Mihri Belli’yi “anmak” ve anlamak

Yazdır
Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden Mihri Belli, 96 yaşında, İstanbul’da öldü. Belli’nin, 18 Ağustos Perşembe günü Şişli Camii’nde düzenlenen cenaze törenine, kurucuları arasında yer aldığı Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) ile Sosyalist Parti’nin (SP) yanı sıra EMEP, EHP, DİP gibi “sol” partiler ve bireyler katıldı. CHP’den milletvekili Süleyman Çelebi ile iki eski belediye başkanının da konuşma yaptığı törende, DİSK yöneticileri ve BDP milletvekillerinden Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Gülten Kışanak ve Sebahat Tuncel de hazır bulundu. Belli’nin cenazesi, Şişli Camii’nde kılınan namazının ardından Feriköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Belli’yi anmak

Belli’nin ölümü, cenazesinde yaşanan “ilginçlikler” (dini tören düzenlenmesi, Kürkçü’nün konuşmaması, Belli’nin eski bir yoldaşının gönderdiği mesajın, içerdiği -sınırlı ve son derece kibarca kaleme alınmış- “eleştiri”den dolayı makaslanması vb.) bir yana, asıl olarak, katılımcıların söylemiyle dikkat çekiyordu. Küçük burjuva solunun ulusalcı, Stalinist, liberal, merkezci bütün kesimleri (hatta “Troçkist”ler), ağız birliği etmişçesine, Mihri Belli’nin “devrimciliğine”, “sosyalistliğine” ve “enternasyonalistliğine” övgüler düzdü. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Bugün Şişli Camii’nin avlusunda, Belli’nin tabutu başında saygıyla bekleyenler ve ona övgüler düzenler (en azından onların ezici çoğunluğu), onun ve savunduğu “Milli Demokratik Devrim” (MDD) çizgisinin sosyalist işçi hareketine verdiği devasa zarar üzerine yüzlerce sayfa yazı yazmış olan insanlar değil miydi? Onlar değil miydi, MDD’yi (ve Belli’yi) sosyalist işçi hareketinin önündeki başlıca engellerden biri olarak mahkum edip ona karşı “sosyalist devrim” şiarını yükseltenler? Yoksa bu durumu, Türk-Sünni geleneğinde varolan “ölünün arkasından olumsuz konuşmama” biçimindeki ikiyüzlü “saygı”yla mı açıklamak gerekiyor? (Aslında halkımızın bu geleneğe ilişkin eleştirel bir deyişi var: “Kör ölür badem gözlü olur”). Peki, yaşamı boyunca ulusalcılığın ve Stalinizmin en kararlı bayraktarlığını yapmış olan Mihri Belli’yi “enternasyonalizmin simgesi bir devrimci” olarak alkışlayan “Troçkist” maskeli ulusalcılara ne demeli? Hem onların, “ölünün arkasından saygısızlık yapmama” gibi bir gerekçeleri de yok. Zira onlar, bu Stalinist önderi sağlığında yanlarına alıp “uluslararası” toplantılarında “enternasyonalizmin yaşayan abidesi” bir devrimci olarak pazarlamışlardı.

Bütün bu özellikleriyle Mihri Belli’nin cenazesinin, “Türkiye solu”na ayna tuttuğunu ve onun siyasi dürüstlük düzeyini gözler önüne serdiğini söyleyebiliriz. Kendisini, lafta da olsa, MDD’ye karşı konumlandıran bütün bu siyasi önderlikler, Mihri Belli’nin cenazesinde ve sonrasında sergiledikleri tutumla, yalnızca kendi inanılırlıklarını bir kez daha zedelemekle kalmadığı; aynı zamanda, bu Stalinist önderin anısına da saygısızlık yaptığı açık değil mi?

Mihri Belli’ye yönelik ilginin ölümüyle birlikte artmış olması, yalnızca “sosyalist sol” ile de sınırlı kalmadı. Mihri Belli, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na göre “Hep aranan, danışılan, görüşlerine değer verilen önder”dir. DSP’nin Genel Başkanı Masum Türker onun “bıraktığı mücadele azmi ile anılacağını” söylüyor, Belli’yi onyıllar boyunca “CİA ajanı” olmakla suçlamış olan TKP ise “önünde saygıyla eğiliyor”(!) Bitmedi. Silivri’de darbe suçlamasıyla yargılanan Ergenekon sanıkları da, Kürt Partisi BDP de ona övgüler yağdırıyor. Peki neden? Böylesi farklı konumlarda olan siyasi hareketlerin tamamını Belli’nin arkasında hizaya geçiren şey ne?

“Saygı” ilkesizlik değildir

Bu soruyu yanıtlamadan önce, bir noktayı açığa kavuşturmakta yarar var. Marksistler, kişileri, diğer insanlardan yalıtılmış özellikleriyle değil; toplumsal ilişkiler içindeki konumlanışlarıyla ve yapıp ettikleriyle değerlendirirler. Bunu yaparken de, sözümona “kibarlık” ya da “anısına saygılı olma” adına gerçekleri gizlemez, asla yalan söylemezler. Bu, kişinin hem kendisine hem de andığı insana ve izleyicilerine duyduğu saygının gereğidir. Dahası, burada söz konusu olan, kişinin ölen hakkındaki gerçek düşüncelerini saygı gereği gizlemek durumunda kalabileceği bireysel bir başsağlığı ziyareti değil; siyasi bir eylemdir. Marksistlerin hem yaşayanlar hem de ölenler için sergiledikleri bu tutum, en çok da önder konumundaki insanlar için geçerlidir. Zira önderler, sıradan insanlardan farklı olarak, attıkları her adımda ve yazdıkları her yazıda binlerce, onbinlerce insanın yaşamını etkilerler.

Bu yüzden, Mihri Belli gibi, Türkiye’deki devrimci hareketi üzerinde son derece önemli rol oynamış bir insanı değerlendirirken, muhatabımız, ne onun üzgün ailesidir ne de arkadaşları… Burada muhatap alınması gereken, Mihri Belli’nin önderleri arasında yer aldığı siyasi akım ve onun savunucularıdır. Her siyasi önder gibi, Mihri Belli’nin cenaze töreni de siyasi bir eylem olarak düzenlenmiştir; dolayısıyla, orada söylenen her söz ve atılan her adım, failleri farkında olsun ya da olmasın, kitlelere yönelik siyasi mesajlar içermektedir.

Belli’yi anlamak

Mihri Belli, “komünizm” ile (siz “Stalinizm” olarak okuyun) 20’li yaşlarının başında, 1936’da eğitim için gittiği ABD’de tanışmıştı. Türkiye’ye döndükten sonra TKP’de siyasi faaliyete başladı ve 1944’de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklanarak iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1946’da, Yunanistan İç Savaşı’nda, Yunanistan Komünist Partisi’nin “Demokrat Ordu”sunun (DSE) saflarında savaştı. Türkiye’ye döndükten sonra 1951 yılındaki “TKP tevkifatı”nda yeniden tutuklandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkûm edildi. 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) ve onun gençlik örgütü Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda (FKF) faaliyet gösterirken, Yön’de, Türk Solu’nda ve Aydınlık Sosyalist Dergi’de yazılar yazan Belli, ünlü MDD tezini bu yıllarda geliştirdi.

12 Mart 1971 darbesinde yurt dışına çıkan Belli, bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından misafir edildi. Türkiye’ye döner dönmez yeniden tutuklanan Belli, kısa süre sonra, 1974 Genel Affı ile hapisten çıktı ve 1975 yılında Türkiye Emekçi Partisi’ni kurdu. 12 Eylül darbesi olunca yeniden yurtdışına çıkan Belli, 1992’de Türkiye’ye geri döndü ve 1996’da Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP), 2002’de de Sosyalist Demokrasi Partisi’nin (SDP) kurucuları arasında yer aldı. Belli, SDP’de 2007 yılında yaşanan bölünmenin ardından, 2008’de Sosyalist Parti’nin (SP) kurucularından biriydi. Belli, ayrıca, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP’tan İstanbul’dan milletvekili adayı olmuştu.

Yukarıdaki bilgiler, Belli’nin siyasi mücadele ile damgalanan fırtınalı yaşamı hakkında bir fikir veriyor. Ama bu yaşamın hangi davaya hizmet etmiş olduğunu anlamak için, söz konusu sürece daha yakından bakmakta fayda var. Bunu yaparken, 1940’lı-50’li yıllarda TKP içinde yaşanan hizip mücadelelerine, “51 tevkifatı”na ve Stalinist kadroların bu süreçte birbirine yönelik suçlamalarına değinmeyecek; yalnızca, Belli’nin siyasi bir önder olarak ortaya çıktığı 1960’lı yılları ele alacağız.

TİP içinde muhalefet

1960’lı yıllarda tek yasal sol parti, 13 Şubat 1961’de kurulmuş olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) idi. Stalinistinden Kemalistine, devrimcisinden reformistine bütün solu çatısı altında toplayan bir “cephe-parti “ olan TİP, bu yüzden, sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan bütün sol akımlara ev sahipliği yapmıştı. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yön Dergisi çevresinde faaliyet gösteren Mihri Belli, yurtdışındaki resmi TKP’den bağımsız bir çizgi izleyerek, TİP ile onun yan kuruluşu olan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) içinde çalışmakla birlikte, yasal / parlamenter alandaki mücadeleye karşı çıkıyordu.

TİP, TKP’nin yurt dışındaki merkezinin de bastırmasıyla, 1965 seçimlerinde 15 milletvekili ile TBMM’de temsil edilmesinin ardından, programında yer almamasına rağmen açıkça “sosyalizm“den söz etmeye ve Marksist literatürü kullanmaya başladı. Sadun Aren-Behice Boran-M.Ali Aybar üçlüsünün önderliğindeki TİP, daha da ileri giderek, anti-emperyalist mücadelenin öncüsünün işçi sınıfı olduğu ve sosyalist mücadele ile anti-emperyalist mücadelenin birlikte yürütüleceği tezlerini ortaya attı. TİP, elbette, bir proleter devrimini savunmuyor, sosyalizme giden yolun parlamenter yoldan gerçekleşeceğini iddia ediyordu. Ama onun işçi sınıfına vurgu yapan “sosyalist” söylemi bile Kemalist geleneğin “devrimci” izleyicileri olduklarını iddia eden Yöncüleri ayağa kaldırmaya yetti ve TİP içindeki mücadeleyi iyice kızıştırdı.

“Sosyalist devrimci” Aybar-Aren-Boran ekibi, TİP’in 1966 yılındaki II. Kongresinin ardından “demokratik devrimci” Reşat Fuat-Mihri Belli grubunun üyelerini partiden ihraç etti. “Demokratik devrimciler” de kendi aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı Yön dergisinin yayın faaliyetine son verdiler ve 1967 Kasımında Türk Solu dergisini yayınlamaya başladılar. Kendisini Türkiye’deki sol geleneğin mirasçısı olduğunu ilan eden Türk Solu, TİP yönetiminin çizgisini eleştiren Hikmet Kıvılcımlı tarafından da desteklendi.

Kemalist-milliyetçi Yöncülerin Aybar önderliğindeki TİP içindeki başlıca gücü Mihri Belli idi. Asıl olarak, yükselen gençlik hareketinin TİP önderliğinin parlamentarist-reformcu çizgisi karşısındaki hoşnutsuzluğuna oynayan Belli, bir yandan Avcıoğlu’nun darbeci “devrim” stratejisi ile flört ederken, aynı zamanda, Kremlin bürokrasisinin 1956’daki XX. Kongre sonrasında itibarsızlaştırmış olduğu Stalin’e sarılarak, TKP ve onun TİP içindeki temsilcileri ile arasındaki mesafeyi ideolojik olarak da açacaktı. Mihri ve Sevim Belli çiftinin, Kremlin’in ve komünist partilerin aforoz ettiği Stalin’in eserlerini çevirerek 1970’li yıllarda Sol Yayınları’ndan yayınlaması, bu çabanın ürünüydü. Mihri Belli, böylece, Stalinizmin en kaba sürümünün bu topraklarda kök salmasına ve bütün bir devrimciler kuşağını zehirlemesine büyük katkıda bulundu.

Sosyalist devrim – MDD tartışması

1960’lı yıllarda sol içindeki tartışmaların ana konusu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısıydı. Bu tartışmalar son derece önemliydi, çünkü izlenecek olan “devrim stratejisi” bu çözümlemeler üzerine oturtulacaktı. Mihri Belli, Türkiye’yi emperyalizme bağımlı, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülke olarak tanımlıyor; dolayısıyla, devrimin karakterinin milli ve demokratik olması gerektiğini savunuyordu. Kapitalist olmayan bir ülkede “komprador burjuvaziye ve feodal toprak ağalarına” karşı gerçekleşecek olan bu devrimin önderliğini işçi sınıfı alamayacağına göre (!) bu görev, milli burjuvaziden, ordudan, öğrenci gençlikten ve aydınlardan oluşacak olan “milli cephe“ye düşüyordu. Ulusal devrimci bir iktidarı kuracak olan bu “zinde güçler”, başlatacakları milli kalkınma hamlesiyle, ülkeyi -Mustafa Kemal’in de hedefi olan- tam bağımsızlığa ulaştıracaklardı. Belli’ye göre, bütün bunlar başarılana kadar işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesinden ve sosyalist devrimden söz edilemezdi! Bu süreçte “sosyalist devrim“ sloganını öne çıkarmak, “milli cepheyi bölmek“ anlamına geleceği için karşıdevrimci güçlere hizmet ederdi; dolayısıyla, kabullenilemezdi.

Hem MDD’yi hem de “zinde güçler”i / “ulusal cephe”yi görünürde eleştiren Hikmet Kıvılcımlı ise, “işçi sınıfının öncülüğünde ve bir işçi-köylü ittifakı biçiminde gerçekleşecek demokratik halk devrimini (DHD)” savunuyordu. Onun DHD’sine göre de işçi sınıfı, aynı MDD’de olduğu gibi, devrimin, antiemperyalist ve demokratik görevlerin yerine getirileceği ilk aşamasında “zinde güçler” (antiemperyalist subaylar, öğrenci gençlik, aydınlar vb.) ile birlikte, bir “demokratik halk cephesi“ içinde kalmalıydı. Sosyalizm için mücadele, devrimin -ne zaman geleceği bilinmeyen- daha sonraki aşamasında söz konusu olabilirdi. Özetle, Hikmet Kıvılcımlı’nın DHD’si, “finans-kapitalin, derebeylerinin ve tefeci bezirganların saltanatı” gibi özgün kavramlar eşliğinde, gerçekte MDD’nin bir versiyonuydu.

MDD, DHD ya da UDD gibi farklı isimlerle anılan bütün bu stratejilerin 1960’ların ikinci yarısından başlayarak gündeme gelmesi Stalinizm’in devrimci işçi hareketi üzerindeki yıkıcı etkisinin ne denli derin olduğunun ifadesiydi. (Troçki’nin 1905 Devrimi sürecinde formüle ettiği ve Lenin’in 1917 Şubat Devrimi’nin ardından benimseyip sert bir mücadelenin ardından Bolşevik Parti’ye kabul ettirdiği Marksist sürekli devrim / geçiş programı anlayışının Türkiye sosyalist hareketine yabancılığı bugün de sürmektedir.)

Öte yandan, MDD’ciliğe karşı “sosyalist devrim“ tezini savunanlar, Türkiye’deki egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğundan, Türkiye burjuvazisinin emperyalizm ile ilişkilerinin kapitalizmin doğal işleyişi içinde “gönüllülük” esası üzerine kurulu olduğundan, devrimci anlamda emperyalizm karşıtı bir “milli burjuvazi”den söz edilemeyeceğinden hareket ediyorlardı. TİP önderliğinin savunduğu bu çizgi, ister istemez, “emperyalizme ve feodal kalıntılara karşı mücadele”yi işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşecek kapitalizm karşıtı, sosyalist bir devrimle ilintilendiriyordu. Gündemde olan, sosyalist devrim; onun öncüsü de işçi sınıfı idi. Ancak TİP’in “sosyalist devrim” dediği şey, yukarıda değindiğimiz gibi, gerçekte, burjuva yasalcılığı ve parlamentarizm üzerine kurulu bir reformlar dizisinden ibaretti. Seçimler sonucunda parlamentoda çoğunluğu elde edip burjuva devlet aygıtının yönetimine gelerek gerçekleştireceği reformlar yoluyla “sosyalizme” geçileceğini savunan TİP’in “sosyalist devrim” programında, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin öz örgütlenmelerine (Sovyetler), burjuva devlet aygıtını parçalamasına ve onun yerine Sovyetler üzerine kurulu bir işçi devletinin kurulmasına yer yoktu. Bu devrim programında, özel mülkiyetin ve kapitalizmin ortadan kaldırılması ve bir dünya toplumu olarak sosyalizm de yoktu. TİP’in “sosyalist devrim”den anladığı, ulusal korumacı bir program çerçevesinde ve demokratik reformlar eşliğinde uygulanan sosyal adaletçi – devletçi bir kalkınma projesiydi.

Zeki Baştımar önderliğindeki TKP’ye gelince… O, gerçekte, “Ulusal demokratik devrim” adı altında, Mihri Belli’nin MDD’si ile aynı programı (Stalinist Komintern’in tarihin çöplüğünden çıkarmış olduğu aşamalı devrim anlayışını / asgari programını) savunuyordu. Ama TKP önderliği, bu tartışmada kendisiyle benzer görüşü savunan Mihri Belli’yi değil; TİP’te onun karşısında yer alan “sosyalist devrim“cileri (parlamenter yoldan “sosyalizme geçiş”i savunanları) destekledi. TKP önderliğinin bu tavrının ardında, başlıca siyasi rakibi olan Belli ekibinin TİP içinde güçlenmesini engelleme düşüncesi de rol oynamış olabilir. Çünkü Belli’nin TİP içinde egemen olması, Baştımar ekibinin tasfiyesi anlamına gelecekti.

1960’ların ikinci yarısında, dünyanın dört bir yanında, işçi sınıfının eylemliliği, köylü direnişleri ve öğrenci hareketleri yükselişe geçiyordu ve bu, kapitalizmin yaklaşan krizinin (ithal ikameci ulusal kalkınma modelinin / Keynesçiliğin iflasının) işaretiydi. Türkiye de bu dalgadan muaf kalmadı. 1960’ların ikinci yarısında, 1967’de DİSK’in kurulmasıyla sonuçlanan yasadışı grev ve direnişlere; köylü mitinglerine ve giderek artan öğrenci eylemlerine tanık olduk. Ancak, ileri kapitalist ülkelerde 1968 – 1969’da doruk noktasına ulaşan hareket, işçi sınıfının sosyal demokrat ve Stalinist önderlikler eliyle etkisizleştirilip geriye itilmesinin ardından, hızla radikal küçük burjuvazinin denetimine girdi. Türkiye’de de grevler, fabrika ve toprak işgalleriyle yükselen işçi / emekçi mücadeleleri, 15-16 Haziran 1970’de doruk noktasına ulaştıktan sonra, hızla gerileyecek; işçi sınıfının eyleminin yerini radikal küçük burjuvazinin “öncü savaşı” alacaktı.

Hızla radikalleşen kent küçük burjuvazisi (özellikle öğrenci gençlik), “solcu” / “sosyalist” sendikal ve siyasi önderlikler onları işçi sınıfının devrimci önderliğinden mahrum bıraktığı koşullarda önderliğe soyundular. Ama ortada, başını işçi sınıfının çektiği toplumsal hareketlilik içinde hızla radikalleşen öğrenci gençliği enternasyonalist ve devrimci bir program etrafında toparlayacak Marksist bir önderlik yoktu. Ne onlarca yıllık ulusalcı reformist deformasyonla malul Stalinist TKP ne de TİP onların devrimci özlemlerini karşılayabiliyordu. Radikalleşen gençlik, bu koşullar altında, bir yandan yüzünü “Kemalist devrimci” subaylara dönerken, aynı zamanda, kendisine “kurtarıcı” misyonu biçti ve “halk savaşı”nı başlatmak üzere silaha sarıldı; “politikleşmiş askeri, savaş stratejisi” ya da “öncü savaşı” gibi adlar altında girilen bu yolda, başta önderleri olmak üzere, çok sayıda devrimci genç devlet tarafından öldürülecekti.

MDD: “Türkiye solu”nun ana akımı

Sosyalist devrim-MDD/DHD ayrımı çerçevesinde yaşanan ideolojik siyasi bölünmede “sosyalistlerin” (TİP) reformist-parlamenter çizgisinden kopan gençlik Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sömürgecilik ve işgal karşıtı ulusal kurtuluşçu gerilla mücadelelerinden etkileniyor ama aynı zamanda onları “destekleyen” SSCB ve Çin sayesinde “sosyalizm”e de sempati duyuyordu. Bu “sosyalist” ülkeler içinde en muteber olanı, elbette, Küba idi. Çünkü Castro önderliği, Kremlin’in komünist partileri gibi reformist parlamenter yolu önermiyor; tersine, dünyanın dört bir yanında savaşan gerillalara doğrudan destek veriyordu. Che’nin dünyanın başka yerlerindeki gerilla hareketlerine bizzat katılması, “sosyalist” Küba’yı ve Castro önderliğini kutsal bir “devrimci enternasyonalist” merkez haline getirmeye yetti.

Yukarıda değindiğimiz gibi, MDD’ciler, TİP’in reformist-parlamenter çizgisini ve burjuva yasallığı içinde kalmasını eleştiriyor ama ne onu yok sayabiliyor ne de yerini doldurabiliyorlardı. On bin dolayında üyeye sahip olan ve yüz binlerce oy desteği alan bu kitlesel parti, aynı zamanda, MDD’ciler için önemli bir faaliyet alanıydı. TİP önderliğinin seçim faaliyetleri dışında patlayan toplumsal hareketlere (kitlesel işçi ve gençlik eylemlerine) önderlik etme yeteneğine sahip olmadığı ortaya çıktıkça, parti üyeleri yüzlerini giderek daha fazla MDD’cilere döndüler. Onlar, MDD’cilerin, partinin içinde bulunduğu tıkanıklığa çözüm getireceklerini umuyorlardı. Yanıldılar!

Önde gelen MDD’cilerin (Mihri Belli, Reşat Fuat Baraner, Şevki Akşit vb.) bütün siyasi deneyimleri son derece dar ve gizli bir örgüt olan TKP içinde edinilmişti. Bütünüyle bürokratik tarzda ve emir-komuta zinciri içinde gerçekleşen bu gizli çalışmalar içinde siyasi bakımdan gelişmeleri ve olgunlaşmaları mümkün değildi. Dolayısıyla, onlar, mekanik bir “öncü örgüt” şablonundan ibaret olan Stalinist parti kavrayışları nedeniyle TİP’i kavramakta zorlandılar. Zaten bir işçi partisi olan TİP’i nasıl “gerçek bir işçi partisine” dönüştürebilecekleri üzerine kafa yoran MDD’ciler, bu parti içinde “devrimci” bir muhalefet örgütlemeye yöneldiler. Yönetimin değişmesi, partiden atılanların geri alınması, teorik eğitimlerin başlaması gibi talepler yükselten MDD’ciler, aynı zamanda, TİP’in MDD’yi kabul etmesi gerektiğini öne sürüyor ama TİP’in programına ve tüzüğüne yönelik kapsamlı / tutarlı bir eleştiri de yapmıyorlardı.

MDD’cilerin gerçekte herhangi bir sosyalist örgüt kültürüne sahip olmadıkları, onların TİP Istanbul örgütünü ele geçirmelerinin ardından iyice açığa çıkmıştı. Ülkenin en büyük -hem de sanayi- kentinde parti örgütünü elinde tutan MDD’ciler, bu durumdan bile yararlanamadılar. Zira onlar, TİP gibi kitlesel bir işçi partisi ile ne yapabileceklerini bilmiyorlardı. Sonuçta, MDD TİP’in içinde güç kazanırken TİP’in kendisinin hızla güç kaybettiği bir açmaza girildi.

Çekoslovakya’nın Sovyet birliklerince işgali ve Kremlin ile Pekin bürokrasileri arasında artık düşmanlık düzeyine ulaşmış olan rekabet, bu süreci daha da sancılı ve keskin hale getirdi. Türkiyeli “sosyalistler” bütün bu gelişmeleri yakından izliyorlardı. İlk açık kırılma Çekoslovakya’nın işgaliyle yaşandı. MDD’ciler ile TİP içindeki “sosyalist devrimci“ Aren-Boran ekibi Çekoslovakya’nın işgalini onaylarken, işgale açıkça karşı çıkan tek kişi M. Ali Aybar oldu. Bu durum, Aren-Boran ekibi ile Aybar’ın yollarının ayrılması anlamına geldi.

FKF içindeki gençlik, işte bütün bu gelişmeler / tartışmalar içinde kendisine bir yol bulmaya çalışıyordu. Onlar, nihayet, eski kuşak “komünistler” arasındaki “verimsiz” tartışmaların “yararsızlığına” ikna oldular ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ulusal kurtuluş mücadelelerine damgasını vuran gerillacılıkta karar kıldılar. Çünkü farklı Stalinist eğilimler arasında sürmekte olan bu tartışmalar, yukarıda değindiğimiz gibi, hızla radikalleşen gençliğe, düzeni değiştirme yolunda hiçbir perspektif sunmuyordu. Devrimci özlemlerle yanan gençlik, kendi yolunu kendisi bulacaktı.

“68 kuşağı” olarak adlandırılan gençlik içindeki ana eğilim, sınıf mücadelesini, işçi sınıfının devrimci özne olarak rolünü ve kapitalizmin ortadan kaldırılması gereğini yok sayan, ulusal bağımsızlıkçı MDD çizgisi oldu. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi etrafında toplanan ve küçük-burjuva aydınların, öğrenci gençliğin ve Kemalist subayların “ulusal bağımsızlıkçı” ve küçük burjuva devrimcisi özlemlerine hitap eden MDD çizgisi, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Doğu Perinçek gibi gençlik önderlerini de saflarına kattı. Elindeki MDD tezi ile Mihri Belli, ilk ideolojik gıdasını Kemalizm’den almış olan gençliğin işçi sınıfından ve sosyalizmden iyice uzaklaşmasında ve bütün devrimci enerjisini küçük burjuva radikalizminde tüketmesinde belirleyici rol oynadı. Mihri Belli, 12 Martlara, Kızılderelere, 1970’li yılların kaos ortamına ve 12 Eylüllere uzanan; “kurtarıcı” rolüne soyunan binlerce devrimci gencin işçi sınıfından kopartılarak devletin silahlı güçlerine hedef kılındığı bütün bir sürecin, başlıca sorumlularındandır.

Yıkıcı söylem

Mihri Belli’nin ve MDD’nin Türkiye’deki “sosyalist” / “devrimci” gençlik hareketine bıraktığı mirasın en az işçi sınıfını mülk sahibi sınıflara, asker-sivil bürokrasiye ve küçük burjuvaziye yedeklemek kadar yıkıcı olan bir diğer yanı, üslubuydu. MDD ile birlikte, kuramsal ve siyasi argümanların yerini baştan sona keyfi ve öznel kriterlerle belirlenen “ajan”, “işbirlikçi”, “hain” vb. kavramlar almış; 1969’ların sonlarına gelindiğinde, eleştirinin yerini saldırganlık, örgüt içi çoğulculuğun yerine tek seslilik geçmeye başlamıştır.

Mihri Belli ve MDD’nin diğer önderleri, içinden geldikleri TKP’nin Stalinist siyasi kültürünü en kaba biçimiyle yaşatıyorlardı. İşçi kitleleriyle ve kitle hareketleriyle ilişkisi olmayan bir örgütte on yıllarca acımasız bürokratik bir cendere içinde yaşamış olan bu kadrolar, her düşünce farklılığını “ihanet”, “işbirliği”, “provokasyon” gibi kavramlarla mahkum etmeye alışıktılar. MDD’cilerin TİP’e karşı Yön dergisinde başlattığı “ajan” türü suçlamalar, Türk Solu’nun yayınlanmaya başlamasıyla birlikte iyice sistematik hale geldi. Bu Stalinist üslup, kısa süre sonra, Dev-Genç’lilerin TİP üyelerine yönelik fiziksel saldırılarıyla tamamlanacaktı. Zira “TİP oportünizmine karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadele demekti.” (Geçerken, söz konusu Stalinist üslubun MDD ile sınırlı olmadığını; TİP önderliğinin muhalefeti partiden atma sürecinde Aybar’ın onları “CİA ajanlığı” ile suçladığını da unutmamak gerek.)

MDD gerçekten tarihte mi kaldı?

Mihri Belli’nin MDD’sinin ilham aldığı aşamalı devrim kuramının, gerçekte, çok uzun süre önce, yaşam eliyle tarih mezarlığındaki yerine gömüldüğünü biliyoruz. Bu gerçeklik, ilk kez 1905 Devrimi sonrasında Troçki tarafından görülmüş ve “Sürekli Devrim Kuramı” adı altında formüle edilmişti. Bolşeviklerin onu tam olarak kabul etmesi ise 1917 Nisanı’ndan sonra ve Lenin’in verdiği kararlı mücadelenin ardından mümkün olmuştu.

Sosyal demokrasinin Marksizm üzerindeki tahribatının bir ürünü olan “aşamalı devrim” anlayışı, 1920’lerin ortalarından başlayarak, Stalin önderliğindeki Kremlin bürokrasisi ve onun uydusu konumundaki önderlikler tarafından yeniden benimsendi. İşçi sınıfını mülk sahibi sınıfların “ilerici” olarak tanımlanan “ulusalcı-demokratik” kesimlerine yedekleyen ve sosyalizmi, hem “demokratik devrimin tamamlanması”na tabi kılarak hem de ulusal sınırlar içine hapsederek belirsiz bir geleceğe erteleyen bu anlayışın hızla benimsenmesinin ve yayılmasının ardında, sanıldığı gibi, Kremlin’in diğer komünist partiler üzerindeki mutlak gücü (tehditleri, gizli polis operasyonları vb.) yatmıyordu. Kremlin bürokrasisinin “Troçkizm ile mücadele” adı altında Marksistlere karşı sürdürdüğü kanlı cadı avı, bu komünizm düşmanı yönelimin benimsenmesinde elbette bir rol oynamıştı. Ancak bu gerici kuramın canlanmasının altında yatan asıl maddi etmen, 1919-1923 dönemindeki devrimci ayaklanmaları sosyal demokrasinin katkısıyla ezmiş olan burjuvazinin, yaklaşan 1929 bunalımı öncesinde, hızla ulusal korumacılığa yönelmesiydi. Sovyet bürokrasisinin Stalin önderliğindeki ulusalcı kanadı da aynı yolu izledi ve küçük burjuvazinin desteğiyle SSCB’deki Marksist (Sol) muhalefeti ezdiği bu süreçte, “aşamalı devrim” kuramını yeniden benimseyerek, dünya devriminden vaz geçtiğini ilan etti.

Tarihin çöplüğünden çıkarılan bu sözde “sosyalist” kuram, ulusal “komünist” partilere, rakip emperyalist devletlere ya da sömürgecilere karşı kendi “ilerici-demokrat” burjuvaları ile uzlaşmanın kapısını aralıyordu. Tek koşulu SSCB’ye açıkça karşı çıkmamak olan bu uzlaşma karşılığında “komünist” partiler, devrimci sınıf mücadelesini askıya aldılar. Bunun ileri kapitalist ülkelerdeki ifadesi, mücadeleyi, büyüyen ekonomiler içinde artı değerden daha fazla pay almayı amaçlayan sendikacılık ve parlamentarizm sınırları içinde tutmak oldu. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki “komünist” partiler de, aynı yolu, sömürgecilik karşıtı “ulusal-demokrat” burjuvalarının kuyruğuna takılarak izlediler. Sonuç, işçi sınıfı ve yoksul köylülük adına tam bir felaket oldu. İngiltere’deki İngiliz-Sovyet Komitesi’nin çöküşünü, Çin işçi sınıfının -Kremlin’in müttefiki- Kuomintag tarafından katledilmesi izledi. Ardından, Alman işçi sınıfının NAZİ’lere ciddi bir direniş sergileyemeden teslim olması ve İspanya Devrimi’nin ağır yenilgisi geldi. Bütün bu yenilgilerin zemini bizzat Kremlin ve Komintern eliyle hazırlanmıştı.

Troçki’nin ve Lenin’in sürekli devrim anlayışının yerini alan “aşamalı devrim” sözde kuramı, kendi altın çağını, II. Dünya savaşı sonrasında Kremlin bürokrasisi ile “demokratik emperyalistler” (ABD, Britanya, Fransa) tarafından oluşturulan uluslararası sistem altında yaşadı. Kapitalizmin ulusal korumacılık altında devasa bir büyüme sergilediği kabaca 25-30 yıllık dönemde, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yeni rejimlerin kurulmasında önemli rol oynayan “komünist” partiler sosyal demokrasinin savaş öncesindeki parlamentarist-reformist düzenin koruyucusu rolünü üstlendiler (elbette, “SSCB’nin / dünya barışının savunusu” rolü ile birlikte).

Burjuvazinin “iç işlerine karışmama” ilkesine eşlik eden Stalinist “barış içinde bir arada yaşama” sloganı, eski sömürgelerin siyasi bağımsızlık kazanma mücadelesine koyulduğu 1950’li ve 60’lı -kısmen de 70’li- yıllarda, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da emperyalistler arasında ve onlarla SSCB ile Çin arasında örtülü savaşların sürmesini engelleyemedi. Stalinist “aşamalı devrim” sözde kuramının en yıkıcı sonuçları da bu topraklarda yaşandı. İşçi sınıfı ve yoksul köylülük, bütün bu ülkelerde, sözde emperyalizm ve feodalizm karşıtı “ulusal demokrat” burjuva önderliklere yedeklendi. İktidarı alan “ulusalcı, ilerici, demokratik” burjuvaların ya da küçük burjuvazinin (çoğu durumda da “devrimci subaylar”ın) ilk işi, elbette, işçi sınıfına ve köylülüğe kapitalist sömürüyü ve otoriter rejimleri dayatmak oldu (sömürgeci yağmanın ve baskının ortadan kaldırılması sonucunda üretilen sermayenin ulusal sınırlar içinde yeniden yatırıma girmesi, emperyalist kamp ile rekabette bu ülkelerde sağlanan avantajlardan dolayı SSCB ile Çin’den gelen sermaye yatırımları vb. elbette, bu ülkelerin emekçi sınıflarının yaşamında önemli bir iyileşme sağladı. Ama bu ulusal korumacı kalkınma modelinin sosyalizm ile hiçbir ilişkisi yoktu.)

Mihri Belli’nin MDD’si ve benzeri “devrim stratejileri”, kapitalizmin ulusal sınırlar içinde gelişebildiği; deyim yerindeyse, “normal” seyrinde işlemediği, ulusal korumacılık döneminde gerçekleşebilir önerilerdi. Ama ısrarla vurgulamak gerekiyor: İşçi sınıfını ve yoksul köylülüğü devrimin öznesi olarak görmeyen, ufku “ulusal” sınırları aşmayan, devrimi gerçekte “zinde güçler”in (ulusal bağımsızlıkçı aydınlar, gençlik, subaylar, bürokrasi) hükümet darbesine dönüştüren bütün bu stratejilerin sosyalist devrim ile hiçbir ilişkileri yoktu!

Mihri Belli ve MDD stratejisi –ki gerçekte hiçbir özgünlük taşımıyordu, gençliğin reformist Stalinist önderliklerin gideremediği devrimci özlemlerini gerçekten karşılayabilecek sosyalist bir işçi sınıfı önderliğini yaratmak yerine, onu “milli karakterini koruyan” asker sivil bürokrasinin düzenleyeceği bir hükümet darbesinin yedek gücü haline getirmenin kuramıdır. Belli’nin ilk olarak E. Tüfekçi imzasıyla, 5 Agustos 1966 tarihli Yön dergisinin 175. sayısında yayınlanan “Demokratik Devrim: Kimle Beraber, Kime Karşı?” baslıklı yazıyla ortaya attığı MDD sözde kuramı, gençligin TİP’ten koparak bir örgütlenmeye girmesinde, FKF’nin 1969’da TDGF’ye (Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) dönüşmesinde ve işçi sınıfından bağımsızlaşarak kentlerde ya da kırlarda gerillacılığa soyunan hareketlerin doğmasında da belirleyici rol oynamıştır. Belli’nin Marksizmi çarpıtması ve Marksizme sempati duyan genç devrimci kuşaklarda yarattığı önemli bilinç bulanıklıkları yalnızca yukarıda ifade ettiklerimizle sınırlı değildi. O, sözde devrimci kuramını tamamlayan, işçi sınıfının yerine “halk”ı geçirmesi ve enternasyonalist olmanın yurtsever olmaktan geçtiğini vurguladığı yazılarıyla da Marksizme ve işçi sınıfının sosyalizm mücadelesine büyük zararlar vermişti.

Bütün bu nedenlerden dolayı, işçi sınıfı devrimcilerine ve Marksistlere düşen, böylesi ağır siyasi suçların sorumlusu Mihri Belli’nin önünde “saygıyla eğilmek” ya da bu iflah olmaz ulusalcıya “enternasyonalizm” makyajı yapmak değil; onun yerine getirmiş olduğu yıkıcı tarihsel misyonu teşhir etmektir.

Bu, en çok da, kentlerdeki ve kırdaki küçük burjuva saflarda kapitalizmin küresel işleyişinin yol açtığı devasa yıkıma karşı muhalefetin yükseldiği bugünkü koşullarda, yaşamsal önem taşımaktadır. Kapitalizmin, kısmi ve geçici toparlanmalara rağmen atlatamadığı bu en derin krizi, bütün ülkelerde, burjuvazinin göreli güçsüz kesimleri içinde içe kapanmacı ve korumacı eğilimleri körüklüyor. Dahası, bu eğilim, işçi sınıfı ve yoksul köylülük içinde de giderek artan sayıda yandaş buluyor. Kapitalizmin küresel işleyişinin, önceki dönemin ulusal korumacı burjuva devletinin sağladığı bütün ayrıcalıklardan mahrum bırakarak varlık koşullarını piyasanın işleyişine tabi kıldığı askerlerden, öğretmenlerden, doktorlardan, mühendislerden ve sendikacılardan oluşan geniş bir kesim, yeniden eski güvenli günlere dönme özlemiyle yanıyor. Küresel ölçekte faaliyet gösteren şirketler karşısında rekabet şansı olmayan orta ve küçük köylülük, bir zamanlar devletin sağladığı teşvik uygulamalarının hayalini kuruyor (ki bu “destek”, yetersiz de olsa, gümrük duvarları ve krediler yoluyla kısmen sürüyor).

Bu ortam, çok küçük bir azınlığı hariç, gerçekte hiçbir iş güvencesine sahip olmadan azgın bir sömürüye tabi kılınan işçi sınıfını, burjuvazinin uluslararası rekabetteki güçsüzlüğünden dolayı ister istemez ulusalcı kesilen kesimlerinin ulusal korumacı ve “kalkınmacı” taleplerine yedeklenmesine son derece uygundur. Bütün bu talepleri yaşama geçirecek siyasi programın en kolay bulunacağı yer de, tarihin çöplüğüdür. Bu yüzden, radikalleşen küçük burjuva aydınların MDD ve benzeri sözde devrim stratejilerini küflendikleri çekmecelerden çıkartarak yeniden piyasaya sürmeleri kimseyi şaşırtmamalı. Birbiriyle -siyasi anlamda- deyim yerindeyse “kanlı bıçaklı” onlarca sol grubun Mihri Belli’nin “anısı” etrafında bir araya gelmesi; CHP’li, DSP’li ve BDP’li politikacıların ondan övgüyle söz etmesi, bütün bu nedenlerden dolayı, bir rastlantı değildir. Bütün bu kesimleri bir araya getiren güç, onlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, kapitalizmin artık patlamanın eşiğine gelmiş olan tarihsel krizi ve küçük burjuvazinin yaşadığı yıkımdan çıkış arayışıdır.

İşçi sınıfını küçük burjuvaziye yedekleyen MDD türü sözde kuramların en tipik çarpıtması, sömürgecilik ile emperyalizmi bir ve aynı şeymiş gibi göstermeleridir. Onlar bu yolla, bir halkın bütün kaynaklarını yağmalayan -dolayısıyla o topraklarda sermaye birikimini ve üretici güçlerin gelişimini engelleyen- klasik sömürgeciliğe evrensel bir karakter kazandırıyorlar. Ama bu, hiç de masum bir hata değil. Bu yolla onlar, aynı zamanda, kendi ulusal piyasasını / ulus devletini kurma (sözkonusu topraklarda üretilen artı değere el koyma ve diğer uluslardan sınıf kardeşleriyle siyasi olarak eşit haklara sahip olma) uğruna mücadele eden “milli” burjuvaziye ve ulus devlete de evrensellik bahşediyorlar. Ulus devletin bu şekilde kutsanması, işçi sınıfının bu devleti elinde tutan burjuva ya da küçük burjuva kesim ile “ortak emperyalist düşmana/düşmanlara” karşı ittifakının da temellerini oluşturuyor. “Emperyalist” bir baskı altında olmayan ulusal devlet düşünülemeyeceğine göre, bu durumda, sosyalistlere düşen görev, elbette, sosyalist devrim mücadelesini bilinmez bir geleceğe ertelemek olacaktır! (Burada, Lenin’in, sömürgeciliğe ve kapitalizm öncesi mülkiyet biçimlerine karşı neredeyse yüzyıl önce verilen devrimci ulusal kurtuluş savaşlarının önderliklerine dayattığı koşullara ve işçi sınıfının her koşul altında bağımsız siyasi örgütlenmesine yaptığı vurgulara değinmiyoruz.)

Biz Marksistler, kapitalizmin insan soyunu içine soktuğu açmazdan tek ilerici çıkış yolunun sosyalist devrim; bunu başarabilecek tek gücün de, devrimci partinin çatısı altında örgütlenmiş işçi sınıfı olduğunu savunuyoruz. Çağımızda, işçi sınıfı dışındaki hiçbir sınıf devrimci değildir; insanlığı eşiğinde olduğu yıkımdan kurtaracak olan tek güç işçi sınıfıdır. Marksist kuramın bu temel önermesi, yüz yılı aşkın tarihsel deneyim eliyle yüzlerce kez doğrulanmış durumda. Bunca doğrulanmanın ardından, burjuvazinin ya da küçük burjuvazinin herhangi bir kesiminin insanlığın yaşamsal sorunlarına çözüm getirebileceğini düşünmek; koşulların sosyalizm için hazır olmadığını ve araya “milli”, “demokratik” vb. burjuva bir başka aşamanın sokulmasını savunmak; açık bir çarpıtma değilse, akıl almaz bir cehaletin ürünü olabilir.

Biz, işçi sınıfının kendi alternatif iktidar organlarını (özyönetim organları) oluşturarak kapitalist sömürüye son verecek kitlesel mücadele içinde olmadığı koşullarda, bir grup askerin ya da gerillanın (“zinde güçler”) şu ya da bu yolla iktidarı almasına devrim değil, küçük burjuva hükümet darbesi diyoruz. Devrim, Marksist partisi önderliğinde yoksul köylülüğü ve küçük burjuvazinin hızla mülksüzleşen kesimlerini kendisine yedeklemiş bir işçi sınıfının, mevcut burjuva kurumların yerine özyönetim organlarını geçirmesi ve toplumun sosyalist temellerde yeniden inşasına soyunmasıdır. Kendi devletini kuran ve bankaları, fabrikaları ve büyük toprak mülkiyetini toplumsallaştırıp dış ticareti devlet tekeline alan işçi sınıfı, ulusal sınırlar içinde aldığı bütün bu önlemlerin yalnızca başlangıç olduğunun bilinciyle, sosyalist devrimi diğer ülkelere yayma mücadelesine koyulur. Çünkü o, yerel / ulusal düzeyde kazanılmış olan bu mevzinin sonsuza değin savunulamayacağını; sosyalizmin bir dünya sistemi olduğunu bilir.

İşçi sınıfının yolunda yürümek

Bütün bunlar, bilinçli yaşamı boyunca kararlı bir ulusalcı ve Stalinist olan Mihri Belli’nin cenazesine neden katılmadığımızı açıklar. Marksist devrimcilerin, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren bütün bir kuşağı ortadan kaldırmış, tarihteki ilk işçi devletini yıkarak kendi totaliter diktatörlüğünü kurmuş ve dünyanın dört bir yanında onlarca devrimi burjuvazi ile açık işbirliği içinde boğmuş olan Stalinizmin en kaba sürümünü MDD adı altında Türkiye’ye uyarlamış bir önderin “anısına saygı duyması”, onun cenazesine katılması ya da ona övgüler düzmesi mümkün olabilir mi?

Bırakalım, Belli’yi ulusalcı-darbeci “sol” ve Stalinistler ansın ve onun -önemli bir bölümü cezaevlerinde geçen- yaşamıyla onlar gurur duysun. Bırakalım, Stalinistler ile romantik ve bilgisiz küçük burjuva devrimcileri onun Yunanistan’daki iç savaşa katılmış olmasını (ve nesnel olarak Yunan burjuvazisi için savaşmasını) “enternasyonalizm” olarak pazarlamaya çalışsın.

Marksistler, insanları, cezaevlerinde kalıp kalmadıklarına, ne kadar kaldıklarına, işkence görüp görmediklerine göre değil; bütün bunları hangi amaçlar uğruna yaşadıklarına bakarak değerlendirirler. Bizler, Belli’nin içinde yer aldığı Stalinist kampın sosyalist işçi hareketine ne denli ağır zararlar verdiğini biliyoruz. Bizler, Belli’nin saflarında savaştığı Yunan Komünist Partisi’nin Troçkist’leri nasıl katlettiğini ve Yunanistan devrimini nasıl boğduğunu biliyoruz (burada söz konusu olan, elbette, İç Savaş’ta ölümüne savaşan tek tek militanlar değil ama onların bayrağı altında savaştıkları önderliklerin çizgisidir). Bizim görevimiz, bu Stalinist önderin işçi sınıfı karşısında doğrudan ya da dolaylı olarak işlediği suçları ve komünizm davasına verdiği devasa zararı örtbas etmek değil; tam tersine, açıklamak ve teşhir etmektir. Zira Mihri Belli’nin de üyesi olduğu Stalinist önderler kuşağının işçi sınıfına ihanetlerini genç kuşak devrimcilerden gizlemek ve bu yolla onların tarihten dersler çıkarmasını engellemek, devrim ve sosyalizm davasına zarar vermekten başka bir anlam taşımaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares