Kürtler, Özgür Suriye Ordusu ve enternasyonalist tutum

27 Ekim Cuma günü Halep kentinde Kürt Halk Savunma Birlikleri ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında yaşanan çatışmalar Türkiye Devleti’nin bu bölgeye dönük karanlık girişimlerine ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Suriye’deki Kürt hareketi ile ÖSO arasındaki son çatışmada görüldüğü gibi, AKP iktidarının bu bölgedeki açık ya da gizli faaliyetleri farklı etnik grup ve mezhepleri birbirine düşürme eksenli gerici bir strateji üzerinden ilerlemektedir.

Halep’te Cuma günü Kürt birlikleri ile ÖSO arasında yaşanan çatışmaların gerginliği hala sürerken PKK’ye yakınlığı ile bilinen Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim yaşanan olaylardan açıkca Türk hükümetini sorumlu tuttu. Radikal gazetesinden Fetmi Taştekin’e kısa bir mülakat veren Müslim, “Türkiye’nin kışkırtmasıyla… ÖSO’ya bağlı Selahaddin Eyyubi Birliği’nin Halep’te Kürtlerin kontrolündeki Eşrefiye Mahallesi’ni ele geçirmeye kalkıştığını…” iddia etti.

Müslüm, Halep’teki saldırıyı gerçekleştiren ÖSO için şunları söyledi: “Bunlar Sayın Erdoğan’dan aldıkları emirlere göre konuşuyorlar. Bunlar Arapları temsil etmiyorlar. Ayrıca ÖSO tek bir grup değildir. Türkiye ile ilişkisi olan bazı ÖSO üyeleri kışkırtmaya çalışıyor… Bunlar Selahaddin Eyyubi Birliği’ne bağlı kişiler. Türkiye rejimi ile ilişkileri olan bazı unsurlar var. Sayın Erdoğan’la ilişkileri var.”

PYD lideri Salih Müslim’in sözleri, Türkiye’nin Esad’a karşı savaşan “isyancı” grupların başlıca akıl hocalarından biri olduğunu ifade etmektedir. Önümüzdeki süreçte, özerk bir Kürt bölgesine karşı, ÖSO militanlarının, Türkiye’nin Suriye Kürdistanı’ndaki çıkarları uyarınca Kürtlere karşı çeşitli saldırılar düzenlemeye kalkışması süpriz bir gelişme olmayacaktır.

Her fırsatta dile getirmekte olduğumuz bir başka tehlike ise, ABD emperyalizmin öncülüğünde Suudi Arabistan-Katar-Türkiye tarafından silahlandırılan -hatta düzenli maaşa bağlanan- ÖSO’nun Suriye Kürtlerini hedef alan saldırılar düzenlemesinin bölgesel tansiyonu ve etnik kutuplaşmayı daha da alevlendirecek olmasıdır. Bu durum bölge halkları arasında kanlı boğazlaşmalara açık davetiye çıkarmaktadır.

ÖSO’dan ya da Esad’a karşı savaşan diğer muhalif gruplardan Kürtlere yönelebilecek her türlü şiddet kampanyasının Kürtlerden de aynı sertlikte silahlı bir karşılık bulması kimseyi şaşırtmamalı. Müslim’in açıklamaları, Kürtlerin, kendilerini böylesine çatışmalı bir sürece hazırlamakta olduğuna işaret etmektedir. Müslim’in TBMM’de kabul edilen “tezkere”ye ilişkin şu sözleri önemli: “Tezkere bir kozdur, istediği zaman Kürt bölgesine girmek içindir. Ama büyük çapta bir müdahaleye uluslararası şartlar el vermiyor. Meclis’in buna izin vermemesi gerekiyordu. Herhangi bir müdahale olursa kendimizi savunuruz.”

Öte yandan, Müslim, mülakat sırasında Esad karşıtı Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ile Kürt Ulusal Konseyi (KUK) arasındaki ilişkilere dair dikkat çekici tespitlerde de bulundu. O, SUK’un “Kürt realitesini” tanımamamakta ki ısrarını şu şekilde açıkladı: “SUK’un % 60’ı dinci. AKP ’yle birlikte hareket ediyorlar. Kürt realitesinin tanınmaması yönündeki baskı buradan.”

Müslim’in SUK’un ve AKP’nin ideolojik karakterine ilişkin yaptığı “dinci” nitelemesi belirli bir maddi zemine oturmaktadır. AKP 10 yıllık iktidarı boyunca rejim üzerindeki “asker-sivil bürokrasi vesayetinden” şikâyet etmesine karşın, Kürt kimliği söz konusu olduğunda Ankara’nın geleneksel reflekslerini devralmakta herhangi bir sakınca görmemektedir.

Suriye ve Türkiye Kürtlerini kendisi için potansiyel bir tehdit olarak gören AKP iktidarı içeride -açlık grevlerinde olduğu gibi- Kürtlere nasıl davranıyosa dışarda da aynı şekilde davranmaktan geri durmamaktadır. Başka bir ifadeyle, AKP içerideki ve dışarıdaki Kürtlere karşı aynı şoven politikaları sürdürmekte ısrarlıdır. Kuşkusuz bu durum, burjuva bir parti olan AKP’nin, Kürtleri de büyük ölçüde kapsayan Sünni-İslamcı söylemine rağmen Türk milliyetçiliğinden asla kopamayacak olmasından kaynaklanmaktadır.

Müslim, Taştekin’le yaptığı mülakatta, Suriye’deki iç savaşta Kürtlerin kendilerini nasıl konumlandırmaya çalıştığına da değindi. ÖSO ve diğer muhalif gruplar tarafından Esad’ın “taşeronu” olmakla suçlanan Kürt hareketinin bağımsız bir çizgi tutturmaya çalıştığına değinen Müslim, konuya ilişkin şunları söyledi: “2004’ten beri rejimle savaşıyoruz. Ama tarzımız farklı. Biz kimsenin emrinde değiliz. Başkalarının askeri olmak istemiyoruz.”

Hem Türkiye’de hem de uluslararası kamuoyunda Suriye’ye ilişkin tartışılan konulardan bir tanesi de Kürtlerin Esad rejimi ile kurduğu ilişkinin niteliğiydi. Türkiye tarafından Suriye Kürtlerine yönelik “Esad’ın piyonları” eleştirileri hala tartışılmaya devam ede dursun, gerçekte Suriye Kürtleri kendi bölgelerinde yalnızca Esad’a karşı değil ÖSO’ya ve diğer muhalif gruplara karşı da görece bağımsız bir politik ve askeri hat örgütlemekle ilgileniyor gibi görünüyorlar.

Müslim’in “Başkalarının askeri olmak istemiyoruz” ifadesi, Batı Kürdistan’da kendisini otonomi ya da bölgesel özerklik ile ifade etmek isteyen Kürt burjuva milliyetçi hareketinin geldiği yeni aşamaya da işaret etmektedir. Esad rejimi zayıfladıkça Kürtlerin özgüveni daha da artacaktır. Bu durum, bugün Suriye’de Kürt hareketi ile ÖSO arasında yaşanan çatışmanın, “yeni Suriye”ye ilişkin bir paylaşım mücadelesinin ifadesi olduğunu da göstermektedir.

Esad rejiminin düşmesi halinde, Suriye Kürtlerinin “kendi kaderlerine yön verme isteğinde” bugünden daha da büyük bir artış yaşanmaması için hiç bir neden bulunmuyor. Bununla birlikte, Suriye’de ortaya çıkacak bir otorite boşluğu, bir yandan Suriye Kürtlerinin uzun süredir hayalini kurduğu bölgesel bir yönetim için fırsat yaratırken, aynı zamanda, onları ciddi tehditlere de açık hale getirebilir.

Suriye’ye yönelik açık emperyalist bir müdahale beklentisinin, ABD, AB, Rusya, Çin ve İran arasındaki gizli pazarlıklar eliyle -şimdilik- askıya alınmış göründüğü bir ortamda, Türkiye’nin Esad’a karşı tek başına askeri bir operasyona kalkışması uzmanlar tarafından pek olası görünmüyor.

Ancak küresel kriz ve Türkiye’deki yaygın toplumsal sefalet ve artan hoşnutsuzluk eliyle köşeye sıkışmaya başlayan AKP iktidarının bir “çıkış” yaparak Batı Kürdistan’a yönelik bir askeri operasyona kalkışması hiç kimseyi şaşırtmamalı. Nitekim Müslim’in, -gerçekte hem Esad’ı hem Kürt hareketini hedef tahtasına koyan- “Tezkere… Kürt bölgesine girmek içindir” sözü, Suriye Kürtlerinin bu olasılığın her an gerçekliğe dönüşebileceğini düşündüklerine işaret etmektedir.

Bölge halklarını kapsamlı bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakan bütün bu gelişmeler karşısında işçi sınıfına ve Marksist devrimcilere düşen görev, Türkiye’nin Suriye’ye ve oradaki Kürt bölgesine yönelik her türlü provakatif girişimine ve askeri operasyon tehdidine karşı Türk, Kürt ve Arap emekçilerinin enternasyonalist birliği temelinde anti-militarist ve sosyalist bir savaş karşıtı hareketi yaratmaya çalışmak olmalıdır.

İster küresel, ister bölgesel, ister yerel olsun, kapitalizmden kaynaklı savaşları durdurabilecek ve ortadan kaldırabilecek tek toplumsal güç işçi sınıfı; “savaşı engelleyebilecek ya da durdurabilecek tek silahsızlanma, burjuvazinin işçi sınıfı tarafından silasızlandırılmasıdır.” (Lev Troçki)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir