İşten çıkarma saldırısına karşı taban komitelerinde birleşelim!

Paylaş

İşçiler, yeni yıla, birçok sektörde işten çıkarma saldırısına uğrayarak ya da sıranın kendilerine geleceği kaygısıyla giriyorlar.

Patronların Mayıs ayındaki metal grevlerinin geri çekilmesini izleyen saldırısında işten çıkarılanların sayısının bini aştığı belirtilirken özellikle öncü işçileri hedef alan işten çıkarmalar devam ediyor. Ancak sektördeki saldırı Türkiye ile sınırlı değil. Örneğin Brezilya’da, otomotiv sektöründe bu yıl içinde işten çıkarılan işçi sayısı Eylül ayı itibariyle 40 bine yaklaşmıştı.

Şişecam’ın, Mersin’deki fabrikalarından 200’e yakın işçiyi ekonomik kriz bahanesiyle Kasım ayı başında işten çıkaracağını açıklamasına karşılık işçilerin gerçekleştirdiği direniş sonucunda şirket geri adım atmış ama sendikanın desteğiyle 34 işçiyi işten çıkarmıştı. Fabrikanın önünde direnişe geçen ve sendika tarafından sınıf kardeşlerinden yalıtılan ve direnişleri baltalanan işçiler bir süre sonra açlık grevine başladılar. İşçiler şimdi, açlık grevini, sendikanın tüm engelleme çabalarına ve işçilere karşı polisi harekete geçirmesine rağmen, Kristal-İş sendikasının İstanbul’daki genel merkezinde sürdürüyorlar.

Soma’daki İmbat Madencilik’te 50 dolayında işçi işten atılırken, 1.500 civarında işçiden oluşan yeni bir işten çıkarma listesinden söz ediliyor.

Turizm sektöründe yaşanan daralmanın faturası da kitlesel işten çıkarmalar yoluyla işçilere ödetiliyor. Yabancı turist sayısı Ocak-Kasım döneminde yüzde 1,36’lık azalışla 34,8 milyona geriledi. Buna, ayrıca, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından Rusya’dan gelen turist akışının keskin bir şekilde azalacak olmasının yaratacağı sonuçlar eklenecek.

En kitlesel ve çarpıcı boyutlara ulaşan işten çıkarma dalgası ise, üretimin ve ihracatın ana ayaklarından birini meydana getiren demir çelik sektöründe yaşanıyor.

İşçilerinin son 12 yılda sadece 2 yıl düzenli maaş alabildikleri, son beş ayda ise hiç maaş almadığı Sivas Demir Çelik Fabrikası, 1 Aralık’ta üretimi tamamen durdurdu ve 600’ü aşkın işçi işten çıkarıldı. Sivas, işçilerin kent merkezinde gerçekleştirdiği protestolara ve polisin işçilere yönelik saldırılarına tanık oluyor.

Üretimini durduran bir diğer demir çelik fabrikası ise Hatay’da bulunan Nursan Çelik. Nursan, taşeronlarla birlikte toplamda 1.500 civarında işçiyi fiilen işten çıkarırken, bölgede faaliyet gösteren Yolbulan-Baştuğ, Yazıcı, Ekinciler, Tosyalı gibi şirketler de ya işten çıkarmalara başladılar ya da bu yönde hazırlık yapıyorlar.

Benzeri bir işten çıkarma dalgası, Marmara bölgesindeki demir çelik fabrikaları için de söz konusu. Kimi fabrikalarda işten çıkarmalar dışarıya ilan edilmezken yalnızca işçilerden bilgi alınabiliyor. Genel eğilim, Sivas Demir Çelik ve Nursan’da olduğu gibi üretimin durdurulması ile üretimi azaltma ve kısmi işten çıkarma arasında gidip geliyor.

Dünya ham çelik üretiminde, Çin yıllık 1 milyar tona yaklaşan üretimiyle açık ara başı çekerken, Türkiye, 2014’ü 34 milyon tonluk üretimiyle dünyada sekizinci sırada kapatmıştı. Türkiye’deki üretim, 2013 yılında yüzde 3,4; 2014 yılında ise yüzde 1,8 daralmıştı.

Bununla birlikte, 2015 itibariyle küresel çelik talebinde yüzde 1,7’lik bir gerileme bekleniyor.

Her durumda, Türkiye’de, ham çelikten mamul üreten fabrikalarda 40.000 civarında işçinin doğrudan çalıştığı, diğer çelik kuruluşları ve dolaylı istihdam ile birlikte 200.000 dolayında insanı istihdam eden sektör, iflaslar, şirket birleşmeleri ve kitlesel işten çıkarmaların damgasını vuracağı derin bir krize doğru ilerliyor. Her kriz döneminde olduğu gibi, bunlara, sermayenin geniş çaplı el değiştirmesi (tekelleşme) eşlik edecek.

Türkiye’deki çelik patronlarının artan işten çıkarma saldırısının arkasında, küresel kapitalizmin derinleşen krizi bulunuyor. Bu ayın başında, küresel madencilik devlerinden Anglo American’ın 135.000 işçisinden 80.000’ini işten çıkaracağını ilan etmesi, Türkiye’deki saldırının, küresel kapitalist saldırının organik bir parçası olduğunu açıkça göstermektedir.

Demir cevheri, petrol, kömür, bakır gibi önemli sanayi girdilerinin fiyatları son yılların en düşük seviyelerine gerilerken, Türkiye’deki birçok demir çelik tesisindeki ana hammadde konumunda bulunan hurdanın fiyatı da büyük ölçüde gerilemiş durumda.

Ancak düşen hammadde fiyatları, piyasada bir canlanmaya değil, aksine çöküşe işaret ediyor. Buna, artan döviz kurlarının Türkiyeli kapitalistler için yarattığı ek baskı ekleniyor.

Çin, içerideki altyapı yatırımları ile inşaat sektöründe durgunluğa saplanmasının ardından, bir süredir saldırgan bir ihracat politikası izlemeye başlamış durumda. Onun Türkiye’deki ve uluslararası ölçekteki rakipleri, asıl olarak demir cevherinden üretim yapan Çinli kapitalistlerin daha ucuz fiyatlı mamulleriyle rekabet edemiyorlar.

Türkiye’deki saldırının uluslararası bir olgu olduğunu gösterir şekilde, Britanya’daki çelik kapitalistleri, geçtiğimiz aylarda binlerce işçiyi işten çıkaracaklarını ilan ettiler.

Dışarıdaki pazarlarını yitirmeye başlayan çelik üreticileri, ülke içinde de daha ucuz mamullerle rekabet edemez halde, üretimi kısmaya ve işten çıkarmalara yöneliyorlar.

Dünya demir cevheri tekellerinin daha küçük ölçekli rakiplerini silme arayışı içinde üretimi arttırarak fiyat düşüşünü hızlandırmaları, özellikle Çin’de, birçok demir cevheri üreticisini iflasa sürüklüyor. Anglo American’da tek seferde açık bir şekilde görülebilen kapitalizmin vahşi kanunları, birçok yerde ilan edilmeyen işten çıkarmalarla işliyor.

Aynı anda, ABD’li petrol şirketlerinin iflas haberleri geliyor. Ekim 2014’ten bu yana, ABD’deki petrol ve gaz şirketlerinde işten çıkarılanların sayısı 70.000’i bulmuş durumda.

Özetle, dünya işçi sınıfı, her yerde ciddi bir saldırı altında.

Özellikle ana sanayi girdilerinin fiyatlarındaki çarpıcı düşüşte dışavurulan şey, 2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin, hükümetlerin tüm yangın söndürme girişimlerinde benzin kullandığını açıkça gösterecek şekilde derinleşmesidir.

Bütün dünyadaki hükümetlerin krize karşı attıkları adımlar, onun yükünü işçi sınıfının sırtına yükleme ve servetin emekçilerden bir avuç kapitaliste aktarılması yönündedir. Kapitalistler, hükümetlerden aldıkları mali desteği reel yatırımlara ve istihdama yatırmak yerine, yine mali spekülasyona yöneldiler ve vurgun yoluyla zenginleşme yoluna gittiler. Ancak bu para akışı eliyle ayakta tutulan mali piyasalar, emtia fiyatlarındaki çarpıcı düşüşte görüldüğü üzere, çökme koşulları yaratılmış olan iskambil kulelerdi.

Bu uluslararası mali aristokrasinin Türkiye ayağını oluşturan, özellikle İSO 500’de yer alan sanayi devlerinin rakamları, işçilerin sömürüsünden elde edilen artı değerin nasıl vurguna yatırıldığını açıklıyor. Makine Mühendisleri Odası tarafından yayınlanan bültende yer alan ve İSO 500’e giren firmaların verilerinden hareket eden bir analize göre, 2014 yılında “üretim dışı gelirler”in toplam karlara katkısı yüzde 50’yi aşmış durumda.

Küresel krizin körüklediği keskin rekabet, kapitalistleri, ilk olarak, sendikaların ve siyasi iktidarların yardımıyla kolayca üstesinden gelebileceklerini düşündükleri bir “maliyet” unsuru olarak gördükleri işçilere yönelik saldırıyı hızlandırmaya itiyor. Asgari ücrete yapılacak zammı kendi lehlerine çevirmeye çalışan patronlar, artışın onlara getireceği “yük”ün hafifletilmemesi durumunda kitlesel işten çıkarma tehdidinde bulunurken, aynı zamanda kıdem tazminatının da artık kaldırılması için bastırıyorlar.

İşçi sınıfına yönelik sermaye saldırısının uluslararası karakteri ne kadar açıksa, bu saldırının, egemen sınıfların diktatörlük ve savaş yöneliminin ayrılmaz bir parçası olduğu da o kadar belirgindir. Kapitalistler, işçi sınıfına yönelik işten çıkarma saldırısını, kendilerinin sorumlu olduğu krizin kaçınılmaz sonucu gibi göstermekte; yani, işçi sınıfına bütünüyle boyun eğdirmek ve onun çalışma ve yaşam koşullarını daha da geriletmek için kapitalizmin küresel krizinden yararlanmaktadırlar.

İşçiler, bu saldırının mevcut sistem içinde, “reformlar” yoluyla hafifletilemiyeceğini; aksine, giderek tırmanacağını görmek zorundadır.

İşten çıkarmalar ve yaşam-çalışma koşullarının geriletilmesi ile 2015 yılında giderek tırmanan Ortadoğu’daki emperyalist yağma savaşı ve onun bir parçası olarak içeride yükselen çatışmalar arasında organik bir ilişki vardır ve her ikisinin de hedef tahtasına işçi sınıfı ve gençlik yerleştirilmiştir.

Mayıs ayında on binlerce metal işçisinin önemli bir eşiği aşarak gerçekleştirdiği militan grev dalgası, sendikalist sınırları aşamamaktan kaynaklanan bütün yetersizliklerine rağmen, kapitalizmin saldırısına karşı izlenmesi gereken yolu göstermektedir: Kapitalistlerin uluslararası ölçekte, ekonomik ve siyasi bütün cephelerde aynı anda sürdürdüğü saldırılara, aynı düzeyde yanıt vermek.

İşten çıkarmalara ve onu izleyecek olan, ücretlere ve kıdem tazminatı gibi temel haklara yönelik saldırılara karşı, işten çıkarmaların durdurulması, ücretlerin insanca yaşayacak düzeye getirilmesi ve kıdem tazminatı ile diğer sosyal hakların savunusu uğruna başarılı bir birleşik mücadele, yalnızca bu gerçeğin kavranmasıyla örgütlenebilir.

Sorun, özünde siyasidir. Çalışma saatleri düşürülerek herkese iş ve her işçinin insanca yaşayabileceği ücretler ve sosyal haklar sağlanabilir; toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmek ve gençlere iyi bir gelecek sağlamak için gerekli kaynaklar, başta bankacılık, metal, enerji, ulaşım, telekomünikasyon, madencilik olmak üzere stratejik sektörlerdeki bütün şirketlerin işçilerin denetiminde devletleştirilmesiyle yaratılabilir. Üretimin ve toplumsal ilişkilerin kar için değil ama yalnızca insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden örgütlenmesi hedefine yönelik bu ve başka önlemler, yalnızca bir işçi iktidarı tarafından alınabilir ve bu da, bir dünya sistemi olan kapitalizm ile çatışmayı gerektirir.

İşçi sınıfının, çıkarlarını savunabilmesi için, patronlardan ve onların hizmetindeki sendikalarla partilerden bütünüyle kopması gerekmektedir. İşçiler, siyasi iktidarların, sendikaların ve burjuva ve küçük-burjuva partilerin örtülü ya da açık desteğiyle sürdürülen işçi sınıfı düşmanı saldırıları püskürtebilmek için, hangi sektörde çalışıyor olurlarsa olsunlar, kapitalizm karşıtı siyasi bir mücadele programı ekseninde örgütlenmelidir.

Bu örgütlenmenin bir ayağını işçi sınıfının uluslararası devrimci önderliğinin Türkiye şubesi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşası, diğerini ise militan taban örgütlenmeleri olarak fabrika ve işyeri komitelerinin yaratılması oluşturmalıdır. Toplumun ezici çoğunluğuna sefalet, işten çıkarılma tehdidi ve savaştan başka verecek bir şeyi olmayan bir avuç kapitalist, tüm insanlığın ihtiyaçları temelinde, işsizlik ve savaş tehdidinin olmadığı bir yaşam için işçi sınıfı eliyle mülksüzleştirilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir