Polis Terörü Ancak Kitlesel ve Birleşik Bir Öğrenci Gençlik Mücadelesi ile Yenilgiye Uğratılabilir!

4 Aralık günü polis Genç-Sen üyelerine Kabataş’ta, İstanbul dışından etkinlik için gelen Öğrenci Kolektifi üyesi öğrencilere ise Çamlıca gişelerinde sert müdahale etti. Bununla birlikte bu saldırılarla ilgili haberler bir süredir gündeme yerleşti. Yaşananların sonucunda gelişen protestolar, öğrenci gençliğin mevcut durumu ve eylem içerisinde kullanılan “yumurta”lar çeşitli tartışmalara vesile oldu. Öncelikle tartışmaları başlatan olayları kısaca hatırlayalım…

Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde gerçekleştirilecek rektörler zirvesini protesto etmek isteyen Genç-Sen’li öğrenciler aynı gün Kabataş’ta toplanmıştı. Kabataş’tan Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçtikleri sırada polis müdahalesi gerçekleşti ve 14 öğrenci gözaltına alındı. Hem gözaltıları protesto etmek hem de tekrar yürüyüşe geçmek için öğrenciler öğlen saatlerinde Kabataş tramvay durağında tekrar toplandı. Polis barikatıyla engellenen öğrenciler yürüyüşe geçmek isteyince polisin saldırısına maruz kaldı ve 13 öğrenci de bu müdahalede gözaltına alındı. Tekrar toplanıldığında ise yine yürüyüşe izin verilmedi ve basın açıklaması polis barikatı önünde gerçekleştirilip eylem bitirildi. Polisin hunharca saldırıları sonucu bir kadın öğrenci bebeğini kaybetti. Bazı öğrencilerin kolu ve burnu kırıldı.

Yine 4 Aralık günü 3 otobüsle “Büyük Öğrenci Forumu” etkinliğine katılmak için İstanbul’a doğru gelen Öğrenci Kolektifleri üyesi öğrenciler ise sabah saatlerinde Çamlıca’da durduruldu. Polisin engellemesine karşın otobüsten inen öğrenciler jop ve biber gazı müdahalesiyle karşılaştı. Yaşanan arbede sonucunda 10 öğrenci gözaltına alındı ve 4 öğrenci de bayılma nedeniyle hastaneye kaldırıldı.

Bu yoğun baskılar ve saldırılar sonucunda çeşitli protesto eylemleri ve basın açıklamaları gerçekleşti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonu’nda düzenlenen, “Türkiye’de Anayasa” konulu konferansa katılan CHP sözcüsü ve Genel Sekreteri Süheyl Batum’un, öğrencilerin alkışlı protestosuyla konuşturulmaması bunlardan biriydi. Burhan Kuzu da aynı gün ve yine aynı kürsüde protesto edildi. Kuzu kürsüye çıktığında Öğrenci Kolektifleri tarafından yumurta yağmuruna tutularak konuşturulmadı.

Burhan Kuzu’nun protestosunun ardından Erdoğan’dan sert bir açıklama geldi. Açıklamada; “Elinize yumurtaları alıp girmekle ya da meydanlarda molotof kokteylleriyle saldırmakla böyle bir özgürlük mücadelesi olmaz. Bunların hepsi ortada. Polisimiz de gerekli tavrını ortaya koyacaktır” [1] diyen Erdoğan öğrencileri gelecek eylemlilikler açısından açıkça tehdit ediyor.

AKP faşizmi mi yoksa burjuva devlet terörü mü?

4 Aralık günü devletin kolluk kuvvetleri öğrencilere karşı sistematik şiddetini uygulamıştır. Polis terörü sadece o güne özel değildir ve genel olarak burjuva devletlerde işçilere, öğrencilere, ezilenlere sistematik olarak gösterilerde, eylemlerde, sokakta vs. şiddet uygulanmaktadır. Bu kavrayıştan yoksunluğun ifadesi olarak 4 Aralık günü polisin saldırısı çeşitli devrimci siyasetler tarafından “AKP faşizminin göstergesi” olarak adlandırılıyor. Kütahya’da Genç-Sen’in, Emek Gençliği’nin ve Öğrenci Kolektifleri’nin katıldığı bir eylemin pankartında “İleri giden demokrasi değil AKP faşizmi” yazıyor [2].

Türkiye’de faşizm kavramı içi boşaltılmış durumdadır ve her türlü devlet terörüne, milliyetçi söyleme, engelleme faaliyetine vb. faşizm yaftası yapıştırılmaktadır. Ankara SBF’de protesto edilen Süheyl Batum’un öğrencilerin eylemini “faşizm” olarak nitelemesi dahil devrimci siyasetlerin mevcut gelişmelere ilişkin ortaya attığı “faşizm tahlilinin” tarihsel maddeci yöntem açısından bir karşılığı yoktur.

Faşizmin ekonomi-politiği incelendiğinde daha farklı sonuçlar ortaya çıkar. Kapitalizmin büyüme dönemlerinde düzen küçük-burjuvaziyi yeniden-üretir. Çünkü ekonominin geliştiği koşullarda ticaret gelişir, sermaye dolaşımı hızlanır. Bu süreçlerde küçük-burjuvazi kendisini dev aynasında görür ve proletaryayı küçümser. Kapitalist kriz dönemlerinde ise küçük-burjuvazi krizden derin biçimde etkilenir ve olası bir toplumsal buhranda, proleter devrim bu sürece cevap olamazsa, küçük-burjuvazi karşı-devrim saflarında yerini alır. Faşizm bu koşullarda küçük-burjuvazi ve orta sınıflar üzerinden yükselebilir ve buradan tekelci sermayenin totaliter bir diktatörlüğüne dönüşebilir. Bu, burjuvazinin “canı istediğinde” gerçekleştirdiği bir süreç değil tam tersine olağanüstü tarihsel koşulların bir ürünüdür. Troçki, İtalyan ve Alman faşizminde, gerçekleşen bu süreçle ilgili şöyle der: “Alman faşizmi, İtalyan faşizmi gibi işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı bir koçbaşı gibi kullandığı küçük-burjuvazinin sırtından iktidara yükselmiştir. Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük-burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür” [3].

Bu tahlilimizden yola çıkarak yine AKP hükümetine ve gerçekleşen polis saldırısına dönecek olursak Türkiye’de bir faşizm dönemi olmadığını kolaylıkla görmüş oluruz. Burjuva devlet, yeri gelince ezilen sınıflara, sosyal kesimlere karşı milliyetçiliği, ulusalcılığı, otoriteyi, şiddeti ve sistematik terörü kullanabilir fakat bu zaten bir sınıf diktatörlüğünden ibaret olan devlet mekanizmasının gerçeğidir. AKP, CHP vb. burjuva partileri ve onların hükümetleri arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın, burjuva devletinin işçi sınıfına, öğrencilere, ezilen kesimlere karşı gerçekleştirdiği her saldırının karşısında durmak Marksistlerin görevidir.

CHP’nin polis teröründen nemalanma girişimi

CHP son değişimiyle birlikte geliştirdiği “solcu” ve “halkçı” söylemi doğrultusunda ve genel seçimlerin de yaklaşması dolayısıyla 4 Aralık’ta öğrencilere karşı gerçekleştirilen saldırıyla “özel” olarak ilgilendi. Genç-Sen üyesi bir grup öğrenci 7 Aralık’ta CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’le birlikte TBMM’ye girip basın toplantısına katılmak istedi. Öğrenciler içeri alınmayınca Dikmen Kapısı’nda Genç-Sen üyeleriyle birlikte Sevigen bir basın açıklaması yaptılar. Daha sonra Sevigen, olayı grup toplantısına taşıdı ve öğlen saatlerinde Genç-Sen’li öğrenciler basın toplantısı salonuna değil CHP grubuna gittiler. Burada Kılıçdaroğlu’yla Genç-Sen’liler bir görüşme yaptı. Görüşmede Kılıçdaroğlu öğrencilere “nasihatlerini” esirgemedi. Öğrencilere “Şiddete girişmeyin hukuki davanızda beraberiz” diyen Kılıçdaroğlu, gerçekte öğrencilerin meşru müdafaasını veya yumurtalı protestoyu dahi “şiddet” olarak niteleyip karşı çıkıyor [4]. Aslında CHP’nin niyeti ve samimiyeti ortadadır: Hem bir yandan öğrenci mücadelelerini düzene yedeklemeye çalışmak ve sermayenin istediği “kıvama” getirmek hem de diğer yandan seçim yatırımı yapmak! Beraberinde ilginç olan, genel seçim sürecinde AKP hükümetine karşı fırsat kovalayan ve (hatırlatmak gerekiyor!) bir diğer burjuva partisi CHP’nin tuzağına Genç-Sen’in “bilinçli\bilinçsiz” düşmüş olmasıdır. CHP, Genç-Sen’in bu adımını bir koz olarak kullanmış ve toplum nezdinde kendisini “öğrenci dostu” olarak lanse etmiştir. Marksistler öğrencilerse, bunun bir yanılsamadan ibaret olduğunun elbette bilincindedirler.

Genç-Sen bilindiği üzere DİSK bürokrasisinin denetimi altında kurulmuştur. Genç-Sen’in emek-sermaye çelişkisi açısından Türkiye’de konumlanışı yapısal bir sorunla karşı karşıyadır. Bunun dışında Genç-Sen’in Dolmabahçe’deki rektörler zirvesine iletmek istediği dosya “İsmi logosu değil YÖK’ün yapısı değişmelidir” [5] başlığını taşımaktadır. Yani Genç-Sen, YÖK’ün kalkmasını değil değişmesini istiyor! YÖK hakkında yapılacak değişikliklerde “öğrencilerin de” söz hakkının olması gerektiğini söylüyor. Kendisini “sendika” olarak adlandıran öğrenci birliği, sanıyoruz bu talepleri, mevcut maddi-ekonomik zemini derinlemesine inceleyerek değil tam tersine yüzeysel ve gözlemci bir yöntemle ortaya atmıştır. Bu taleplerin işçi sınıfı ve öğrenci gençlik açısından ne ölçüde ilerici bir katkı sağlayacağı soru işaretidir. Elbette dosyada parasız, bilimsel, anadilde eğitim [6] gibi ilerici talepler de yer almaktadır. Fakat Genç-Sen’in gerek rektörlerin toplantısına katılmak istemesi gerek CHP üzerinden “kullanılması”, aslında yapılanlarla istenilenlerin çelişkisini gözler önüne seriyor.

Sonsöz

YÖK’ün son kararlarıyla birlikte üniversitelerde mevcut olan Polis-Özel Güvenlik baskısı zaten arttırılmıştı. Bununla beraber son süreçte yaşananlara ilişkin Erdoğan’ın açıklamaları öğrenci gençlik mücadelesi açısından sert rüzgarların eseceği sinyalini veriyor. Öğrenci gençlik mücadelelerine karşı gelecek her türlü baskı ve saldırıya karşı devrimci ve demokratik güçler bir araya gelmek zorundadır. Ancak kitlesellik temelinde işleyecek mücadele biçimleri, üniversitelerdeki Rektörlük-Polis-ÖGB-faşist işbirliğinin baskılarını püskürtebilir.

Kitle mücadelesinin saç ayaklarından birini üniversitelerdeki anti-faşist mücadeleler oluşturuyor. Gerçekleşmesi muhtemel faşist saldırılara karşı okullarda, içinde öğrencilerin yer aldığı kitlesel, örgütlü ve birleşik mücadele temelinde savunma komiteleri kurulmalıdır.

YÖK ve üniversitelerdeki rektörlük kurumu, bilim emekçileri, üniversite çalışanları ve öğrencilerin çıkarları açısından ortadan kaldırılmalıdır. Üniversiteleri üniversite çalışanları, bilim emekçileri yönetmelidir ve öğrencilerin denetiminden oluşan kurullar kurulmalıdır. Üniversiteler ancak proletarya demokrasisinin bir bileşeni olduğu vakit sermayenin giremediği alanlar haline gelecektir. Marksistlere üniversitelerde düşen en ciddi ve yakıcı görev bu sürecin inşası için bıkmadan, usanmadan mücadele etmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir