Mali Kural ve Devletçilik Hakkında

Türkiye’nin bir süredir üzerinde yoğun tartışmalar yaşanan ekonomi gündemi mali kuralın akıbetinin ne olacağıydı. Türkiye’de ve dünyada birçok ülkenin bütçe açıklarıyla başının dertte olduğu bu dönemde, küresel krizin tehlikesini bütün sıcaklığıyla hisseden ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Ali Babacan bu konuda iş adamı ve sanayicilere karşı görevini yaptı ve kamu harcamalarını orta vadede disipline sokmanın hayati önemini vurguladı. Ancak Türkiye’de bütçe açığının tırmanmasına rağmen referandum ve seçimler hükümetin kamu harcamalarında disipline gitmesini mümkün kılmıyordu. Bir süre mali kural uygulamasının belirsiz bir tarihe kadar ertelendiği konuşuldu; sonrasında ise açıklamayı yapan, ekonomiden sorumlu devlet bakanı Ali Babacan yerine Sanayi Bakanı Nihat Ergün oldu. Ergün, mali kural konusundaki taahhütten vazgeçilmediğini, Türkiye’nin yazılı olmayan bir mali kural uygulamasını zaten sürdürdüğünü söyledi. 2011 için mali kuralın söz konusu olmayacağını söyleyen Ergün, “kural”ın 2012 yılına ertelendiğini bildirdi.

Gündeme geldiğinden bu yana soru işareti olan mali kuralın zamanlama olarak AKP’yi zor duruma düşürdüğü bir gerçek. Önümüzdeki dönemde referandum ve seçimlerin mali politikaya etki etmesi kaçınılmazken mali kural uygulamasının gerçekleştirilebilirliği pek mümkün görünmüyordu. Ancak tartışmaların bu döneme denk düşmesi AKP’nin ya da Ali Babacan’ın elinde olarak gelişmedi. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisiyle birlikte rekor seviyeye ulaşan bütçe açıkları ekonomiyi ciddi biçimde tehdit ediyordu. Krizin yarattığı ekonomik durgunluğu aşabilmek için kamu borçlanmalarının ve hükümet harcamalarının arttırılması sonuç olarak gelir gider bilançosunda büyük bir açık yaratmaktadır. Bu koşullarda hükümet harcamalarına uzun vadeli bir kontrol mekanizması getirmek elzem hale geldi.

1992 yılında Avrupa’da Maastricht anlaşmasıyla ilk kez uluslararası anlamda mali kurallar uygulaması yürürlüğe girdi. Bu düzenlemeler aynı zamanda Avrupa Birliği’ne girmek için ön koşul oluşturur. Maliye politikası kuralları bütçe karar alma ve uygulama sürecini düzenleyen davranışsal ve hukuki normlar olarak tanımlanmıştır (Hallerberg). Mali kurallar politikacıların maliye politikalarını kısa dönemli çıkarlar için serbestçe kullanmasını engellemek, orta ve uzun vadede mali sürdürülebilirlik sağlamayı hedeflemekte. Mali kural için oldukça önemli olan konu bu politikaların esnekliğidir. Mali kuralların fazla esnek şekilde uygulanması ekonomide hedeflenen noktayı yakalamayı güçleştirir. Ayrıca belirlenen rakamların çiğnenmesi durumunda fatura bugünkü durumdan daha ağır olabilir. Ancak bu konu ile ilgili sanayi ve ticaret bakanı Nihat Ergün’ün daha ilk açıklamaları mali kuralın esnetilebileceği üzerine olmuştu. Bu açıklama da mali kuralların nasıl uygulanacağı konusunda şimdiden bir fikir oluşturuyor.

Türkiye’de mali kuralla birlikte büyüme rakamının yüzde 5, bütçe açığının GSYH’ye oranının yüzde 1 olarak belirleneceği açıklanmıştı. Bu uygulama ile devlet elektrik, şeker üreticiliği, telekomünikasyon gibi kamu harcamaları yüksek olan alanlardan kısmen ya da bütünüyle çekilerek yerini özel sektöre bırakacak. Ali Babacan’ın mali kurala ilişkin vurgusu da “Türkiye ekonomisinin özel sektör eliyle büyümesi” yönündeydi. Değişen hükümetler bu kısıtlamalar altında devletleştirme adına farklı uygulamalar gerçekleştiremeyecek.

Kapitalist ekonominin küresel akışı, çeşitli burjuva partiler arasındaki ideolojik farklılıkları ortadan kaldırarak onları, hükümete geldiklerinde kapitalizmin çıkarları doğrultusunda benzer kararlar almaya itiyor. Bu bağlamda AKP hükümeti özelleştirmelere karşı liberal politikaları özgürce gerçekleştirirken, CHP ve MHP tabanı ise ulus-devlet anlayışının kalıntılarını muhalefeten savunmaya devam ediyor. Ancak bu iki burjuva parti de iktidara geldiklerinde kendilerinden beklenmeyecek derecede radikal (liberal) kararlar almak zorunda kalacaklarının bilincindeler. Bunun örneği 21 Şubat 2001 krizinden sonra DSP, MHP ve ANAP koalisyon hükümetinin aldığı 14 Nisan Kararları’nda yaşandı. Yani CHP, MHP, AKP gibi farklı ve sözde uzlaşmaz gibi görünen burjuva partileri kapitalizmin ortak çıkarları uğruna kendilerinden beklenmeyecek kararları oy birliğiyle kabul edebiliyorlar. Mali kural konusunda da CHP kendilerine sunulması halinde hükümetle ortak çalışma yürütülebileceğini belirtmişti.

Sonuç olarak mali kural hükümet harcamalarında kapitalistlere bir disiplin, bir öngörülebilirlik sunuyor. Zaten bu öngörülebilir tabloyu başta TÜSİAD olmak üzere bütün yatırımcılar görmek istiyor. Konunun işçi ve emekçi kitleleri ilgilendiren kısmı ise bu tabloda yer almıyor. Krizden çıkmak için emekçilere yönelik sömürüsünü olabildiğince yoğunlaştıran, gerektiğinde işten çıkaran, statüsünü değiştiren ya da istihdam yaratıp tüketimi arttıran devlet, vergi gelirlerinin kullanımı konusunda emekçileri hesaba katmıyor. Çünkü, kolektif kapitalist olan devlet artı-değer sömürüsünü sermaye yatırımı olarak kullanmaya hazır hale getirip piyasaya sunuyor. Yani devlet kendine düşen kapitalist rolü gerektiği gibi yerine getiriyor.

Küçük burjuva solunun mali kurala ilişkin endişesi ise, azalacak kamu harcamaları ve borçlanmaları ile burjuva devletin piyasadan tamamıyla çekilmesinden kaynaklanıyor. Bu küçük burjuva solunun sosyalizmle devletçiliği aynı görmesinden kaynaklanıyor. Bu aynılaştırma da onun sınıfsal karakterine tamamıyla uygun. Çünkü küçük burjuva solu Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da köylüler için söylediği tarihin çarkını geri çevirme özlemlerini kanıtlarcasına geçmiş ulus devlet korumacılığına tekrar dönmenin hesaplarını yapıyor. Küçük burjuva solu kapitalist bir ülkede devletçiliğin (geçmişte ve bugün) sistemin devamı için ne anlama geldiğini veya devletçilik uygulamalarının işçi sınıfı açısından ne gibi bir ilerici rolü olduğunu sormuyor. Teorik olarak iflas etmiş Stalinist solun küresel kapitalizm karşısında ulusalcı-popülist politikaları tekrar tekrar önümüze sunuyor. Bu politikaları sunarken de gerçekte küresel ekonomiye entegre olmanın bir koşulu olan özelleştirmelere karşı devletçiliği savunurken gerçekte küçük burjuvazinin geçmiş özlemlerini sistem içi bir muhalefet olarak dile getiriyor. Siyasi perspektifini yitirmiş içi boş Anti-Amerikancı ve küreselleşme karşıtlığından ibaret sloganlar eşliğinde herhangi bir bilimsel çözümlemeye girişilmeden tekrarlanan söylemler dönemin değişen konjonktürüne uyamayan siyasi yapıların yok oluş sürecinde olduklarını gösteriyor. Marksist perspektif ise, burjuva devlet kuruluşları ve özel sermayenin birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan şeyler olduğunu ve işçi sınıfının bu bütüne karşı mücadele vermesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir