Mısır sahte solunun karşı devrimci rolü – III

Paylaş

Sahte sol, devrime karşı çıkmak için Marksizm’e nasıl saldırıyor

Sahte solun sol bir eğilim kılığına girebilmesindeki başlıca etmen, onun sosyalistlere ait söylemi kullanmasıdır. Ancak o bunu, Marksizm’in tarihsel ilkelerini ve devrimci içeriğini daha iyi reddetmek için yapmaktadır. Sahte solun her defasında Marksizmi çarpıtmaya, ona karşı çıkmaya ve saldırmaya zorlanmasının asıl nedeni, onun proletaryanın devrimci mücadeledeki pratiğine yol gösteren tarihsel olarak geliştirilmiş rehberi olmasıdır.

Sahte solun cuntaya olan desteğini Marksizm’in sözlüğünden alınmış deyimlerle gizleme çabası, yalnızca, onun cehaletini ve kötü niyetini göstermektedir. Bu yüzden, Tagdid’in Fatma Ramadan’ı, SUD bürokratlarına konuşurken, Mısır Sosyalist Partisi’nden Fath Allah Mahrus’a gönderme yapar: “o, bizim, bir yanda sokağın diğer yanda ise ordunun olduğu bir ikili iktidar durumunda olduğumuzu söylemekten hoşlanıyor.”

Gerçekte, Mısır’da -Marksistlerin kullandığı anlamda- bir ikili iktidar bulunmamaktadır. Bunun sorumluluğu, büyük ölçüde, Tagdid, DS ve benzeri gruplara aittir. Onlar halk komitelerini dağıtmak için müdahale ettiler ve Mısır’daki cuntayı devirmek için savaşan yeni bir devlet iktidarının zeminini oluşturabilecek olan işçi iktidarının organlarının gelişmesini engellediler.

Tagdid’in sokak protestolarına “ikili iktidar” adı vererek bu gerçeği gözlerden uzak tutma çabası sinik bir geçiştirmedir. Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi’nde, ezilen kitlelerin arzuları ile kapitalist devletin politikası arasındaki çatışmanın ikili iktidarı yaratmadığını belirtir: “Uzlaşmaz sınıflar toplumda her yerde vardır ve iktidardan mahrum bırakılmış bir sınıf kaçınılmaz olarak, hükümetin izlediği yolu kendi yararına yönlendirmeye çalışır. Bununla birlikte, bu, henüz toplumda iki ya da daha fazla iktidarın hüküm sürdüğü anlamına gelmez.”

Troçki, ikili iktidarı şöyle açıklar: “Bir devrimin tarihsel hazırlığı, ön devrimci dönemde, yeni toplumsal sistemi gerçekleştirmesi talep edilen sınıfın henüz ülkenin egemeni olmamakla birlikte, gerçekte devlet gücünün önemli bir bölümünü elinde topladığı, resmi yönetim aygıtının ise hala eski efendilerin elinde olduğu bir duruma yol açar.”

Şunu sormak gerekiyor: Mısır’daki işçiler “devlet gücünün önemli bir bölümünü”, ya da herhangi bir gücü, ellerinde toplamış durumda mı? Onlar, devrimci Rusya proletaryasının, burjuva Geçici Hükümet’e rakip bir iktidar odağı oluşturan ve sonunda Bolşevik Parti’nin önderliğinde onu deviren 1917’deki sovyetlerine benzer kurumlar oluşturdu mu? Yanıt, ne yazık ki, hayır!

Mübarek’e ve onun katillerine karşı mücadele sırasında kendiliğinden oluşan yaygın mahalle komiteleri, bu tür organlara dönüşme potansiyeline sahipti. Ancak, görmüş olduğumuz gibi, sahte sol gruplar, mahalle komitelerinin yerlerini Müslüman Kardeşler üyelerinden ve kendi önderlerinden oluşan konseylerin alacağını iddia ederek bu komiteleri dağıtma mücadelesi verdiler.

Mısır’da ikili iktidarın olmamasının nedeni, işçilerin ona hazır olmaması değil, Mısır’daki siyasi örgütlerin (öncelikle de sahte sol partilerin) ona karşı mücadele etmiş olmasıdır. Onlar, işçilerin, askeri diktatörlük tarafından sağlanacağı varsayılan “genişletilmiş demokratik alan” ile yetinmelerinde ısrar ettiler.

Mısır devrimi, aynı diğer devrimler gibi, ordu sorununu olağanüstü keskinliğiyle ortaya koydu. Generaller devleti yönetiyor, ekonominin büyük bölümüne sahipler, Washington ile birlikte dolap çeviriyor ve son tahlilde Mısır’daki halk ayaklanmasını kanla bastırmaya yetecek büyüklükteki tek güç olan orduya kumanda ediyorlar. Mısır’da herhangi bir ciddi demokrasi mücadelesinin görevi, askerleri sosyalist devrime kazanmak ve subayların otoritesini kırmak olurdu.

Sahte solun bu tür bir perspektife karşı çıkmasının temel nedeni, El Hamalavi’nin ve diğer SD üyelerinin değerlendirmelerinden anlaşılıyor. Onlar, cuntayı ve subayları demokrasiye geçişin temel taşı olarak görüyorlar. Bu bakış açısından hareket edildiğinde, subayların askerler üzerindeki otoritesini ortadan kaldırma mücadelesi tehlikelidir. O, sahte solun sözde demokrasiye geçişe önderlik edeceklerine bel bağladığı askeri despotları uzaklaştırma riskini barındırmaktadır.

Büyük Marksistlerin devrimci proletaryanın orduya ve devlete ilişkin tutumu konusunda yazdıkları son derece açıktır. Lenin, Devlet ve Devrim’de, “Marks’ın işçi sınıfının ‘hazır devlet aygıtını’ basitçe ele geçirmekle yetinmeyip, onu parçalaması ve dağıtması gerektiği biçimindeki düşüncesini” onaylayarak aktarmıştı.

Orduya gelince, Friedrich Engels, Karl Marx’a yazdığı 26 Eylül 1851 tarihli mektubunda şunu belirtmişti: “Dağılmış bir ordu ve disiplinin bütünüyle çökmesi, her başarılı devrimin hem koşulu hem de sonucudur.”

Sahte solun cuntaya ve Mısırlı subaylara olan desteği, yalnızca onun Mısır egemen sınıfıyla ve dünya emperyalizmiyle olan bağlantısını değil ama onun Marksizm’in işçi sınıfının devrimci rolüne yaptığı vurguya olan derin düşmanlığını da yansıtmaktadır. Anne Aleksander’ın 2006’da yazdığı “Süveyş ve Arap Milliyetçiliğinin Doruk Noktası” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, SWP ve sahte sol, Marksizm’in işçi sınıfının devrimdeki öncü rolü üzerindeki ısrarının yanlış olduğuna inanmaktadır.

O, 1956 Süveyş Krizi üzerinde yoğunlaşarak, Kral Faruk’a karşı, Mısır’daki Britanya egemenliğine son veren bir darbeyle 1952 yılında iktidara gelen Nasır’ın rolünden bahsetmektedir. O zaman, Nasır Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırmış ve Mısır Britanya’nın, Fransa’nın ve İsrail’in kanalı zorla geri alma girişimini püskürtmüştü. Stalinistlerin kendi rejimine karşı herhangi bir devrimci muhalefet örgütlemeyeceğinden emin olan Nasır, Port Suez’de ve çevresinde halk direnişi örgütlemek için yüzünü Stalinist Mısır Komünist Partisi’ne dönmüştü. Sovyetlerin müdahale tehdidi ve ABD’nin müdahaleyi onaylamadığını göstermek amacıyla Britanya Sterlini’ne olan desteğini çekmesine ek olarak kitlesel muhalefet, Fransız-Britanya müdahalesini durdurmuştu.

Aleksander’a göre, Nasır’ın iktidarı elinde tutması, işçi sınıfının önder rolü üzerinde ısrar eden Lev Troçki tarafından formüle edilen sömürge ülkelerde sosyalist devrim perspektifini geçersiz kılmaktadır.

“Troçki”, diye yazıyor Aleksander, “işçi sınıfının demokratik devrimi başarıya götürebilecek tek sınıf olduğu konusunda Lenin ile hemfikirdi ama bir kez iktidara geldiğinde, işçi sınıfının kendisini basitçe bir burjuva demokratik devlet kurmakla sınırlayamayacağını öne sürdü. O şöyle diyordu, ‘demokratik devrim derhal sosyalist devrime doğru gelişir ve böylece bir sürekli devrim haline gelir.’… Troçki’nin öngörüleri, II. Dünya Savaşı sonrasındaki ulusal devrimler dalgasında doğrulanmadı. Bir ülkeden diğerine sömürgecilik yanlısı eski rejimler devrildi ama işçi sınıfı ya da köylülük tarafından değil. Bunun yerine, devletin denetimini aydınların ya da ordunun belirli hizipleri ele geçirdi.”

Bu yorum, SWP’nin ve onun uluslararası fikirdaşlarının ulusalcı bakış açılarının somut bir örneğidir. Onlar subayları ve aydınları tarihin itici gücü olarak görürler. Onlar Nasır’ın Mısır’da 1952’de iktidara gelmesi olgusunu sosyalist perspektifin yanlış olduğunun kanıtı; kendilerinin SKYK cuntasına, Mısır ulusal devletine ve onların arkasındaki Batı emperyalizmine uyum sağlamalarının meşrulaştırılması olarak kabul ediyorlar.

Aleksander, eğer demokratik devrim onun iddia ettiği gibi Nasır tarafından bütünüyle gerçekleştirildiyse, neden işçi sınıfının şimdi Nasır’ın siyasi varisleri önderliğindeki müflis diktatörlüğe karşı devrimci bir mücadelenin öncüsü içinde olduğunu açıklamıyor. Gerçekte, 1950’lerin Mısırındaki işçi sınıfının bastırılması, demokrasi mücadelesinin başarısızlığı anlamına geliyordu. Ama Aleksander bu konulara girmiyor. Çünkü onun orta sınıf bakış açısı, onu Troçki’nin ilkesiz bir eleştirisini yapmaya ve Nasırcılık ile Stalinizm’e siyasi uyarlanmaya sürüklemektedir.

Nasır, dışarıda, başlangıçta Washington’ın Britanya emperyalizminin Mısır üzerindeki egemenliğini koruma çabalarına karşı düşmanlığına, ardından da emperyalist müdahale tehdidini sınırlandırmak için Sovyet bürokrasisine yaslanmıştı. O, içeride, Kremlin’in politikalarına uygun olarak Arap dünyasında sosyalist devrime karşı çıkan Mısır Komünist Partisi’ne güveniyordu. Bu siyasi destek, sömürgecilik sonrası rejimin işçilere verdiği toplumsal ödünler eliyle teşvik edildi.

Nasır rejimi, aynı zamanda, işçilerin bağımsız mücadelelerini kanlı biçimde ezdi. O, 1952’deki ünlü Misr tekstil şirketindeki grevde oynadıkları rolden dolayı Mustafa Hamis ve Muhammed el-Bakri adlı iki işçiyi idam etti. Mısır Komünist Partisi, buna rağmen onu destekledi. 1956’da, Nasır’ın sosyalizmi inşa ettiğini savunarak kendisini dağıtma kararı alan Mısır Komünist Partisi, Nasır’a yönelik işçi sınıfı muhalefetini sınırlandırmaya çalıştı. Nasır rejiminin işçi sınıfının bağımsız mücadelelerini baskı altına alabildiği ve emperyalizm ile Sovyetler Birliği arasında dengenin sürdüğü tarihsel dönem kısa ömürlü oldu. Yom Kippur Savaşı’nın ardından, Nasır’ın iktidara gelmesinden yalnızca 22 yıl sonra, onun halefi Enver Sedat, yabancı sermayeye açılım (infitah) ve ABD emperyalizmi ile diplomatik işbirliği politikasını uygulamaya başladı. Sedat’ın, Mısırlı işçilerin emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ortak bir mücadele için İsrail proletaryasına yönelik her türlü çağrısını bastırma temelinde İsrail ile barışı sağlayan 1978 Camp David anlaşmalarını imzalaması buna dahildi.

Mısır’ın ABD’nin koruması altında dünya kapitalist ekonomisine uyarlanması, işçi sınıfının hem toplumsal gücünün hem de onun üzerindeki ekonomik baskının daha da artmasına yol açtı. Mısır siyasi yaşamının arka planında biriken bu sınıfsal çelişkiler, şimdi, yankıları dünyanın dört bir yanına yayılan devrimci mücadelelerde patlamaktadır.

Aleksander, SWP ve onların uluslararası fikirdaşları, küçük burjuva bakış açılarından dolayı, emperyalizm ve Stalinizm konularında sessizler. Onlar, Nasır’dan ve Mısır ordusundan siyasi olarak büyülenmiş şekilde, Mısır’daki bugünkü rejim emperyalizmin doğrudan ajanı işlevi görmesine rağmen, Mısır Komünist Partisi’nin Nasır zamanında yaptığı gibi, işçi sınıfını ordunun emri altına sokmaya çalışıyorlar.

Troçki’nin işçi sınıfının devrimci mücadeledeki önder rolü üzerindeki ısrarını doğrulayan 2011 Mısır devrimi, bu yönelime ağır bir darbe indirmiştir. Rejimi her türden demokratik iyileştirmeye kökten düşman olan ve bütünüyle emperyalizme hizmet eden Mübarek’i deviren işçi sınıfıydı.

Troçki’nin sürekli devrim kuramı, kapitalist sınıfın, 18. yüzyılda ABD’deki ve Fransa’daki burjuva devrimlerinde yapmış olduğu gibi, demokrasi uğruna mücadelelere artık önderlik edemeyeceğini savunur. Proletaryadan korkan ve -Mısır gibi eski sömürge ülkelerde- emperyalizme bağımlı olan kapitalistler, kendi ülkelerinde demokratik yönetime karşı çıkarlar. Demokrasi, yalnızca, ulusal ve uluslararası ekonominin bütün kaynaklarını işçilerin ve ezilen kitlelerin denetimi altına sokacak olan dünya sosyalist devrimi uğruna mücadelesinin bir parçası olarak işçi sınıfı tarafından kurulabilir.

Sürekli devrim kuramını siyasi mücadeleye karşı bir teori olarak sunarak işçi sınıfı içinde onun saygınlığını zedelemeye çalışması, sahte solun ihanetinin tipik özelliğidir. Bu yaz, işçi sınıfı içinde bir İkinci Devrim yönünde talepler oluştuğunda, DS, “İkinci bir Devrim Değil ama Rejimin Devrilmesine Kadar Sürekli Devrim” başlıklı berbat bir açıklama yayımladı.

İşçilerin ikinci bir devrim talebini Troçkizme ve sürekli devrim kuramına karşıymış gibi göstermek, tam bir sahtekarlıktır. Sürekli devrimi gerçekleştirme mücadelesi, yalnızca işçi sınıfının cuntayı devirmek üzere yeniden atağa geçmesi biçimini alabilir ki işçilerin “ikinci devrim” çağrısıyla talep ettikleri şey tam da budur. İşçiler bu mücadele içinde, sahte solun sağcı, küçük burjuva ve Marksizm karşıtı kararlı bir hasım olduğunu görecektir.

İşçi sınıfının yeni bir siyasi önderliğe ihtiyacı var

Mısır devriminin ilk ayları, işçi sınıfının devasa toplumsal gücünü; diktatörleri devirebilme, ülkedeki yaşamı baştan sona durdurabilme ve devlet baskısına karşı örgütlenebilme becerisini göstermiştir.

Bununla birlikte devrim, kendiliğinden eylemin sınırlarını da göstermiştir. Siyasi önderlikten mahrum olan grev komiteleri ve halkın öz savunma grupları ya dağıtılmış ya da çürümeye terk edilmiştir. Siyasi inisiyatif cuntaya ve onun orduyu, bankaları ve devlet aygıtını denetleyen emperyalist tertipçilerine bırakılmıştır.

Devrim, ona kökten düşman olan mevcut siyasi partiler altında, zafere ulaşamaz, hatta ilerleyemez. Bu partilerin devlete ve sendika bürokrasilerine verdikleri destek, Mısır yönetici sınıfını, Libya’da rejim değişikliği için yeni-sömürgeci bir savaş gerçekleştirmiş olan ve şimdi Suriye’yi, İran’ı ve başkalarını savaşla tehdit eden Batı emperyalizminin temsilcileriyle birlikte baskıcı ve karşıdevrimci komplolar kurmada özgür bırakmıştır.

Mısır’daki işçilerin, SKYK cuntasını devirmek, bir işçi devleti kurmak ve mücadeleyi sosyalizm uğruna mücadelenin bir parçası olarak Ortadoğu’daki emperyalist egemenliğe son verme mücadelesiyle birleştirmek için yeni, devrimci bir partiye ihtiyacı var.

Küresel kapitalizm, özellikle Amerika ve Avrupa’daki emperyalist merkezlerde, Büyük Bunalım’dan bu yana yaşadığı, küresel düzeyde bir toplumsal kriz ve uluslararası işçi sınıfı içinde yükselen bir muhalefet yaratan en derin ekonomik çöküşe girmiş durumda. Dünya sosyalist devrimi uğruna bir mücadelenin ön koşulları, Troçki’nin ve önde gelen Marksistlerin sürekli devrim kuramında öngörmüş ve açıklamış oldukları gibi bir araya geliyor.

Çözülmemiş en önemli sorun, işçi sınıfının önderlik krizi olmayı sürdürüyor. Mısır’daki devrimci mücadelenin ilk ayları, sahte sol partilerin çarpıcı biçimde teşhir olmasını sağladı. Onlar bu tür bir öndelik için zemin değil ama işçi sınıfının devrimci bir perspektifle yeniden silahlandırılması için acımasız siyasi eleştiriye tabi kılınması gereken bir engel oluşturmaktadırlar.

Proletaryaya derinden düşman sınıf düşmanlarına (Batı emperyalizmi, İslamcı hareket ve bizzat cunta) bağlı olan bu partiler, sosyalizm mücadelesine şiddetle karşı politikalar peşinde koşmakta ve perspektifler geliştirmektedirler. Onlar, işçi sınıfının mücadeleleri üzerinde etkilerini koruyabildikleri ölçüde yenilgiler, moral bozukluğu ve karşı devrimin zafer kazanması tehlikesini üretmektedirler.

Mısır’daki ve Ortadoğu’daki sosyalist işçilerin, aydınların ve gençlerin karşı karşıya olduğu ilk görev bu partilerin siyasi olarak en bilinçli işçiler üzerindeki etkisini kırmak ve bu kesimler içinde işçi sınıfına mücadelede önderlik edecek devrimci bir partiyi inşa etmektir.

Bunun siyasi temeli sürekli devrim kuramı ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Troçkizmin ve Marksizmin tarihsel ve programatik temellerinin devrimci sürekliliğini savunma mücadelesidir.

DEUK, Mısır devriminin yeni bir uluslararası devrimci mücadeleler dönemindeki ilk büyük deneyimi ifade ettiğine inanmaktadır. O, siyasi bir organ olarak Dünya Sosyalist Web Sayfası’nı, dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı mücadeleleri hakkında bilgi vermek, onları birleştirmek ve onlara siyasi önderlik sağlamak için oluşturmuştur. O, Mısır’daki, Ortadoğu’daki ve uluslararası düzeydeki okurlarını sürekli devrim perspektifi uğruna mücadeleye ve DEUK’a katılmaya çağırır.

Alex Lantier ve Johannes Stern

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir