“Metal Fırtınası Yol Gösteriyor” sempozyumu ve sosyalist perspektif sorunu

Metal İşçileri Birliği (MİB), 6 Aralık Pazar günü, “Metal Fırtınası Yol Gösteriyor” başlığı altında bir sempozyum düzenledi. İstanbul Aksaray’da düzenlenen ve ağırlığı metal sektöründen olmak üzere çok sayıda işçinin katıldığı sempozyumda, geçtiğimiz Mayıs-Haziran aylarında metal sektöründe patlak veren kitlesel işçi hareketi değerlendirildi.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan MİB sözcüsü, sermayenin 2008 dünya ekonomik krizinin bedelini işçi sınıfına ödetme yönünde kapsamlı bir saldırı sürdürdüğünü ve Mayıs-Haziran eylemlerinin, metal işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına yönelik bu saldırılar karşısında yıllardır birikmiş olan öfkenin patlaması olduğunu ifade etti. Mayıs-Haziran hareketinin “Türk Metal’e ve MESS’e (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) karşı bir direniş; sendika bürokrasisine karşı bir mücadele” olduğunu vurgulayan sözcü, sendika bürokrasisine karşı “işçi demokrasisi” uğruna mücadelenin önemini vurguladı.

Bununla birlikte, Mayıs-Haziran eylemlerinin oluşum ve gerçekleşme sürecini ele alan bu konuşma, bütünüyle, iki sendika (Türk Metal ve Birleşik Metal-İş) arasındaki rekabet ve onların toplu iş sözleşmeleri (TİS) sürecindeki tutumları üzerine kuruluydu. Birleşik Metal-İş karşısında güç kaybeden Türk Metal, işçiler üzerindeki baskısını arttırıyor; Birleşik Metal ise taban komiteleri üzerine kurulu “güçlü bir faaliyet” örgütleyemiyordu.

Sempozyumun ikinci konuşmacısı, sendika bürokrasisinin Mayıs-Haziran eylemlerindeki rolünü daha geniş tarihsel bir çerçeveye yerleştirdi ve sendikaların burjuvazinin denetimi altına girmiş olduğunu vurguladı. Ama sendika bürokrasisinin işçi hareketlerinin yenilgiye uğratılmasındaki “uğursuz rolü”ne yapılan bu vurgu, devrimci Çartist hareketin kanlı bir biçimde ezildiği 170 yıl kadar önce Britanya’da ortaya çıkmış olan sendikaların kapitalist sistem içindeki konumunun bilimsel bir çözümlemesi üzerine kurulu değildi.

Konuşmacı, bu yüzden, tarihsel olarak kapitalist sistemin içinde biçimlenmiş bu kitlesel işçi örgütlerinin –işgücü maliyetleri üzerinden– toplumsal artı değer üretiminde ve paylaşımında oynadığı rolden hiç söz etmedi. Konuşmada, 1800’lerin sonlarında, bütünüyle yasadışı koşullarda ve ağır baskı altında, başta Almanya’da olmak üzere, dünyadaki en güçlü sendikaları örgütlemiş olan sosyalistlerin, nasıl olup da birkaç on yıl içinde işçi sınıfının azılı düşmanları haline geldiğine ve sosyal demokrat partileri I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde emperyalizmin hizmetine soktuğuna da değinilmedi.

Oysa Marksizmin ve modern işçi hareketlerinin tarihi, işçi hareketi içinde ulusalcılığın ve sınıf işbirliğinin temsilcisi olan sendikalara ve sendikacılığa karşı mücadelelerin tarihidir. Marksizm, Marx ve Engels’in Britanya’daki sendikalara yönelik ilk eleştirilerinden Lenin’in, Rosa’nın ve Troçki’nin II. Enternasyonal partilerine ve Troçki’nin SSCB’nin ve III. Enternasyonal’in Stalinist yozlaşmasına karşı mücadelesine kadar, sendikacılığın başlıca bileşeni olduğu ulusalcılığa / reformizme karşı mücadele içinde gelişmiştir.

Sempozyumdaki konuşmacılar, birbirinden çok farklı toplumsal koşullara sahip ülkelerde, farklı hatta düşman ideolojik ve siyasi çizgilere sahip olan sendikal önderliklerin, nasıl olup da hep birlikte, kabaca 1970’lerin sonlarından başlayarak emperyalizmin ve şirketlerin emrine girdiğine ilişkin herhangi bir bilimsel açıklama da getirmediler. Sanki sosyal demokratından “komünist”ine bütün sendikacılar, söz birliği yapmışçasına, deyim yerindeyse, bir gecede aynı yolu tutmuş ve emperyalizm ile burjuva devletin emrine girmeye karar vermişti.

Oysa sendikaların bir bütün olarak emperyalizmle ve burjuva devletle bütünleşmesinin, sendika bürokrasilerinin şirketlerin emrindeki “emek gardiyanları” haline gelmesinin ardında, onların öznel niyetleri ya da özgür tercihleri değil; kapitalizmin küreselleşmesi yatmaktadır. Sendikalar, önceki dönemin ulusal korumacılık üzerine kurulu kompartımanlara (ulus devletlere) bölünmüş olan dünya ekonomisi içinde, şirketler ve siyasi iktidarlar üzerinde baskı uygulayabiliyor; işçi sınıfı yararına, çoğu durumda mal ve hizmet fiyatlarında yaşanan artışlarla dengelenen kimi ödünler kopartabiliyordu. Sendikalar, yine de, etkilerinin doruk noktasında olduğu bu II. Dünya Savaşı sonrası dönemde bile, işçi sınıfını kapitalist sisteme ve burjuva partilere tabi kılmak için çalışıyorlardı.

Üretken sermayenin ulusal sınırlar ötesinde, küresel ölçekte faaliyet göstermeye başladığı –kabaca– 1970’lerden bu yana, söz konusu ulusal korumacı piyasalar ortadan kalkmış; malların ve hizmetlerin fiyatlarıyla birlikte, ücretler de küresel piyasanın dinamikleri eliyle belirlenmeye başlamıştır. Özetle, tek bir malın üretiminin bile küresel ölçekte gerçekleştiği; yani tek bir malda cisimleşen artı değerin farklı ülkelerde üretilmiş artı değerlerin ortalaması haline geldiği koşullarda, önceki dönemin ulusal piyasalar ve korumacı ulus devlet yapısı üzerine kurulu sendikaların rolü de köklü olarak değişmiştir. Bu örgütler, artık küresel şirketlerin ve onların yerel uzantıları haline gelmiş olan yerli kapitalistler ile siyaset kurumunun birer uzantılarıdır ve işçileri onların çıkarlarına tabi kılan bir emek polisi işlevi görmektedirler.

Sempozyumdaki son konuşmacı ise MİB’in ortaya çıkışını, yıllardır yürüttüğü çalışmayı ve “metal fırtına”da oynadığı rolü özetledi. Bununla birlikte, sempozyumda konuşan MİB temsilcilerinin, sendikal önderlikleri işçiler yararına mücadelelere zorlama; onların yerine dürüst, davaya bağlı “yeni” sendikacıları geçirme ya da mevcut bürokrasilerin ihanetlerini önlemeye odaklı taban komitelerinde cisimleşecek bir “işçi demokrasisi” vurgusu yapması, onların kapitalist sistemde son 40 yıllık süreçte yaşanan köklü dönüşümü göz ardı ettiklerinin ifadesidir.

Bu yüzden onlar, konuşmalarında, tarihsel bir süreçte burjuva demokrasisinin işçi sınıfı içindeki kurumları olarak biçimlenmiş olan sendikaların, doğaları gereği işçi demokrasisinin organlarına dönüşemeyeceği gerçeğini göz ardı etmekte; sendikaların “tabandaki işçilerin basıncıyla” işçi sınıfı yararına bir çizgiye çekilebileceğini, hatta sendikalar içinde “işçi demokrasisinin” egemen kılınabileceğini öne sürmekteler.

Oysa işçi demokrasinin yaşama geçirilebileceği tek örgütlenme biçimi, fabrika komiteleri, konseyler, işçi meclisleri vb. ne adla adlandırılırsa adlandırılsın, sovyetik örgütlenmelerdir. İşçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi içinde yaratılmış olan bu örgütlenmeler, sendikaların da bir parçası olduğu burjuva demokrasisi ile ne uzlaşabilir ne de onun inşasına yardımcı olabilir. Tersine, fabrikalardan ve işyerlerinden başlayarak inşa edilecek olan bu taban örgütlenmeleri, burjuva egemenliğinin yerini alacak işçi devletinin modelidir.

MİB’in, sendikaların istisnasız bütün ülkelerde edinmiş olduğu yeni rolü ve onun bu örgütlenmelerin tarihsel-toplumsal süreç içinde değişen karakterini görmesini engelleyen şey, konuyu izlenimci-öznel bir yaklaşımla ele almasıdır. Marksist tarihsel-maddeci yönteme yabancı olan bu yaklaşım, kaçınılmaz biçimde, sendikaların ve sendikacılığın karakterine ilişkin, MİB’in kendi programında da ifade ettiği devrim ve sosyalizm hedefi ile çelişen yanılsamalara yol açmaktadır.

Bu yanılsamanın örneklerini, hem MİB’in sözcülerinin hem de işçilerin sempozyumda yaptıkları konuşmalarda 1960’lı yılların militan işçi mücadelelerine yapılan göndermelerde görmek mümkündü. O dönemde, işçi sınıfının hızla büyüyen ulusal korumacı kapitalist bir ekonomide verdiği militan mücadeleler sonucunda, 1967’de, “sınıf sendikacılığı” şiarı altında, DİSK kurulmuştu. Bununla birlikte, DİSK’in kurulduğu uluslararası ve ulusal ekonomik-siyasi koşullar ile günümüz arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. Dahası, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük direnişlerinden birisini ifade eden 15-16 Haziran’daki sınıfsal patlamayı kontrol altına alan; işçi sınıfını 1970’li yıllar boyunca burjuva partisi CHP’ye yedekleyen ve onu tırmanan faşist terör karşısında perspektifsiz bırakan; nihayet, 12 Eylül askeri darbesi karşısında bütünüyle teslim olan, bu “sınıf mücadeleci” DİSK’tir. Dolayısıyla, günümüzde, yeni bir DİSK’ten ya da ondan daha “ileri”, “militan” ve “sınıf mücadeleci” bir sendikal örgütlenmeden söz etmek, yalnızca işçilerin kafasını karıştırır ve sınıf mücadelesine zarar verir.

MİB’in mücadele programındaki şu bölüm, onun sendikalara yönelik yaklaşımını özetlemektedir: “Metal İşçileri Birliği, metal işkolunda sendikalara alternatif bir örgütlenme değil, sendikaları da işçi sınıfının mücadele örgütleri olarak yeniden kazanmak amacıyla hareket eden ileri ve öncü bir sınıf inisiyatifidir. Metal İşçileri Birliği, işçi sınıfının en geniş kesimlerinin birleştikleri sendikaları işçi sınıfının mücadele okulları olarak görür. Mücadele ilkeleri ve hedefleri doğrultusunda onları etkilemeyi, tabandan yürütülecek örgütlenme çalışmasının ürünü olarak kazanmayı metal işçilerinin geleceği açısından temel bir görev sayar.” [abç]

Bu tespitler ve “görev” tespiti, ne sendikalara ilişkin Marksist çözümlemelere, ne sosyalist işçi hareketinin tarihsel deneyimlerine ne de söz konusu örgütlenmelerin günümüzdeki konumuna uymaktadır. Sendikalar, tarihin ve sınıf mücadelelerinin üstünde, iki temel sınıf (burjuvazi ve işçi sınıfı) arasındaki siyasi mücadeleden bağımsız evrensel örgütler değildir. Onlar, emperyalizm çağı ile birlikte, asıl olarak yasadışı konumda oldukları önceki dönemden farklı olarak burjuva demokrasisinin kurumlarına dönüşmüş; nihayet, küreselleşme süreci ile birlikte, bütünüyle açık bir şekilde, sermayenin safına geçmişlerdir.

Bu yüzden, Marksistlerin, sendikalara alternatif ve onlardan bağımsız militan, kitlesel sınıf mücadelesi örgütlerinin inşasının gerekliliği sonucuna varması, “keyfi”, öznel bir kararın ürünü değildir. Onlar, sendikaların, işçi sınıfının mücadele örgütleri olarak yeniden kazanılamayacağı ve tabandan işçi sınıfının tarihsel çıkarları lehine etkilenemeyeceği gerçeği hem teorik hem de pratik eliyle kanıtlandığı için bu yolu tutmuştur.

Marksistlerin işçi sınıfına yönelik, kapitalizmin ve sendikaların bilimsel çözümlemesi üzerine kurulu mücadele programı, tam da bu yüzden, işçiler arasında önemli bir karşılık bulmaktadır. Bunun en güncel örneği, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) yayın organı Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) Otomotiv İşçileri Bülteni’nin, ABD’deki 140.000 otomotiv işçisinin aylar süren toplu sözleşme mücadelesinde oynadığı roldür. Bülten, UAW sendikasının gerici rolünün teşhiri ve sendikadan bağımsız, işçi sınıfının öz örgütlenmesini ve sosyalizm mücadelesini esas alan devrimci perspektifin işçi sınıfı içinde yayılmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır:

Otomotiv işçilerinin aylar süren mücadelesi, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası ölçekte kitlesel sınıf çatışmasının yeniden ortaya çıkmasını haber vermektedir. WSWS Otomotiv İşçileri Bülteni’nin uğruna mücadele ettiği fabrika komitelerini de kapsayan, işçi sınıfının gerçekten demokratik ve öz temsile dayanan örgütlerinin yeni biçimleri, işçi sınıfının kendi çıkarlarını savunmasının araçları olarak ortaya çıkacaktır.

Kapitalist toplumun her bir kurumunun yozlaşması ve onların halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarına yönelik vurdumduymazlıkları, yalnızca, işçi sınıfının en temel ihtiyaçlarını savunma uğruna mücadelenin, işçileri, tüm ekonomik düzene karşı yöneltilen devrimci bir mücadele içine sokacağı anlamına gelmektedir.

I. Dünya Savaşı sonrası kabaca 30 yıla damgasını vuran kapitalist büyüme ve reformlar dönemi uzun süre önce sona erdi ve yerini, kapitalizmin, 1970’lerde başlayıp çeşitli iniş-çıkışlarla devam etmekte olan en derin ve uzun krizine bıraktı.

Kapitalizmin krizi, üretimin, üretici güçlerde yaşanan devrimci atılımlar sonucunda daha önce görülmedik düzeyde toplumsallaşması ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve onun siyasi ifadesi olan ulus devlet sistemi arasındaki çelişkilerle birlikte, insanlığı bir bütün olarak yıkıma sürükleyecek şekilde, hızla derinleşiyor.

Küresel sermayenin rakip hizipleri arasındaki emperyalist rekabeti her an yeni bir dünya savaşını tetikleyecek biçimde tırmandırmış olan küresel kriz, mülk sahibi sınıfların daha güçsüz kesimlerini (eski “ulusal” / “milli” burjuvaları ve küçük burjuvazinin geniş kesimlerini) emperyalist savaş ve diktatörlük yönelimine yedeklemiş durumda. Onların krize yönelik çözümü, üretici güçlerin kapsamlı yıkımıdır.

Buna karşılık, bizzat kapitalist küreselleşme eliyle katlanarak büyümüş olan ve insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan; mali sermayenin krizin tüm faturasını ödetmek istediği devasa bir dünya işçi sınıfı söz konusu. İnsanlığı yıkımdan kurtarabilecek tek güç, toplumsal ve kültürel olarak önceki işçi kuşaklarıyla karşılaştırılamayacak kadar ileride ve güçlü olan uluslararası işçi sınıfıdır.

Bununla birlikte, işçi sınıfının bu tarihsel görevini yerine getirebilmesi için, mülk sahibi sınıflardan bağımsız, enternasyonalist, devrimci bir siyasi güç olarak örgütlenmesi ve kapitalizmi yıkmak üzere harekete geçmesi gerekmektedir. Bunu sağlamanın tek yolu ise, işçi sınıfının berrak bir devrimci-sosyalist perspektifle donanmasıdır.

Bu, kendiliğindenliğe, geri siyasi bilince ve sendikalizme en ufak bir taviz vermemeyi; yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinden demokratikleşmeye ve barışın sağlanmasına kadar, tüm acil ve yakıcı konuların bir uluslararası sosyalist devrim sorunu olduğunu işçilerin önüne açık bir şekilde koymayı gerektirmektedir.

Önümüzdeki görev, fabrikalar, işkolları, ülke ve dünya çapında, işçi sınıfının uluslararası birliğini, burjuva ve küçük burjuva partiler ile sendikalardan siyasi bağımsızlığını sağlamak, işçi iktidarını ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını gerçekleştirmek üzere bütün ülkelerin işçilerini sosyalist devrimin dünya partisinde birleştirmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir