Metal TİS süreci, sendikalar ve sahte sol

Türkiye işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturan metal işçileri, dünya çapında derinleşen ekonomik kriz, hammadde fiyatlarındaki düşüş, daralan pazarlar ve düşen kar oranlarıyla birlikte kemer sıkma programlarının ağırlaştırıldığı koşullarda, yeni bir toplu iş sözleşmesi sürecinden geçiyor.

Bu, aynı zamanda, büyük şirketler (dolayısıyla devletler) arası hammadde, pazar ve kar kavgasının bölgesel çatışmaları, ekonomik ve askeri gerginlikleri tırmandırdığı; işçi sınıfının dünya çapında bir toplumsal karşı-devrim, diktatörlük ve savaş tehdidini derinden hissettiği bir süreçtir.

Büyük ölçüde egemen sınıfların baskın olduğu bu süreçte, işçiler, demokratik haklara yönelik saldırının yanı sıra, yaşam ve çalışma koşullarında sürekli gerilemeye yol açan toplumsal ve ekonomik bir saldırının hedefindeler. Önümüzdeki günler, 2008 krizinin ardından yüz binlerce kişinin işten çıkarılmasını ve yeni yasa saldırılarıyla işçi sınıfının haklarının gasp edilmesini aşacak denli bir saldırıya gebe.

Kapitalistlerin bu saldırıdaki en büyük destekleyicileri, diğer ülkelerde de olduğu gibi, sendikalar ve sahte sol örgütlenmelerdir.

Bu “sol”un neredeyse tamamının gözünde, sendikalar ikiye ayrılıyor: Birinci grupta, Türk Metal gibi sınıf işbirlikçisi, sarı sendikalar var ve bunların başlıca rolü, işçileri her koşul altında silahsızlandırmak ve patronların koşullarını işçilere dayatmak. İkinci grupta ise, DİSK ve Birleşik Metal gibi sözümona “sınıf mücadeleci”, “ilerici” vb. sendikalar yer alıyor.

Sahte sol, bu ikinci grupta yer alan ve akıl hocalığı yaptığı sendikaların, “sarı” denilen sendikalarla birebir aynı tutumu aldıkları durumlarda bile savunulmaları gerektiğini iddia ediyor. Gerekçe de çok basit: Şirket-patron yanlısı tutumun sorumlusu ya birkaç “hain” sendikacıdır ya da sendika bürokratları “başka bir çözüm olmadığı” için böyle davranmıştır. Sahte solun, “mücadeleci” ve “solcu” ilan ettikleri sendikaların açık ihanetlerini çoğu durumda görmezden gelip “unutulmaya” terk ettiğini ya da daha pervasızlaşarak “zafer” veya “kazanım” olarak sunduğunu da atlamamak gerekiyor.

Özetle, patronlar, “toplu sözleşme” adı verilen göstermelik bir süreçte, görevi işçileri gözetlemek ve denetim altında tutmak olan “sendikacı” adlı gardiyanlar ile sözümona “pazarlık” yaparken, bu gardiyanlara danışmanlık ve avukatlık yapan sahte sol, söz konusu süreci bir “mücadele” gibi göstermeye ve sonuçta, nesnel olarak işçileri sendika bürokrasileri üzerinden sermayeye bağlamaya çalışıyor.

Metal işçilerinin şimdiki toplu sözleşme sürecinde, bu ikiyüzlü oyun bir kez daha sahneleniyor. Bir kez daha diyoruz, çünkü toplu sözleşme süreçleri, aynı belli aralıklarla sahnelenen bir tiyatro oyunundaki oyuncuların performansında olabilecek değişiklikler ne kadar farklı olabilirse o kadar farklılık içermektedir. Başrol oyuncusu kapitalistin (MESS), her yeni oyunda performansını arttırmasının nedeni ise yardımcı oyuncu olan sendikaların (Türk Metal, Çelik İş, Birleşik Metal) ve onların danışmanlarının (sahte sol) desteğidir.

Sendika üyesi metal işçilerinin önemli bir kesimini denetim altında tutan Türk Metal sendikasının bürokratları, her TİS döneminde, seçim dönemlerinde gönül alan ve üst perdeden vaatlerde bulunan burjuva politikacılarına benzer şekilde fabrikaları dolaşıp nabız yokluyor. Onlar, işçilerin, MESS’in yeni saldırıları karşısındaki olası tepkisini ölçmeye çalışıyor, metal işçileri arasında bir teslimiyet havası yayıyor ve dahası, patronlar ile birlikte hazırlamış oldukları yeni koşulları, “kazanım” olarak sunmaya çalışıyorlar. Öyle ya, işçiler, mevcut dünya koşullarda bir işe sahip oldukları ve işten çıkarılmadıkları için bile dua etmeliler.

Patronların “sendikacı” polisliği rolünü kurulduğu günden bu yana en pervasız şekilde oynayan Türk Metal bürokratlarının bu TİS sürecinde de satış sözleşmesini ilk imzalayan sendika olması, hiç kimseyi şaşırtmadı. Türk Metal bürokratları, satış sözleşmesini “zafer” olarak sundular. [1]

Onu, sendikalarda örgütlü 200 bin civarındaki metal işçisinden yaklaşık 25 bininin üye olduğu Çelik-İş sendikasının aynı sözleşmeyi imzalaması ve “zafer” olarak sunması takip etti. [2]

Buna karşılık, Çelik-İş sendikasıyla hemen hemen aynı sayıda üyesi bulunan ve sahte sol tarafından “işçi sınıfının umudu” ve “Türk Metal’in korkulu rüyası” olarak görülen Birleşik Metal sendikası, Meclis’teki burjuva muhalefetin rolünü işçi sınıfı içinde oynamaya çalışıyor. Birleşik Metal bürokratlarının “sol” ve “mücadeleci” bir görünüm edinme çabasındaki en büyük destekçisi, Türk Metal’i yerden yere vururken onunla aynı politikaları izleyen Birleşik Metal sendikasına toz kondurmayan ve onu açıkça destekleyen sahte sol olmaktadır.

Bu “sol”, 2010-2012 TİS sürecinde, Türk Metal’in imzaladığı satış sözleşmesini ihanetle suçlayıp grev kararı alan, ardından ise TİS sürecine aykırı olarak tek tek metal patronlarıyla kapalı kapılar ardında anlaşarak grevleri satıp, Türk Metal ile aynı koşullara imza atan Birleşik Metal bürokratlarını “zafer” kazanmış gibi göstermişti. [3]

Hatırlanacağı üzere, Gezi Parkı protestoları sırasında, işçi sınıfının üretimden gelen gücüyle mücadeleye katılması ve onu ileriye taşıma olasılığını önleyenler de DİSK ve Birleşik Metal bürokratlarıydı. [4] Sözde “solcu” sendika bürokrasisinin iktidara ve patronlara sunduğu bu yeri doldurulmaz hizmeti, Toplumsal Eşitlik’ten başka hiçbir siyasi çevre, üstelik de Gezi Parkı protestolarının doruk noktasında, açıkça teşhir etme cesaretini gösterememişti. Çünkü bunu ifade etmek, “sol” sendika bürokrasilerine danışmanlık yapan sahte solcu önderliklerin, hem siyasi programlarını bir bütün olarak gözden geçirmesini hem de sendikalarla olan çıkar ilişkilerini reddetmesini gerektirecekti. Bu, açıktır ki, söz konusu küçük burjuva önderliklerin sınıfsal çıkarlarına aykırıydı.

Gezi Parkı protestolarının doruk noktasında, metal iş kolunda TİS süreci yaşanıyordu ve önce Türk Metal, ardından da Birleşik Metal sendikaları grev kararları almıştı. Gerçekte her ikisi de “sarı” olan bu sendikalardan Türk Metal metalürji patronlarının önüne koyduğu sözleşmeyi alelacele imzaladı. Birçok sahte solcu grubun açıkça desteklediği Birleşik Metal bürokratları ise, görünürde, mücadeleci, uzlaşmaz bir duruş sergiliyordu. Ama yalnızca görünürde!

Birleşik Metal İş bürokratları, önceden ilan ettikleri 3 Haziran tarihinde greve çıkmak yerine, MESS ile görüşmeleri sürdürdüler, grev kararını iptal ettiler ve topu topu bir hafta sonra, Türk Metal’in imzaladığının aynısı bir sözleşmeye imza attılar. Sahte solun sendikacı patronlarının bu tavrı, Gezi Parkı gösterilerinin ülke geneline yayıldığı, Taksim Meydanı’nın işgal edildiği ve sokaklara dökülmüş yüz binlerce insanın işçi sınıfının örgütlü ve militan desteğine, önderliğine en çok ihtiyaç duyduğu günlerde, sermayeye ve AKP iktidarına sunulmuş, yeri doldurulamaz bir destekti.

Sahte sol, Türk Metal’in imzaladığı satış sözleşmesini sözde “teşhir” etmekten geri durmadı ama Birleşik Metal’in aynı sözleşmelere imza atması konusunda sessiz kaldı, hatta kimileri bir “zafer”den söz etti. Sahte sol, şimdi, bir kez daha Birleşik Metal’i “umudun adı” olarak sunuyor ve işçilere adres gösteriyor.

Bu içler acısı durum, “sol”un, kapitalistler ve sendika bürokratları tarafından işçi sınıfına yöneltilen saldırılara siyasi olarak ortak olduğu gerçeğinin açık bir itirafıdır. Çok sayıda sahte sol çevrenin sözde “solcu” sendika bürokrasisine verdiği koşulsuz desteğin siyasi ifadesi, işçi sınıfını söz konusu bürokrasilerin temsil edildiği “solcu” burjuva partilere (CHP’ye ya da HDP’ye) yedekleme çabasıdır.

Bunda da şaşılacak bir yan bulunmuyor. Zira sendikalar, işçiler ile kapitalistler arasında, ücretli emeğin hangi koşullarda sömürüleceği konusunda pazarlık yapan örgütlerdir ve varlıklarını kapitalist sömürünün sürmesine borçludurlar. İşçilerden elde edilen artı-değer sömürüsünün ortadan kaldırılmasını değil ama azaltılmasını, işçilerin toplumsal ve ekonomik haklarının reformlar yoluyla geliştirilmesini hedefleyen sendikacılık, bizzat üzerinde yükseldiği maddi toplumsal temel nedeniyle burjuvadır ve sosyalist olamaz.

Lenin’in, bundan 110 yıl önce “burjuva bilinç” olarak tanımladığı sendikal bilincin ve örgütlenmenin siyasi programı da, doğallıkla, kapitalist/emperyalist sömürü sisteminin savunucusu burjuva ve küçük-burjuva siyasi partilerde cisimleşmektedir.

Oysa Marksistler, işçi sınıfı sosyalistleri, özel mülkiyet, ulus devlet ve ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemin bizzat işçi sınıfı tarafından yıkılması ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik demokratik planlama üzerine kurulu sosyalist bir dünya ekonomisinin inşası uğruna mücadele ederler.

Bu, elbette, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında reformlar yoluyla elde edilecek iyileştirmelere karşı olduğumuz anlamına gelmemektedir. Biz, üretimin küreselleşmesi süreciyle birlikte, ulusal korumacı-kalkınmacı burjuva rejimlerin birbiri ardına çöktüğü koşullarda, “reformlar” döneminin kapandığını ve işçi sınıfının -yeni kazanımlar elde etmek bir yana- elindekileri korumasının bile, yalnızca sosyalizm uğruna devrimci bir mücadele sayesinde mümkün olabileceğini söylüyoruz.

Bu, yalnızca teorik bir çıkarım değil; son 35-40 yıldır tüm dünyada yaşanan gelişmeler eliyle kanıtlanmış bir gerçekliktir. İşçilerin sendikalar ve onların siyasi temsilcisi olan reformist (Sosyal Demokrat ve Stalinist) partiler aracılığıyla sosyal ve ekonomik kazanımlar elde etmesi döneminin sona erdiği, bizzat söz konusu örgütlerin tarihsel iflasıyla, açık bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Bu süreçte, sendikalar, siyasi görüşleri ne olursa olsun, elde kalan kazanımların kapitalistlerce gasp edilmesinde ve işçilere boyun eğdirilmesinde gardiyanlık rolünü üstlenirken, Sosyal Demokrat ve Stalinist partiler, kapitalist/emperyalist sistemin en bağnaz savunucuları haline gelmiş durumda.

İşçi sınıfının bu duruma tepkisi, bir zamanlar “işçi sınıfı örgütü” olarak adlandırılan bütün bu sendikal ve siyasal yapılardan uzaklaşmak, onları büyük ölçüde marjinalleştirmek oldu. Bu, işçi sınıfının, gerçekte, hem sendikal hem de siyasal olarak örgütsüz ve bir arayış içinde olduğu anlamına gelmektedir. Bu örgütsüzlük, tüm yetkilere ve sorumluluklara yalnızca işçilerin sahip olduğu, kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmayı amaçlayan uluslararası sosyalist bir perspektife sahip yeni türde kitlesel örgütlenmeler inşa edilmedikçe devam edecektir.

“İşçiler, … kendi taban komitelerini kurarak mücadeleye girişmedikçe, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek şöyle dursun, mevcut koşulları bile koruyamayacaklarını görmek zorundalar. Başta metal işçileri olmak üzere işçi sınıfının yeni türde taban örgütlenmelerini yaratma mücadelesi, aynı zamanda, sendika bürokrasilerinden bağımsız enternasyonalist devrimci bir işçi sınıfı partisinin inşasına paralel bir süreç olacaktır.” [5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir