı vardı. 1940’ların ve 1950’lerin uluslararası toplumsal ve siyasal bağlamında, Shachtmancıları (ve onların “Üç Tez” grubu ile Morrow-Goldman eğilimi içindeki izleyicilerini) Pablocu revizyonizmin daha sonra ortaya çıkması ile bağlantılandıran başlıca siyasi kavrayış, işçi sınıfının devrimci gücünün inkarıydı. Bu inkarın edindiği kesin biçimler farklıydı. Shachtman ile Burnham, Sovyetler Birliği’nin yeni bir egemen sınıf olma sürecindeki ya da şimdiden o hale gelmiş bürokratik seçkinlerin denetimindeki yeni bir “kolektivist” toplum biçimini temsil ettiği üzerine spekülasyon yapıyordu. Shachtmancı teorinin bir türü, Sovyetler Birliği’nin “devlet kapitalizmi”nin bir biçimi olduğuydu. Morrow-Goldman eğiliminin izlediği “Üç Tez” grubu, sosyalist devrimin tarihsel olarak yitirilmiş bir dava olduğu sonucuna varmıştı.

Pablo ile Mandel’in 1940’ların sonlarında ortaya çıkmış olan revizyonları, onların Troçkizmden vazgeçişlerini yüzeysel bir sol söylem ile örtüyordu. Ancak, onların perspektiflerinde, sosyalizmin kurulmasındaki öncü güç, işçi sınıfı değil ama Stalinist bürokrasi idi. Pablocu teori, Shachtmancı teorinin özgün bir tersyüz edilmesiydi. Shachtmancılar Stalinist rejimi yeni bir sömürücü “bürokratik kolektivist” toplumun öncülü olarak suçlarken, Pablocu eğilim, II. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da kurulmuş olan Stalinist rejimlerin, kapitalizmden sosyalizme tarihsel dönüşümde gerekli biçimler olduğunu iddia ediyordu. Bu eğilimlerin hepsi, kendi yöntemleriyle, siyasi perspektiflerini işçi sınıfının devrimci olmayan rolüne dayandırmıştı. İşçi sınıfı, tarihsel süreçte belirleyici olmak bir yana, aktif bir güç olmaktan çıkmıştı.

Pablocu revizyonizmin kötümserliği (buna umutsuzluk da denilebilir), eksiksiz örneğini, 1951’deki Üçüncü Dünya Kongresi öncesinde geliştirilmiş olan “savaş-devrim” teorisinde buldu. Bu kongreye sunulan Pablocu doküman, “Hareketimize göre, nesnel toplumsal gerçeklik, asıl olarak kapitalist rejimden ve Stalinist dünyadan oluşmaktadır.” diye ilan ediyordu. Sosyalizm uğruna mücadele, bu iki kamp arasında yaşanacak, Stalinist sistemin zaferle çıkacağı bir savaş biçimini alacaktı. Nükleer bir savaşın külleri üzerinde yükselen Stalinistler, Doğu Avrupa’da şimdiden var olanlara benzeyen ve yüzyıllar sürecek “deforme işçi devletleri” kuracaklardı. Bu tuhaf senaryoda, işçi sınıfı ya da Dördüncü Enternasyonal için bağımsız bir rol söz konusu değildi. Dördüncü Enternasyonal’in kadrolarına Stalinist partilere girme ve onların içinde sol bir baskı grubu oluşturma talimatı verildi. Bu tasfiyeci perspektif, Stalinist partilere giriş ile sınırlı değildi. Bu kitabın 15. bölümünde anlatıldığı gibi:

Stalinizme uyarlanma, yeni Pablocu bakış açısının asıl özelliğiydi ama bunu onun vazgeçilmez özelliği olarak görmek yanlış olur. Pabloculuk, her evresinde tasfiyecilik; yani proletaryanın sosyalist devrimdeki hegemonyasının ve işçi sınıfının tarihsel rolünün bilinçli ifadesi olarak Dördüncü Enternasyonal’in gerçekten bağımsız varlığının inkarıydı (şimdi de öyle). Savaş-devrim teorisi, Dördüncü Enternasyonal’in şubelerinin faaliyet gösterdiği ülkelerdeki bütün Troçkist partilerin işçi ya da halk hareketine egemen olan siyasi eğilimlerin içinde eritilmesi gerektiği biçimindeki asıl tasfiyeci savın olgunlaştırılması için ilk zemini sağladı.

Kasım 1953’te ortaya çıkan bölünme, sosyalist hareketin tarihindeki en önemli olaylar arasındadır. Söz konusu olan, Troçkist hareketin, yani sosyalizm uğruna mücadelenin tüm mirasının bilinçli ve siyasi olarak örgütlenmiş ifadesinin varlığını sürdürmesinden başka bir şey değildi. Dördüncü Enternasyonal’in tarihinin en kritik anında, Cannon’ın “Açık Mektup”u, Troçkizmin, 20. yüzyılın devrimlerinin ve karşıdevrimlerinin stratejik derslerinden çıkartılmış temel ilkelerini açık bir şekilde yeniden ifade etmişti. Dördüncü Enternasyonal’in tasfiyesi, emperyalizme ve onun Stalinist, Sosyal Demokrat ve burjuva ulusalcı parti ve örgütler içindeki siyasi ajanlarına karşı siyasi olarak örgütlenmiş Marksist muhalefetin sonu anlamına gelecekti. Bu, kurgusal bir varsayım değil; Pabloculuğun tasfiyeci politikalarını uyguladığı neredeyse tüm kıtalarda birçok ülkedeki yıkıcı sonuçlarının incelenmesi yoluyla doğrulanabilecek tarihsel bir gerçekliktir.

Sovyetler Birliği’nin yazgısı ile ilgili olarak, Pablocu önderlerin, Stalinist rejimin bürokratik öz reform teorisine sonuna kadar bağlı kaldığı unutulmamalı. Uluslararası Komite, daha 1986’da, Mihail Gorbaçov’un iktidara gelmesinin ve onun perestroyka (yeniden yapılanma) reformlarının uygulanmasının Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyon için son hazırlık olduğu uyarısında bulunurken, Pablocular, onun gerici politikalarını, sosyalizme doğru belirleyici bir ilerleme olarak göklere çıkarıyorlardı. Ernest Mandel, 1988’de, Gorbaçov’u, “dikkat çekici bir siyasi önder” olarak niteledi. Gorbaçov’un politikalarının kapitalizmin restorasyonuna götürdüğü uyarılarını “saçma” diye ciddiye almayan Mandel, “Stalinizm ve Brejnevcilik kesinlikle sona ermiştir. Sovyet halkı, uluslararası proletarya, tüm insanlık derin bir nefes alabilir.” diyordu. [40]

Mandel’in çırağı, Britanyalı Pablocu Tarık Ali, Gorbaçov yönetiminin politikalarına yönelik coşkusunda çok daha pervasızdı. O, 1988’de basılan Revolution From Above: Where is the Soviet Union Going? [Yukarıdan Devrim: Sovyetler Birliği Nereye Gidiyor?] adlı kitabında, Pabloculuğun karakteristik özelliklerini birleştirdi: Stalinist bürokrasiye sınırsız destek, kaba siyasi oportünizm ve gerçekliği anlamada tam yetersizlik. Tarık Ali, kitabın tezini, önsözde şöyle özetliyordu:

Yukarıdan Devrim, Gorbaçov’un, Sovyet seçkinleri içinde bulunan ve programı, başarılı olması durumunda sosyalistler ve demokratlar için dünya çapında devasa bir kazanımı temsil edecek olan ilerici, reformist bir akımı temsil ettiğini savunmaktadır. Gorbaçov’un operasyonunun çapı, gerçekte, 19. yüzyıldaki Amerikan Başkanı Abraham Lincoln’un çabalarını anımsatıyor. [41]

Görünüşe göre, Gorbaçov’u Abraham Lincoln’un siyasi doruklarına yüceltmesinin Stalinizme olan bağlılığını yeterince ifade etmeyeceğinden kaygılanan Tarik Ali, kitabını, alçakgönüllülükle, “Komünist Parti’nin, siyasi cesareti onu ülkenin dört bir yanında önemli bir sembol haline getirmiş önde gelen bir üyesi olan Boris Yeltsin”e adadı. [42]

Pablocu önderlerin Sovyetler Birliği’nin nihai yıkımının başlıca iki mimarına (Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin) verdiği sınırsız destek, Pabloculuğun gerici karakterinin inkar edilemez bir tarihsel doğrulamasını sağladı ve Uluslararası Komite tarafından emperyalizmin bu zararlı küçük burjuva siyasi temsilcisine karşı verilmiş, on yıllar süren mücadelenin haklılığını ortaya koydu.

* * *

Savunduğumuz Miras’ın 1988’de yayınlanmasından bu yana, dünyada köklü ekonomik, teknolojik ve toplumsal değişimlerin yanı sıra patlayıcı siyasi gelişmeler yaşandı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, emperyalist zafer gösterilerinin doruk noktasında vaat edilmiş olduğu gibi “tarihin sonu” bir yana, yeni bir barış dönemine yol açmadı. Dünyanın “kriz” içinde olduğunu söylemek, yetersiz bir ifadedir. “Kaos”, daha uygun bir tanım olur. Geçtiğimiz çeyrek yüzyıl, sürekli savaş eliyle mahvedildi. Dünyanın giderek daha büyük kısmı emperyalist jeopolitik çatışma girdabına sürükleniyor. 1991 sonrasında dünyaya egemen olacağı beklentisi boşa çıkmış olan Amerika Birleşik Devletleri, askeri harekatlarını her zamankinden daha büyük bir pervasızlıkla tırmandırmaya zorlanıyor. Ancak, II. Dünya Savaşı’ndan çıktığı haliyle emperyalist dünya düzeninin temelleri parçalanıyor. Washington’ın Rusya ve Çin ile yoğunlaşan anlaşmazlıklarının ortasında bile, ABD ile başlıca emperyalist “ortaklar”ı, özellikle Almanya arasındaki siyasi ilişkiler hızla kötüleşiyor.

Ekonomi cephesinde, kapitalist sistem bir krizden diğerine yalpalıyor. 2008’deki ekonomik çöküşün etkilerinin üstesinden gelinmiş değil. Bu çöküşün başlıca mirası, demokratik çerçeve içinde sürdürülemez düzeylere ulaşmış artan toplumsal eşitsizlik olmuştur. Servetin küçük bir seçkinler grubunun elinde şaşırtıcı yoğunlaşması, burjuva hükümetlerin artan siyasi istikrarsızlığının altında yatan küresel bir olgudur. Sınıf mücadelesi, dünyanın her yerinde yükselişte. Kapitalist üretimin ve mali işlemlerin küreselleşmesi, uluslararası işçi sınıfını ortak bir mücadeleye çekiyor.

Nesnel koşullar, devrimci sınıf mücadelesinin devasa genişlemesi için bir itki sağlıyor. Ancak bu nesnel itkilerin siyasi olarak bilinçli eyleme çevrilmesi gerekiyor ve bu, her şeyden önemli olan işçi sınıfının önderliği sorununu gündeme getiriyor.

Küresel kapitalist sistemin devasa krizine ve burjuvazinin en tepe noktalarındaki genel siyasi kargaşaya rağmen, işçi sınıfının ileriye giden bir yol bulma çabaları, etkilerini işçi hareketini sınırlamak ve yanlış yönlendirmek için kullanan partiler ve örgütler tarafından engellenmeye devam ediyor. Durum böyle iken, geçtiğimiz yirmi yılın deneyimleri, kitlelerin bilincinde izler bırakmış durumda. Resmi “sosyalist” partilerin iflası yaygın biçimde kabul ediliyor. Ancak kitleler kendilerine toplumsal sorunlara daha radikal yaklaşım sözü veren Yunanistan’daki Syriza gibi yeni örgütlere yönelirken, bu örgütlerin vaatlerinin sahteliği hızla açığa çıkıyor. Avrupa Birliği’ne karşı kitlesel protestolar dalgasının iktidara getirdiği Syriza’nın destekleyicilerine yaptığı tüm vaatleri inkar etmesi yalnızca birkaç ay sürdü. İspanya’daki Podemos’un, Britanya’daki Corbyn’in ya da ABD’deki Sanders’in iktidara gelmesi durumunda, sonuç farklı olmayacak.

Devrimci önderlik krizinin çözülmesi, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tarihsel görev olmaya devam ediyor. Bu son derece büyük görev, yalnızca, Dördüncü Enternasyonal’in şimdi 80 yılı bulan tüm tarihsel deneyimini özümsemiş uluslararası bir parti tarafından üstlenilebilir. Onun tüm tarihinin siyasi olarak uyumlu ve tutarlı değerlendirmesini yapabilen tek örgüt, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’dir. Onun pratiği, Lev Troçki’nin Dünya Sosyalist Devrimi uğruna mücadelesinin teorik ve siyasi mirasının savunusuna dayanmaktadır. Savunduğumuz Miras‘ın yeniden yayınlanmasının, kapitalizmin nesnel krizinin radikalleştirdiği yeni işçi ve gençlik kuşağının Dördüncü Enternasyonal’in tarihi, programı ve gelenekleri konusunda devrimci eğitimine katkıda bulunacağını umuyorum.

David North
Detroit
20 Haziran 2018

 

 

Notlar:

[1] Britanya şubesinin oportünist yozlaşmasının ayrıntılı bir çözümlemesi için, bkz.: How the Workers Revolutionary Party Betrayed Trotskyism 1973 –1985; Fourth International, Cilt 13, Sayı 1, Yaz 1986. WRP ile bölünmeye ilişkin önemli belgeler için, bkz.: Fourth International, Yaz 1986, Cilt 13, sayı 2.

[2] Bkz. Savunduğumuz Miras, Mehring Yayıncılık; İstanbul, Kasım 2017, syf 250–251.

[3] İşçiler Birliği’nin belgeleri için, bkz.: The ICFI Defends Trotskyism 1982–1986; Fourth International, Cilt 13, Sayı 2, Sonbahar 1986.

[4] Karl Marx ve Frederick Engels, Collected Works, Cilt 26; Progress Publishers, Moskova, 1990, syf. 389.

[5] Lev Troçki, “A Letter to James P. Cannon”, 12 Eylül 1939; In Defense of Marxism; New Park Publications, Londra, 1971, syf. 1.

[6] Age., syf. 1–2.

[7] “The USSR in War”, In Defense of Marxism, syf. 15.

[8] James Burnham ve Max Shachtman, “Intellectuals in Retreat”; The New International, Cilt 5, Sayı 1, Ocak 1939. Şuradan da ulaşabilirsiniz: www.marxists.org/history/etol/writers/burnham/1939/intellectuals/index.htm

[9] Lev Troçki, In Defense of Marxism, syf. 257–258.

[10] Age., syf. 261.

[11] Şu ifadeye gönderme yapıyorum: “Her çileden çıkmış küçük burjuva Hitler olamaz ama her çileden çıkmış küçük burjuvanın içinde bir parça Hitler yatar.” [Lev Troçki, “What is National Socialism?; The Struggle Against Fascism in Germany”, Pathfinder Press, New York, 1971, syf. 523.

[12] “The National Question in Europe: Three Theses on the European Situation and the Political Tasks”, 19 Ekim 1941; Fourth International, Aralık 1942, syf. 370-372. Şuradan da ulaşabilirsiniz: www.marxists.org/history/etol/newspape/fi/vol03/no12/3theses.htm.

[13] Age.

[14] “Capitalist Barbarism or Socialism,”; The New International, Cilt. 10, Sayı 10; Ekim 1944 (vurgular özgün metinde). Şuradan da ulaşabilirsiniz: www.marxists.org/history/etol/newspape/ni/vol10/no10/ikd.htm

[15] Age.

[16] Age., (vurgular özgün metinde).

[17] Age., (vurgular özgün metinde).

[18] Age., (vurgular özgün metinde).

[19] Age., (vurgular özgün metinde).

[20] Lev Troçki, The Permanent Revolution, New Park Publications, Londra, 1962), syf. 152, Age., (vurgular özgün metinde).

[21] Marcel Van Der Linden, “The Prehistory of Post-Society Anarchism: Josef Weber and the Movement for a Democracy of Content (1947–1964)”, Anarchist Studies, 9 (2001), syf. 131.

[22] Felix Morrow, “The Class Meaning of the Soviet Victories”, Fourth International, Cilt. 4, Sayı 3, March 1943, Şuradan da ulaşabilirsiniz: www.marxists.org/archive/morrow-felix/1943/03/soviet.htm

[23] SWP Internal Bulletin, Cilt. 8, Sayı 8, Temmuz 1946, syf. 28.

[24] Akt. Benn Steil, The Marshall Plan: Dawn of the Cold War; Simon & Schuster, New York, syf. 26

[25] Age., syf. 18–19.

[26] Age., syf. 19–20.

[27] Elena Agarossi ve Victor Zaslavsky, Stalin and Togliatti: Italy and the Origins of the Cold War; Woodrow Wilson Center Press, Washington, D.C., 2011, syf. 95.

[28] Paul Ginsborg, A History of Contemporary Italy: 1943–80; Penguin Books Ltd. E-kitap versiyonu, syf. 43.

[29] Irwin M. Wall, The United States and the Making of Postwar France, 1945–47; Cambridge University Press, Cambridge, 1991, syf. 97.

[30] Daniel Gaido ve Velia Luparello, “Strategy and Tactics in a Revolutionary Period: U.S. Trotskyism and the European Revolution, 1943–1946”; Science & Society, Cilt. 78, no. 4, Ekim 2014, syf. 504.

[31] Age., syf. 503.

[32] Geoff Hodgson, Trotsky and Fatalistic Marxism, Spokesman Books, Nottingham, 1975, syf. 38.

[33] Peter Jenkins, Where Trotskyism got lost: The restoration of European democracy after the Second World War; Spokesman Books, Nottingham, 1977. Şuradan da ulaşabilirsiniz: www.marxists.org/history/etol/document/fi/1938-1949/ww/essay01.htm

[34] Gaido ve Luparello, syf. 508.

[35] Trotsky, In Defense of Marxism, syf. 131.

[36] Joseph Weber, Dinge der Zeit, Kritische Beiträge zu Kultur und Politik; Argument, Hamburg, 1995, syf. 21, (çeviren David North).

[37] Murray Bookchin, Post-Scarcity Anarchism, Black Rose Books, Montreal, 1986, syf. 32.

[38] Joris Leverink, “Murray Bookchin and the Kurdish Resistance”, ROAR dergisi, 9 Ağustos 2015, Şuradan da ulaşabilirsiniz: https://roarmag.org/essays/bookchin-kurdish-struggle-ocalan-rojava/

[39] Gaido ve Luparello, syf. 508.

[40] Ernest Mandel, Beyond Perestroika; Verso Books, London, 1989), syf. xvi.

[41] Tariq Ali, Revolution From Above: Where is the Soviet Union Going?; Hutchinson, Surry Hills, Avustralya, 1988). syf. xiii.

[42] Age.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares