Obama Ankara’ya “ince ayar” çekti: Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyareti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyareti, “birinci sınıf” bir karşılama töreni, karşılıklı şakaların yapıldığı neşeli bir atmosfer ve övgülerin havada uçuştuğu ikiyüzlü toplantılar biçiminde tamamlandı. Türkiye’deki burjuva medyanın büyük kesimi de, abartı ve kamuoyunu yanıltma konusundaki uzmanlığını bir kez daha sergileyerek, Washington ziyaretini göklere çıkardı. Türk burjuva medyasını izleyen biri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, kalabalık bir kapitalistler ve şirket yöneticileri heyetiyle gittiği Washington’ı “fethettiğini”, ABD’nin -hatta dünyanın- gündemine damgasını vurduğunu sanırdı. Oysa ortada böyle bir durum yok.

Erdoğan’ın Washington ziyareti, asıl olarak iki amaca yönelikti: 1) ABD-AB arasında hazırlıkları süren serbest ticaret anlaşmasına (STA) bir şekilde eklemlenmek. 2) Ortadoğu planları: Suriye’deki Baas rejimini değiştirme planlarında devre dışı kalmamak, en azından Esad sonrası dönem konusunda söz sahibi olmak.

Erdoğan ile birlikte Washington’a giden kapitalistlerin ve şirket yöneticilerinin ABD’de yaptıkları görüşmelerden ne gibi sonuçlar elde ettiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in tam da bu ziyaret sırasında, Türkiye’nin kredi notunu artırdığı (bir tür “rüşvet” ya da “teşvik” anlamına gelen bu kararın, ekonomi ile siyaset arasındaki ayrılmaz bağı bir kez daha gözler önüne serdiğini anımsatmakla yetinelim). Buna karşılık, Obama yönetimi, ABD ile bir STA imzalanması konusunda bir komisyon oluşturulacağını açıklayarak, Ankara’nın umudunu canlandırdı. ABD’li banka ve şirket temsilcileriyle Erdoğan da görüştü. Erdoğan, ABD Ticaret Odası’nda yaptığı konuşmada, ABD’den Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlarının “yetersiz” olduğundan şikâyet etti ve “Biz isterdik ki Amerika ilk sırada yer alsın ve bunu açık ara yapsın.” dedi.

Ziyaretin başlıca konusu, kuşkusuz, Türkiye’nin Suriye’ye ve genel olarak Ortadoğu’ya yönelik ABD planlarındaki yeriydi. Geçtiğimiz Kasım ayı başında Doha’da yapılan toplantıda Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) devre dışı bırakmış ve El Nusra gibi El Kaide bağlantılı İslamcı terörist örgütleri dışlamış olan ABD’nin “Suriye muhalefeti”ne çekidüzen vermeye çalıştığını biliyoruz. Buna karşılık AKP hükümeti, El Kaide’ye bağlılığını açıklayan Suriye’deki en güçlü silahlı gruplardan biri olan şeriatçı El Nusra’ya desteğini sürdürmüştü, bu aynı zamanda Suriye muhalefetinin de tavrı. Obama’nın bu konuda Erdoğan’ı uyardığı ve ABD çizgisine çekmeye çalıştığı görülüyor.

Obama yönetimi, en son, Nisan ayında kimyasal silah kullanımını “kırmızı çizgi” ilan etmiş ve Şam’ın bunu yapması durumunda muhalefete doğrudan silah sağlayacağını açıklamıştı. Bu “kırmızı çizgi”, bir ay içinde giderek “bulanıklaştı” (bu arada, BM raporuna göre kimyasal silah kullananın ÖSO olduğu ortaya çıktı) ve ABD ile Britanya’nın doğrudan müdahale söyleminin yerini, “diplomatik çözüm” yanlısı Rusya’nın Esad rejimi ile muhalifleri “çözüm” için bir araya getirmeyi amaçlayan “İkinci Cenevre” planı aldı. Obama yönetiminin Suriye konusunda Moskova ile işbirliğine yönelmesinin ardında, Esad rejiminin ÖSO kuvvetlerini giderek geriletmesi ile bu iki gücün Ortadoğu’nun yanı sıra, küresel ölçekte attığı kimi başka adımların yattığını söylemek mümkün (Kuzey Kore’nin nükleer şovunu ve bu ülkeye yönelik savaş tehditlerini hatırlayın).

Belli ki, hesaplarını gözden geçiren Washington, Suriye’ye yönelik doğrudan müdahalenin, mevcut durumda kendisine beklenenden pahalıya malolacağını ve bölgedeki temel müttefiki İsrail’in varlığını tehlikeye düşürebileceğini düşünüyor. Bu yüzden, o, Ortadoğu’daki müttefikleri arasındaki anlaşmazlıklarını çözmek, Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi kitlesel İslamcı örgütlerin Suriye’ye karşı bir askeri müdahale durumunda Batılı ittifaka sadık (en azından sessiz) kalmasını garantiye almak, Filistin konusunda olabildiğince ilerleme sağlamak, İran’da seçimler sonrası kurulacak yeni iktidarın tavrını görmek vb. istiyor. Rusya’nın “İkinci Cenevre” planı, Obama yönetimine, bunun için gerekli zamanı sağlayabilir.

Erdoğan’ın Washington ziyareti, Kerry’nin Clinton’ın yerine dışişleri bakanı seçilmesinde ifadesini bulan yönelimini koruduğunu ama Ankara’nın Suriye konusundaki düşüncelerini -Erdoğan’ın sözleriyle- “değiştirmiş, ilerletmiş” olduğunu gösteriyor.

Bugüne kadar askeri müdahalenin en keskin savunucusu ve silahlı İslamcı çetelerin başlıca destekleyicisi olan Ankara’nın, Obama yönetiminin kendi adına başarıyla uyguladığı “havuç-sopa” politikası sonucunda -ve büyük olasılıkla Reyhanlı’daki bombalamaların da etkisiyle- bu pozisyonunu gözden geçirmek durumunda kaldığını söyleyebiliriz. Hükümet çevrelerinden, Reyhanlı bombalamalarının ardından yapılan “bizi Suriye’ye karşı kışkırtmak istiyorlar; buna gelmeyeceğiz” türü açıklamalar ve Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, “Suriye’de kanlı sürecin sonlandırılması, halkın meşru taleplerini karşılayan yeni bir yönetimin inşası konusunda, ABD ile tam bir mutabakat içerisindeyiz” demesi, AKP iktidarına Suriye konusunda “ince ayar” yapıldığının göstergesidir. Bu “ince ayar”, yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Irak, Gazze / Filistin, İsrail ve Kıbrıs konularını da kapsamaktadır.

Öte yandan, Erdoğan’ın ABD ziyaretini, basitçe, Ankara’nın Obama yönetimi tarafından “hizaya çekilmesi” olarak adlandırmak doğru olmaz. Bu ziyaret, aynı zamanda, AKP iktidarının Ortadoğu’da içine girdiği ve Suriye’deki iç savaşın körüklediği sorunların farkına varmaya başladığının işaretlerini vermektedir.

Konuya ilişkin önceki yazılarımızda, çoğunluğu radikal İslamcı silahlı muhalefet eliyle sürdürülen Suriye’deki emperyalist destekli iç savaşın, Türkiye’yi de kapsayacak şekilde mezhep temelli yaygın çatışmalara yol açma tehlikesini taşıdığını vurgulamıştık. Başbakan Erdoğan’ın sonuna kadar desteklediği Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ekonomi, politika ve tarih konularında derin bir cahillik örneği olan stratejik sığlığı, diğer başarısızlıkları bir yana, ilk yıkıcı ürününü Reyhanlı’da verdi.

Reyhanlı’daki bombalamalar, aynı zamanda, bir çalar saat işlevi gördü. Şimdi, Ankara’daki yönetici seçkinler içinde sayısı giderek artan bir kesim, AKP iktidarının Suriye’deki silahlı İslamcı güçlere sağladığı neredeyse sınırsız desteğin ne tür tehlikelere gebe olduğunu görüyor ve bu teröristlerin Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını tehdit edeceğini düşünüyor. Reyhanlı bombalamaları, AKP-PKK barışının verdiği umutla “Ortadoğu’nun Çin’i” ve “Büyük Türkiye” planlarını yaşama geçirme fırsatı bulduğunu düşünen egemen sınıflara, Türkiye sınırları içinde serbestçe dolaşan radikal İslamcı silahlı muhaliflerin (burjuva basında, El Kaide bağlantılı 5.000 dolayında militandan söz ediliyor) bir şekilde “etkisizleştirilmesi” gerektiğini göstermektedir.

AKP iktidarının, Şam’daki Baas rejimini radikal İslamcı teröristler eliyle devirme biçimindeki önceki -başarısız- ABD planına saplanıp kalması, içeride ciddi bir toplumsal çatışma ortamı yaratmakla kalmadı. Bu yönelim, aynı zamanda, Türkiyeli kapitalistlerin Ortadoğu’ya ilişkin emperyalist planlarda istedikleri yeri alamaması ihtimalini de gözler önüne serdi. Özetle, AKP iktidarının, Suriye ve Ortadoğu konusunda, duruma uygun taktik bir değişiklik yapması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Bununla birlikte, AKP iktidarı, kendi doğrudan katkısıyla Kafkasya’dan, Afganistan’dan ve başka yerlerden getirilip Türkiye üzerinden Suriye’ye sokulan ve kendilerine Türkiye’nin sınır illerinde güvenli üsler sağlanan silahlı İslamcılar ile tek başına mücadele edecek durumda değil. Onun ne böyle bir iradesi ne de gücü var. Erdoğan’ın, Washington’da, kısa süre içinde Suudi Arabistan’a, Körfez monarşilerine ve Rusya’ya gideceğini açıklaması, AKP iktidarının bu yönde pazarlıklar yapacağını ve yardım arayacağını gösteriyor.

Ankara’daki yöneticilerin Suriye’deki iç savaşta radikal İslamcı teröristlerin güçlendirilmesinden yana olan Katar ve Suudi Arabistan’dan ne kadar uzaklaşabileceği zaman içinde görülecek. Her durumda, Ankara’daki yönetici seçkinler, emperyalizmin Ortadoğu’daki siyasi taşeronluğu rolünün kendilerine çıkartacağı faturanın farkına varmaya başladılar. Washington ziyareti, bir yandan AKP iktidarının bu faturayı hafifletme çabasını ifade ederken, aynı zamanda, Ankara’nın ABD emperyalizmine her zamankinden daha sıkı bir şekilde bağlandığını gösteriyor. Yazgılarını küresel bankaların ve şirketlerin çıkarlarına tabi kılmış olan Türkiyeli kapitalistler ve onların siyasi temsilcisi olan AKP iktidarı, Suriye konusunda hangi adımı atarlarsa atsınlar, Ortadoğu’ya ilişkin emperyalist planlar içinde kalmaya devam edeceklerdir.

AKP radikal İslamcılara tavır alsın ya da almasın, Irak ve Lübnan’a yayılan Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye de sıçrama riski taşıdığı –AKP’nin doğrudan sorumlu olduğu- Reyhanlı katliamıyla kendisini bir kez daha göstermiştir.

Türkiyeli ve Ortadoğulu emekçileri ekonomik ve toplumsal bir yıkıma mahkûm eden ve onları etnik, dinsel, mezhepsel çatışmalar içinde birbirlerini boğazlamaya sürükleyen bu planların bozulması, yalnızca, AKP iktidarının ve bölgedeki bütün rejimlerin kitlesel seferberlikler yoluyla alaşağı edilmesiyle ve işçi iktidarlarının kurulmasıyla mümkündür. Etnik, kültürel, dinsel vb. kökeni ne olursa olsun insanların barış içinde yaşamasını ve ilerlemesini güvence altına alacak tek çözüm, Ortadoğu halklarının sosyalist bir federasyon çatısı altında bir araya gelmesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir