Metal işçilerine yönelik şiddetli saldırı hükümetin artan tedirginliğini yansıtıyor

Perşembe günü Eskişehir’de basın açıklaması yaptıktan sonra Ankara’ya yürümek isteyen onlarca Birleşik Metal-İş üyesi işçiye yapılan şiddetli polis müdahalesi, tüm işçiler tarafından şiddetle mahkum edilmeli ve bir uyarı olarak görülmelidir. Bu, önümüzdeki dönem patlaması kaçınılmaz olan kitlesel işçi mücadelelerinin karşılaşacağı yoğun baskının yalnızca bir habercisidir.

Sendikanın 20 Eylül’de yaptığı açıklamaya göre, Zeytinoğlu grubu bünyesindeki Entil Endüstri, Hapalki Döküm ve Tarkon Makine işletmelerinde çalışan 500 işçinin dört aydır maaşlarını alamaması ve söz konusu fabrikalarda üretimin Eylül ayında durdurulması üzerine bir “mücadele programı” açıklanmış ve işçiler Eskişehir merkezindeki Espark önünde bir direniş çadırı kurmuşlardı.

Zeytinoğlu’nun 2009 yılında TMSF tarafından el konulan işletmeleri bu yıllarda çalışmaya devam etmiş ve geçtiğimiz Haziran ayına gelindiğinde Zeytinoğlu grubuna iade edilmişti. Sendika, yaptığı açıklamada, “Şirketleri geri alan Zeytinoğlu grubu işletmelerin içine sokulduğu borç yükünün sürdürülemez düzeyde olduğunu ifade etmektedir,” diyor; ayrıca, söz konusu şirket tarafından üretimin durdurulmasını, işçilerin özlük haklarının, tazminatlarının ve ücret alacaklarının ödenmemesini kabul edilebilir gibi sunarak, “TMSF ve Halkbank’a olan borçlar ertelenerek yeni bir yapılandırma” çağrısı yapıyordu. Söz konusu çağrı mektubu, bakanların yanı sıra meclisteki muhalefet partisi temsilcilerine de gönderilmişti.

Bu süreçte 9 bin dolayında destek imzası toplayan işçiler Perşembe günü basın açıklaması yaparak Ankara’ya yürüyüşe geçmeye çalışmadan önce de iki gün açlık grevi yapmışlardı. Basın açıklamasının ardından göz yaşartıcı gazla sert bir şekilde saldırıya uğrayan işçilerden ve sendika yöneticilerinden yaklaşık 30’u gözaltına alındı ve bir kısmı da hastaneye kaldırıldı. Daha sonra yeniden yürüyüşe geçen işçilerin yolu yine polis tarafından kesilmiş durumda.

Fotoğraf: Erdoğan Ekiner

Hükümetin, en temel demokratik haklarını kullanan işçilere yönelik bu dizginsiz saldırısı, Soma maden işçilerinin 5 Ekim’de Ankara’ya başlattıkları yürüyüşün jandarma tarafından engellenmesinin ardından geliyor. 2014’te Soma’da yaşanan ve 301 işçinin öldüğü madenci katliamından sonra 2.800’den fazla madenci işten çıkartılmış ve işçilerin kıdem ve ihbar tazminatları birkaç taksit dışında ödenmeyerek gasp edilmişti.

Eskişehir’deki polis müdahalesi hakkında basın açıklaması yapan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Utku Çakırözer ve Jale Nur Süllü, “İşçinin haklı mücadelesine saldırı kabul edilemez,” diyerek “Emekçilerimizin haklı mücadelesinin sesi olmaya devam edeceğiz,” iddiasında bulundular. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, saldırı hakkında, “işçiye uzanan eller kırılır” açıklamasını yaptı.

Bu açıklamalar baştan sona ikiyüzlülükten ibarettir. İşsiz sayısının son bir yılda bir milyon kişiden fazla arttığı, toplumsal eşitsizliğin görülmemiş boyutlara ulaştığı, hükümetin tüm istatistiksel hilelerine rağmen yaşam standartlarının gerilemeye ve işçi sınıfı içindeki toplumsal öfkenin tırmanmaya devam ettiği koşullarda, bu düzen partileri ve sendikalar, gerçekte, hükümete koltuk değneği olmak ve yaklaşan işçi sınıfı mücadelelerini düzen sınırları içinde tutmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

Toplumsal muhalefeti saptırıp militarizm ve milliyetçilik kanalına akıtmakta önemli bir rol oynayan “Barış Pınarı Harekatı”na daha önceki harekatlarda olduğu gibi tam destek veren CHP, militarizmin ve savaşın bedelinin yıllardır işçilere ödetilmesine daima arka çıkmıştır. Bu partinin “emekçi dostu” iddialarının sahteliği, emperyalist bir savaşın parçası olan müdahaleye destek vermesinin yanı sıra, en son, şeker fabrikalarının özelleştirilmesine sözde karşı çıktıktan sonra özelleştirilen fabrikaların açılışına katılmasında kendisini göstermiştir.

Her seçimde CHP’den milletvekili çıkarmayı gelenekselleştiren ve son yerel seçimlerde TÜSİAD’ın tercih ettiği bu partiye açıkça destek veren DİSK’e gelince; onun “muhalifliği”nin bir aldatmacadan ibaret olduğunu artık bizzat yöneticileri açıkça gözler önüne sermektedir.

Daha birkaç hafta önce, 11-13 Ekim tarihleri arasında Antalya’da “Birlikte Mümkün Türkiye” sloganıyla ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından düzenlenen “Ortak Paylaşım Forumu”nun katılımcıları arasında sadece hükümet temsilcileri ve onların açıkça hizmetinde olan Hak-İş ve Türk-İş Genel Başkanları değil, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da vardı.

Çerkezoğlu, hükümetin Suriye’ye askeri harekata giriştiği, siyasi baskının tırmandığı ve içeride işçi sınıfını hedef alan toplumsal saldırıların artarak devam ettiği koşullarda katıldığı bu forumda, şunları söylüyordu: “Sosyal tarafları ve hükümet yetkililerini bir araya getiren bu toplantının yararlı olacağını düşünüyor, çalışma hayatında müzakere ve diyalog kanallarının giderek zayıflatıldığı bir ortamda bu toplantıya emek veren herkese teşekkür ediyorum.”

İşçilerin sömürüsü ve yoksullaştırılması yoluyla servetlerine servet katan kapitalist asalaklara ve onların hizmetindeki hükümete teşekkür eden bu “muhalif” sendikacı, daha önce de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen TÜSİAD ve Koç Holding dostu Ekrem İmamoğlu’nu 1 Mayıs’a davet ederken “Türkiye’nin normalleşmesi açısından da 1 Mayıs önemli” açıklaması yapmıştı.

Bununla birlikte, böyle bir forumun ilk kez düzenleniyor olması tesadüf değildir. İşçi sınıfının yükselen toplumsal muhalefetini şu ya da bu şekilde bastırmak üzere bir araya gelen düzen kurumlarının katıldığı bu forum, sınıfsal çelişkilerin giderek keskinleştiği koşullarda, DİSK’in sahte “muhalif” görünümünü daha fazla koruyamayacağını ve onun da diğer işçi düşmanı sendika konfederasyonlarından özünde bir farkı olmadığını gözler önüne sermektedir.

Egemen sınıfın çeşitli temsilcilerinin bu şekilde yan yana gelmesi, sınıf mücadelesinin bir ülkeden diğerine önü alınamaz bir şekilde yükselişine verilen bir tepkiyi ifade etmektedir. Dünya kapitalizminin kalbi ABD’de General Motors çalışanı 48.000 otomotiv işçisinin, on binlerce öğretmenin ve binlerce madencinin grevi devam ediyor. Fransa’da demiryolu işçileri geçtiğimiz hafta sendikadan bağımsız fiilen greve gittiler. Latin Amerika’da Ekvador’dan sonra Şili’de işçi sınıfı mücadele sahnesine girmiş durumda. Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da ise, Sudan, Cezayir, Mısır ve Irak’tan sonra şimdi de Lübnan’da işçiler ve gençler aynı nedenlerle ve aynı sınıf düşmanına karşı kitlesel protestolar düzenliyor ve hükümetin istifasını talep ediyorlar.

Dünyanın dört bir yanında birbiri ardına patlak veren bu kitlesel sınıf mücadeleleri, artık bütün ülkelerin egemen seçkinlerinin bilinçlerinde önemli bir yer kaplamakta ve attıkları her adıma etkide bulunmaktadır. “Burada ne zaman?” sorusuyla dehşete kapılmayan tek bir düzen partisi ya da sendika bulunmamaktadır. Egemen sınıfın işçi sınıfının bu şiddetli dönüşüne yanıtı, en son Şili’de gördüğümüz gibi, polis ve asker baskısıyla toplumsal muhalefeti ezmeye çalışmaktır. Sendikaların ve sözde muhalefet partilerinin rolü ise, durum işçi sınıfı ile devletin karşı karşıya gelmesinden önce devreye girip mücadeleyi kapitalizmin güvenli kanallarına akıtmaya çalışmaktan ibarettir. Şili’de Stalinistlerin denetiminde bulunan en büyük sendika konfederasyonu, protestoların önüne geçemeyince arabuluculuğa soyunuyor ve “mevcut krizinden hızlı bir çıkış”, yani hükümet karşıtı kitlesel gösterilerin sona erdirilmesi için uğraşıyor.

Bütün bu ülkelerdeki kitlesel hareketlerin arkasındaki temel itici güç, toplumsal eşitsizlikteki tırmanmadır. Gelir dağılımı eşitsizliğinde OECD ülkeleri arasında Şili’den ve Meksika’dan sonra Türkiye gelmektedir. Dünya Eşitsizlik Veri Tabanı’nın 2016 rakamlarına göre, Türkiye’deki en zengin yüzde 1 ulusal gelirin yüzde 23,4’ünü, en zengin yüzde 10 ise yüzde 53,9’unu almaktadır. Geriye kalan yüzde 90’ını oluşturan işçi sınıfının özellikle son bir yılda uğradığı gerçek gelir kaybı göz önünde bulundurulduğunda, uçurumun çok daha açıldığından kuşku duyulamaz.

Yaklaşık 130 bin metal işçisinin yeniden toplu sözleşme sürecinde olduğu ve tüm sendikaların bu süreçte işçilerin haklı öfkesini olabildiğince yatıştırmaya çalıştığı koşullarda, Türkiye’deki işçilerin uluslararası sınıf kardeşlerinin deneyimlerinden gerekli dersleri çıkarması gerekiyor.

İşçiler, onları bu kapitalist sömürü ve savaş düzenine zincirlemeye uğraşan ve her geçen gün daha da kötüleşecek olan koşullara katlanmaya çağıran düzen partilerinin ve sendikaların hali vakti yerinde temsilcilerine hiçbir şekilde güvenemezler. Onlarla işçiler arasında aşılmaz bir sınıfsal uçurum bulunmaktadır ve dünya genelinde işçilere sunabildikleri tek çözüm, o uçuruma sürüklenmekten başka bir şey değildir.

Güvenceli iş, düzgün bir ücret, güvenli barınma, nitelikli ve ücretsiz sağlık ve eğitim gibi en temel sosyal haklar uğruna mücadele, yalnızca işçilerin kendi bağımsız taban komitelerini ve devrimci sosyalist partilerini inşa etmeleri ve bu mücadeleyi kapitalizme ve onun savunucusu olan tüm partilere ve sendikalara karşı, uluslararası sosyalizm uğruna mücadelenin ayrılmaz bir parçası olan sosyalist bir işçi iktidarı programı temelinde yürütmeleriyle ileriye taşınabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir