Kapatma Davası ve AKP

Paylaş

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın ”Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin kapatılması istemiyle 14 Mart’ta Anayasa Mahkemesi’nde dava açması zaten oldukça hareketli olan siyasi gündemi daha da hareketli hale getirdi.

AKP hakkındaki kapatma davasının iddianamesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu 71 kişi hakkında siyasi yasak istemi de bulunması, davanın olası sonuçları hakkında burjuva basında birçok farklı görüşün de ortaya çıkmasına yol açtı. Yazılan ve sanki olmuşçasına yorumlanan bu senaryolar, üretmekte sınır tanımayan burjuva basınımıza Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan operasyonlar ve gözaltılara kadar oldukça iyi bir malzeme sağladı.

Kapatma davasını AKP ile devletin bazı kurumlarının (özellikle yüksek yargının) geçmişten gelen kutuplaşmaları ekseninde değerlendirirsek, yaşanan olayların devlet içerisinde “Kemalistlerin son mermisi” ya da %47 desteğiyle her şeyi yaparım mantığındaki AKP’ye gösterilen bir sopa olarak görmek de mümkün. Ancak işin hukuksal yanı göz önüne alındığında bu ülkede hala geçerli olan 12 Eylül askeri cuntasının anayasasının başsavcıya tanıdığı yetkilerle her partiye kolaylıkla bu tür davalar açılabileceği gerçeğini unutmamak gerekli. Aynı anayasa çerçevesinde ve çok daha basit iddianamelerle 28 Şubat sürecinde Refah ve Fazilet partilerinin kapatıldığını biliyoruz. Hatta bu kapatma davalarının altında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de imzası var. AKP’ye yapılan suçlamalar ve hazırlanan iddianame burjuva basının büyük bir bölümü tarafından “davaya konu edilmeyecek kadar basit” olarak nitelense de önceki kapatma davaları yanında bu davanın hukuksal olarak daha sağlam durduğunu görmemiz gerekiyor.

Burjuva basının ikiyüzlülüğü

Kapatma davasının açılmasına şiddetle karşı çıkan burjuva yazarların büyük bir kesimi bu karşı çıkışlarını “artık parti kapatmaların çare olmadığı” ve “parti kapatmalardaki anti demokratik yöntem”e vurgu yaparak yazılarını süslediler ve böylece ikiyüzlülüğün en açık örneklerini sergilemekten geri kalmadılar. Bu ülkenin gündeminden 1990’lardan beri hiç düşmeyen Kürt sorunu yüzünden kapatılan ve halen kapatma davaları süren partilerin sözü dahi edilmeden, onlarca milletvekiline ve parti üyelerine getirilen yasaklara ve cezalara değinmeden “demokrasi havariliği” yapabilmek gerçekten “özel bir yetenek” gerektiriyor. Bu “özel yetenek” ise hepimizin bildiği gibi burjuva yazarlarımızın “damarlarındaki asil kanda” mevcut.

Kapatma davasının açılmasından sonra başbakanın, bakanların ve AKP milletvekillerinin verdiği ilk tepkilerin ardından davaya karşı yapılacak ilk işin “antidemokratik olduğu nedense yeni anlaşılan” 12 Eylül askeri darbesinin yaptığı anayasanın “bazı” maddelerinin değiştirilmesi olduğu anlaşıldı. Sonuçta burjuvazinin AKP’ye verdiği gerçek görev doğrultusunda Türkiye’nin uluslararası pazara eklemlenmesi için çıkartılan onca yasanın yanında kendi varlığını kurtarabilmesi çıkartacağı bir kaç yasa da “demokratikleşme paketi” olarak sunularak AKP oylarıyla bile rahatlıkla meclisten çıkartılabilir. Bu şimdilik en kolay yol olarak görünse de bu tür bir çabanın AKP karşıtlarına ve meclisteki muhalefet partilerine büyük bir koz vereceği de kesin görünüyor. Ancak burada çıkartılacak yasadan DTP’nin yararlanamaması koşulu mecliste aranabilecek MHP desteğinin de önkoşulu olarak AKP’nin önünde durmakta. Ayrıca açılan bir davanın sürdüğü koşullarda yapılan anayasa değişikliğinin bu davaya olacak etkileri konusunda hukukçular arasında görüş ayrılıkları ve sert tartışmalar da olacaktır.

Türkiye’de burjuva demokrasisinin oluşturulmaya başladığı ve çok partili sistemle tanıştığı 1950’li yıllardan bu güne kadar her 2 yılda bir partinin kapısına kilit vurulduğu ve bu süreçte birçok politikacının ve siyasi partinin cezalandırıldığı biliniyor. Yani bizim “demokrasi” geleneğimiz biraz farklı. Bizde halkın, oylarıyla iktidara getirdiği ya da parlamentoya yolladığı partiler mahkeme kararlarıyla ya da askeri darbeler yoluyla parlamento dışına atılabiliyor ve bunun adı da, “çok partili demokratik parlamenter sistem” olmaya devam ediyor. Kendisi bile bir askeri darbe sonucunda kurulmuş olan Anayasa Mahkemesi’nin, kurulduğu yıl olan 1963’den bu yana, tam 24, kuruluşundan önce de 2 partinin kapatıldığı “Türk demokrasisinin” bu anlamda geleneklerine son derece bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

İddianamede neler var?

Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’nın yazdığı iddianamede AKP’nin laiklik karşıtı fiillerin odağı haline geldiği iddiası ile kapatılan Refah ve Fazilet partileri ile bağını koparmadığı, AKP’nin nihai hedefinin şeriat düzeni olduğu vurgulanırken, “AKP’nin eğilimi siyasal İslamdır. Siyasal İslam’ın temel düsturu şeriattır. AKP, şeriatı amaç edindiği için kaynağını şeriattan alan takiyyeyi kullanıyor” denildi.

Türbanın serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliği ile anayasanın laiklik ilkesinin ortadan kaldırılmak istendiği, İstanbul Haseki ve Vakıf Gureba hastanelerinde türbanlı doktorların çalışması, bazı bölgelerde içkili yerler için ‘kırmızı sokak’ uygulaması, İstanbul’da bazı afişlerin sansürlenmesi de yer alıyor.

Başsavcı, Danıştay’ın “öğretmenin türbanla okula giremeyeceği” yönündeki kararı üzerine, Danıştay’a gerçekleştirilen kanlı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türban konusunda söz söyleme hakkı yargının değil ulemanındır” açıklamasına dikkat çekilerek, İspanya’da yaptığı “Velev ki siyasi simge, suç mu?” şeklindeki demeci de dosyada yer aldı. Ayrıca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bakan olduğu dönemde Nur cemaatinin liderlerinden Fethullah Gülen ve Milli Görüş’ü desteklediğinin altı da çiziliyor.

Siyaset yasağı istenenler arasında Eyüp, Beyoğlu ve Kocaeli dahil 11 belediye başkanı da bulunuyor. Bu belediyelerin çıkardığı bazı yayınlara dikkat çekiliyor. İddianamede, devlet kadrolarının, parti yandaşı, siyasal İslami düşünceye sahip kişilerle doldurulduğu çeşitli örneklerle savunuluyor.

İddianamede, ayrıca Başbakan Erdoğan’ın Danışmanı ve İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın “Türban, kamusal alan ve üniversitelerin dışında Meclis’te de geçerli olmalıdır” sözleri ile Cüneyt Zapsu’nun “Türbanını çıkar demek, sokaktaki bir kadına donunu çıkar demekten farksızdır” açıklamasına yer verildi.

Yargı süreci nasıl işleyecek

Anayasa Mahkemesi, öncelikle iddianameyle ilgili ön incelemeyi yapacak, herhangi bir eksiklik tespit edilmez ve iddianamenin kabulüne karar verilirse bir ay içerisinde ön savunmasını yapması için iddianame AKP’ye gönderilecek. Ek süre talebinde bulunulursa bunu da Anayasa Mahkemesi değerlendirecek.

Ön savunmanın Anayasa Mahkemesine verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AKP’ye gönderilecek. Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, parti yetkilileri de sözlü savunma yapacaklar. Raportörün davaya ilişkin bilgi ve belgeleri toplamasından sonra, esas hakkındaki rapor hazırlanacak. Bu işlemler sürerken, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AKP ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek. Anayasa Mahkemesinin 11 üyesine raporun dağıtılmasının ardından, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek ve mahkeme kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacak. AKP hakkındaki kapatma davasını, 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak. Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması halinde 4 yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak.

Anayasa’ya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranıyor. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesinin 11 asıl üyesinin en az 7’sinin oyu gerekecek. Anayasa Mahkemesi’nin bileşimine baktığımızda 11 üyesinin 8’ini 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in atadığını görüyoruz. Başkan Haşim Kılıç ve kıdemli üye SacitAdalı’yı 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Fulya Kantarcıoğlu’nu ise 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel atamıştı.

28 Şubatla arasındaki fark

AKP yöneticileri ve kadroları parti kapatma süreci ile daha önce de birçok kere karşılaşmıştı. Ancak bugünkü koşullar diğer kapatma süreçlerinden oldukça farklı. 28 Şubat’ta Erbakan hükümetinin arkasında kendi sınırlı kitlesi ve Müstakil Sanayici ve İş adamları Derneği’nin (MÜSİAD) desteği varken, karşısında ise Genelkurmaydan başlayıp Türk Sanayici ve İş Adamları Derneğine (TÜSİAD) yani uluslararası sermayeye, oradan da burjuva basının büyük bir kesimine ulaşan çerçeveyi ilk etapta sayabiliriz. Bugün ise dengeler çok farklı. AKP neredeyse hiçbir hükümetin arkasında olmayan ulusal ve uluslararası destekle iktidarının ikinci dönemini yaşayor. Bugün için AKP uluslararası sermayeyi ve onların yerli ortaklarının (TÜSİAD) desteğini arkasına almış, son seçimlerden %47 oy alarak parlementoda tek başına çoğunluğu oluşturmuş, Türkiye’deki en önemli güç dengelerinden olan Genelkurmay ile birçok temel konuda anlaşmış bir parti olarak iktidarda bulunuyor. Uluslararası sermayenin istediği tüm yasal düzenlemeleri yapan AKP bu hizmetinin bedeli olarak bolca aldığı dış kredilerle içerideki ekonomik düzeni de sermayenin istekleri doğrultusunda dönüştürmüş durumda. Arkasındaki bu güce bağlı olarak devlet içinde statükoyu kırıp kendisine daha fazla alan açmanın gayreti içerisinde olan AKP’de artık CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dediği gibi “kendi derin devletini” oluşturma çabası ağır basıyor.

Genel seçim zaferinden sonra AKP’nin gündemini yaklaşan yerel seçimlerinde etkisiyle daha çok kendi tabanına oynama eğilimi oluşturduğunu izlediği politikalardan anlıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi, devletin üst kademelerine yapılan atamalar, YÖK Başkanının atanması ve son olarak türban sorunun üniversite ile sınırlı kalmayan toplum içerisindeki yansımaları tüm tepkilere rağmen AKP’nin kendi gündemini uygulayacağını gösteriyor.

İktidara geldiği günden bugüne kadar uluslararası sermayenin tüm politikalarını neredeyse tavizsiz bir biçimde uygulayan AKP, kendisinin yada kendisine karşı bir alternatifinin yaratılmadan sermaye tarafından gözden çıkartılamayacağının bilincinde olarak bu kapatma davasının yarattığı krizden sorunsuz çıkacağından en azından şimdilik emin görünüyor. Bu konudaki en önemli göstergelerden birisi olan TÜSİAD’ın son kriz üzerine yaptığı açıklama da AKP’ye verilen desteğin bir göstergesi olarak anlaşılabilir. Ancak açıklamada bazı kaygılarda dile getirilerek AKP’ye izlenecek yolun ne olacağı “tavsiye” ediliyor. TÜSİAD’ın açıklamasında “çıkış yolu” olarak verilen üç madde sırasıyla:

“Toplumsal dayanışmayı sağlamak ve gerilimi düşürmek: Türkiye’de her geçen gün biraz daha artan gerilimi düşürmek, bunu sağlayacak bir uzlaşma zemini yaratmak, başta iktidar partisi olmak üzere tüm siyasi partilerin ve tüm toplum kesimlerinin temel görevidir. Sorumlu mevkidekilerin üsluplarına özen göstermesi, tüm toplumun kaybedeceği bir kırılma noktasına gelmeden gerilimi yatıştırması, çağdaş demokratik sorumluluğun bir gereğidir.

Herkes için tam demokrasiyi savunmak: Çağdaş demokrasilerde siyasetin sorunlarına parti kapatarak çözüm bulunamaz. Herkes için tam demokrasiyi savunmadan, çoğunlukçu değil çoğulcu bir anlayışı benimsemeden, demokrasinin altyapısının yazılı kurallar kadar teamüllerden de oluştuğunu kabul etmeden demokrat olunamaz. Türkiye’de köklü bir demokrasinin yerleşmesi, her yönüyle çoğulcu demokratik normlara uygun, katılımı ön plana çıkaran bir Anayasa değişikliği ile siyasi partiler, seçim sistemi ve dokunulmazlıklarla ilgili yasal çerçevenin yenilenmesinden geçer.

Hukuka koşulsuz saygı göstermek: Yenisi yerine konana kadar mevcut hukuk çerçevesinde hareket etmek, demokratik toplumların temel kurallarından biridir. Her ne sebeple olursa olsun aksi yönde hareket etmek kaos yaratır. Siyasi partilerimizin, laikliğin hem toplumsal ilişkileri hem de birey haklarını düzenleyen hukukun temeli olduğunun bilinciyle, daha ileri bir demokratik standardı yaratmak için çalışması esastır.

Ama, demokrasimizin temel eksikleri ortada dururken, güncel sorunları aşmaya yönelik, alelacele gündeme getirilen Anayasal ve yasal düzenlemeler, sorunları daha derinleştirmekten başka bir işe yaramayacağı gibi, özlediğimiz siyasal etik anlayışından da uzaktır.”

Mevcut kutuplaşmayı aşmak için, siyasetin sorunlarının siyaset içinde çözülmesi gerektiği belirtilen açıklamada, “Başta iktidar partisi olmak üzere, siyasi partileri ve liderlerini sağduyuya davet ediyor, kanaat önderlerini, tüm işveren kuruluşlarını, işçi sendikalarını ve sivil toplum örgütlerini de demokratik zemini güçlendirmek, toplumda zedelenmeye yüz tutan kardeşlik ve dayanışma duygularını pekiştirmek amacıyla çaba göstermeye çağırıyoruz” denildi.

Parti kapatma Türkiye’de hiçbir zaman hukuksal bir süreç olmamış; egemenler tarafından siyasal bir araç olarak kullanılmıştır. Hukuk ise bunun için gerekli olan esnekliği her zaman sağlamıştır. Bir partinin kapatılmasına neden olan fiilleri işlemesi o partinin kapatılacağı anlamına gelmiyor. Bu parti rejim için tehlikeli hale gelene kadar veya siyasi konjonktür gereği uygun görülüyorsa kapatılması için düğmeye basılmaktadır. Örneğin DTP’nin kapatılması için devletin elinde seçimlerden önce de yeterince “kanıt” bulunmaktaydı. Ancak gerekli olan siyasal koşullarda, ulaşılmak istenen hedeflere göre bu kapatma kararının verileceği herkes tarafından biliniyor.

Aynı şekilde AKP’nin kapatılması için de gerekli kanıtların olduğundan, olmasa bile bunların yaratılabileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Ancak bir yanda uluslararası ekonomik durum diğer yanda Türk devletinin stratejik hedefleri dikkate alındığında AKP’nin alternatifinin yaratılmadan kapatılması şu an için düşük bir ihtimal olarak karşımızda duruyor. TOBB, Kamu-Sen, TİSK, Türk-İş, TESK, Ziraat Odaları Birliği ve Hak-İş gibi sivil toplum örgütlerinin yaptığı “sağduyu çağrısı” ve TÜSİAD’dan gelen açıklamaların temel hedefinin Türkiye’nin siyasal bir krize girmesini engelleme gerekçesiyle AKP’ye türban gibi bazı uygulamalarında “geri adım” attırmak olduğu görünmektedir. AKP’nin hem uluslararası sermaye hem de Türk burjuvazisi için alternatifinin olmadığını düşünerek uzlaşmaya girmeksizin kendi gündeminde ısrar etmesi ise önümüzdeki dönem siyasal bir krizin yaşanmasının hiç de ihtimal dışı olmadığının ipuçlarını bize gösteriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir