Saldırılar, Cumhuriyet gazetesine operasyonla tırmanıyor

AKP iktidarı, muhalefeti ezmeye yönelik son adımını, Cumhuriyet gazetesinin, aralarında genel yayın yönetmeni Murat Sabuncu’nun da olduğu 12 yazarı ve yöneticisini gözaltına alarak attı. Haklarında gözaltı kararı çıkarılan diğer yazar ve yöneticilerinde yakalanmasıyla sayı 16’ya çıkacak. Gözaltına alınanlara beş günlük avukat yasağı konulurken, gazetenin yazarı ve eski yayın yönetmeni Can Dündar hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. Polis tarafından evi basılan Dündar, şu anda yurt dışında.

Cumhuriyet gazetesinin yöneticilerinin ve yazarlarının gözaltına alınması, bir bütün olarak toplumsal muhalefeti ezmeyi, yıldırmayı amaçlayan kapsamlı bir operasyonun parçasıdır.

Cumhuriyet’e yönelik baskından bir gün önce, 30 Ekim günü, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile BDP’nin eski Batman Milletvekili ve KJA Dönem Sözcüsü Ayla Akat Ata tutuklandı. Tutuklamaları protesto etmek için düzenlenen gösteriler polis şiddetiyle bastırıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Cumhuriyet gazetesine ve Cumhuriyet Vakfı’na yönelik operasyon, “PKK/KCK ve FETÖ/PDY Terör Örgütlerine müzahir olduklarına [Türkçesi: “destek olduklarına”]… 15 Temmuz darbe girişimden kısa bir süre öncesinde darbeyi meşrulaştırıcı yayınlar yapıldığına dair iddia ve tespitler üzerine” 18 Ağustos tarihinde başlatılmış olan soruşturmanın bir parçası. Bu soruşturmanın ve gözaltıların gerekçesi ise akıllara ziyan. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve devletinin kuruluş ilkelerinin savunucusu olan yöneticiler ve yazarlar, “FETÖ/PDY ve PKK/KCK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” ile suçlanıyorlar.

Bu operasyonunun “FETÖ” ya da 15 Temmuz darbe girişimi ile ilişkisi olmadığını; sözde “bağımsız yargı”nın, darbenin gerçek failleri ve işbirlikçileri ile ilgilenmediğini herkes biliyor. “FETÖ”nün üyeleri ve işbirlikçileri, söz konusu akımın burjuva medyası içindeki en kararlı siyasi düşmanlarından biri olan Cumhuriyet gazetesinde değil; 14 yıldan bu yana devleti yöneten AKP’li yetkililer arasında aranmalıdır.

Aslında, aramaya da gerek yok. Zira medyanın haber arşivleri, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç olmak üzere, ülkeyi 14 yıldır yöneten AKP’lilerin -kısa süre öncesine kadar- “PKK/KCK ve FETÖ/PDY Terör Örgütlerine müzahir olduklarına” ilişkin “samimi itiraf”larıyla dolu.

Buna karşılık, sözde “bağımsız” yargı, iktidara “FETÖ” ile birlikte gelmiş ve onu her alanda desteklemiş; yani en azından “yardım ve yataklık yapmış” olan bu siyasetçilere yönelmedi. “Bağımsız yargı”, bunun yerine, AKP iktidarlarının palazlandırdığı bankalara para yatırmış ya da şirketlerde, okullarda vb. çalışmış on binlerce insan ile birlikte, çoğu söz konusu hareket ile hiçbir ilişkisi olmayan muhalifleri (liberaller, demokratlar, sosyalistler, HDP’liler vd.) sindirmeye girişmiştir.

İktidarın, aynı zamanda cumhurbaşkanına üniversitelere rektör atama yetkisi veren son kanun hükmünde kararnamesi ile birlikte, aralarında sosyalistlerin de yer aldığı 1.267 akademisyen ve 10 bin kamu çalışanı ihraç edilirken, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat gazetesi ve Evrensel Kültür Dergisi dahil, 10 gazete, 2 haber ajansı ve 3 dergi kapatıldı. İktidar, 16 Ağustos’ta Özgür Gündem gazetesini kapatmış; ardından da, bu ayın başında, aralarında İMC TV’nin de olduğu 20 kadar televizyon ve radyo kanalı ile gazeteyi yasaklayıp onlarca gazeteciyi gözaltına almıştı. Bu listeye, “FETÖ” ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle daha önce kapatılmış ya da “kayyuma devredilmiş” olan onlarca TV kanalını ve gazeteyi ekleyebiliriz.

Burjuva siyaset ve medya kurumlarının sürekli tırmanan bu devlet terörü karşısındaki tavrı, kelimenin tam anlamıyla, ikiyüzlülükten ibarettir.

Son birkaç yıldır, önceki başlıca ortağına (şimdi “FETÖ” denilen Gülen hareketi) ve milliyetçi Kürt hareketine savaş ilan etmiş olan AKP iktidarının eylemlerinde ve söyleminde yaşanan köklü değişim hiç kimse için sır değil. Toplumsal Eşitlik, bu değişimin ardında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel hırslarının değil; Ankara ile ABD emperyalizmi arasında özellikle Ortadoğu konusunda yaşanan derin anlaşmazlığın yattığına ilişkin tespitimizi içeren çok sayıda yazı yayınladı. Bu yüzden, AKP, savaş ve diktatörlük yönelimine saplanmış herhangi bir burjuva iktidar gibi, yalanı ve tehdidi, söyleminin başlıca unsuru haline getirmiş durumda. Elbette, daha birkaç ay önce bir darbe girişimiyle karşılaşmış ve Ortadoğu konusunda Batılı müttefikleri tarafından büyük ölçüde dışlanmış olmanın hırçınlığıyla, diğer ülkelerdekinden daha keskinleşmiş biçimde.

Ekonomik krizin tetiklediği devasa uluslararası gerilimler ve toplumsal hoşnutsuzluk karşısında savaş ve diktatörlük yönelimini benimsemiş bir iktidarın en yakın müttefiki, kuşkusuz, faşist ya da aşırı sağcı partilerdir. Bu yüzden, işçi sınıfına, genel olarak sola ve Kürt halkına karşı kanlı bir sicili olan MHP’nin bu yönelimde AKP iktidarına sunduğu tam desteğin ikiyüzlü olduğu söylenemez. Kriz, Ortadoğu’daki savaş ve artan toplumsal gerilimler, Türk milliyetçisi, militarist ve diktatörlük yanlısı bir söyleme sarılmış olan AKP ile MHP’yi hiçbir zaman olmadığı kadar yakınlaştırmış durumda.

Buna karşılık, kendilerini “sol”da tanımlayan diğer iki burjuva muhalefet partisinin (CHP ile HDP) durumu biraz daha farklı. Bu partilerin, AKP’nin savaş ve diktatörlük yönelimine muhalefetine damgasını vuran şeyin ikiyüzlülük ve siniklik olduğunu söylemek, kesinlikle abartı değildir.

CHP ile HDP’nin, darbe girişiminin ardından, 21 Temmuz’da TBMM’de yapılan oylamada olağanüstü hal ilanına karşı çıktığını biliyoruz. CHP, darbeye karşı mücadelede olağanüstü hale gerek olmadığı düşüncesini savunurken, HDP adına konuşan Adana milletvekili Meral Danış, daha önce Kürtlerin yaşadığı illerde 1987’de uygulamaya konulan olağanüstü halin 46 kez uzatılmış olduğunu belirterek, “OHAL yaşam alanlarını daraltıyor” demişti.

Ancak TBMM’de sergilenen bu “demokrasi savunusu”nu, CHP’nin topu topu 17 gün sonra “Yenikapı ruhu”nu benimsemesi; HDP’nin de AKP-CHP-MHP arasında sağlanan “ulusal mutabakat”tan dışlanmış olmayı protesto etmesi izledi. En önemlisi, CHP’nin, Ekim ayı başında TBMM’de yapılan oylamada, hükümetin Suriye-Irak savaş tezkerelerine AKP’li ve MHP’li milletvekilleri ile birlikte “evet” oyu vermesiydi. HDP’nin “hayır” oyu kullanmasının nedeni ise ABD önderliğinde Suriye’de ve Irak’ta sürmekte olan savaşa karşı olması değildi. HDP, Ankara’nın, ABD’nin vekil gücü işlevi gören PKK’ye ve PYD/YPG’ye yönelik düşmanca tavrına karşıydı (Selahattin Demirtaş, bu konuda, en son, Türkiye’nin bölgedeki savaşta bir yanına PKK’yi diğer tarafına PYD’yi alması önerisini yineledi). Dahası, daha birkaç yıl öncesine kadar, AKP iktidarının ülkeyi “demokratikleştireceği” ve “barış” getireceği masalını anlatarak, başta Kürtler olmak üzere emekçileri ve gençleri kandıran, bu partiden başkası değildi.

Dolayısıyla, hem CHP hem de HDP, AKP iktidarının muhalif medyaya ve siyasetçilere yönelik saldırılarında siyasi olarak pay sahibidir.

Siyasi iktidarın propaganda aygıtı haline gelmiş olan yüzlerce TV ve radyo kanalı ile gazete ise, muhalif medya ve siyasetçiler üzerinde yıllardır estirilen terörü görmezden gelmekle kalmamakta; AKP iktidarının diktatörlük yönelimini açıkça desteklemekte; hatta bizzat tetikçiliğe soyunmaktadır.

İçeride diktatörlük yönelimine verilen bu desteğe, Ankara’nın Suriye’de ve Irak’ta izlediği yayılmacı politikanın “ulusal çıkarlar”, “tarihsel bağlar”, “insan hakları” vb. yalanlar eşliğinde meşrulaştırılması eşlik ediyor ve bu bir rastlantı değil. İç politikanın gerçekte uluslararası/dış politikanın bir devamı/bileşeni olduğuna ilişkin Marksist sav burada da doğrulanmaktadır.

Burjuva medyasının hızla tırmanan savaş ve diktatörlük yönelimini destekleme tavrı, şu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermektedir: Burjuva medyasının görevi, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda gerçekleri gizlemek ve halka yalan söylemektir! Öyle ki, bugün saldırıya uğrayan Cumhuriyet gazetesi bile, genel olarak “IŞİD’le mücadele” adı altında Suriye’de ve Irak’ta tırmanan emperyalist müdahaleyi desteklemekte idi.

Medyanın bu gerici işlevindeki en yakın yardımcısı üniversitelerdir. Her türlü aydınlanmacı düşünce kırıntısını uzun süre önce ortadan kaldırmış ve son ihraçlarla birlikte iyice birer gericilik yuvası haline gelmiş olan üniversiteler, bilimsel yöntemle ve yaklaşımla uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir dinci-milliyetçi ideologlar ve propagandacılar yuvasıdır. Burjuvazinin ve siyasi iktidarın bu gerici kalelerindeki sözde “akademisyenler”, yalnızca üniversite öğrencilerini değil; aynı zamanda, “uzman” ya da “yazar” olarak boy gösterdikleri medya aracılığıyla tüm emekçileri ve gençliği zehirliyorlar.

Burjuvazinin bu gerici savaş ve diktatörlük bloğuna karşı, demokratik hakların savunusu uğruna mücadelenin tek toplumsal tabanı, işçi sınıfıdır. Derinleşen küresel ekonomik ve siyasi kriz koşullarında, egemen sınıfın siyasi iktidarı aracılığıyla sürdürdüğü bu saldırı, bir yandan dışarıda emperyalist yağma savaşından pay kapma peşinde koşarken, diğer yandan, buna dur diyebilecek tek güç olan işçi sınıfını ezme ve yaklaşan sınıfsal patlamalara önlem almayı amaçlamaktadır.

Dünya çapında şiddetlenen savaş-diktatörlük yönelimine ve onu doğuran kapitalizme karşı ileriye giden tek yol, uluslararası işçi sınıfının gerçek demokrasiyi ve barışı hayata geçirecek olan sosyalizm programı uğruna mücadeledir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir