İktidar, Ankara katliamını baskıyı ve savaş yönelimini tırmandırmak için kullanıyor

Paylaş

AKP iktidarı, 10 Ekim Cumartesi günü gerçekleşen ve yüzün üzerinde insanın ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına yolaçan intihar bombacısı saldırılarından, yükselen toplumsal muhalefeti baskı altına almak ve savaş yönelimini tırmandırmak için yararlanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alışılmışın dışında sessiz kaldığı saldırıyı izleyen ilk günler boyunca, Başbakan Davutoğlu, kimi bakanlar ve iktidar partisinin sözcüleri, onun doğrudan hedefi olan Halkların Demokratik Partisi’ne yüklendiler ve saldırıda PKK’nin de rolü olabileceğini ifade eden açıklamalar yaptılar.

Sinik ve ikiyüzlü “kardeşlik” vurguları eşliğinde yapılan bu açıklamalar, yalnızca kitlelerin kafasını karıştırıp iktidarın saldırıdaki sorumluluğunu örtbas etmeye hizmet etmiyordu. Bu açıklamalar, bir yandan AKP’nin şoven Türk milliyetçisi seçmeni kazanmaya yönelik, ülkeyi etnik boğazlaşmaya sürükleyebilecek tehlikeli seçim stratejisindeki ısrarını gösterirken; aynı zamanda, sözde IŞİD karşıtı mücadele maskesi altında PKK’ye karşı sürdürdüğü ve açıkça Kürt emekçilerini ve gençlerini hedefleyen saldırılara meşruiyet kazandırma çabasının ifadesidir.

Zira AKP iktidarı, hem ABD’nin hem de Rusya’nın IŞİD’e karşı mücadelede önemli müttefik olarak kabul ettikleri Suriye Kürtlerine (PYD/YPG) resmen silah göndermesinden fazlasıyla rahatsız ve bu durumun PKK’nin konumunu güçlendireceğinden kaygılanıyor. İktidar, ayrıca, AB’den gelen, PKK’ye karşı yeniden başlatılan savaşın hemen durdurulması yönündeki yoğun baskılarla karşı karşıya.

Ankara’da katledilenlerin cenaze törenleri kitlesel hükümet karşıtı gösterilere dönüşürken, Başbakan Davutoğlu, saldırı sonrası ilk günleri, “herhangi bir güvenlik zaafı yok” ya da “elimizde intihar bombacılarının listesi var ama onlar eyleme geçene kadar bir şey yapamayız; çünkü biz demokratik bir ülkeyiz” türü akıllara ziyan açıklamalarla geçirdi.

Başbakan, ardından, hükümete yönelik baskıyı hafifleteceği umuduyla, Ankara İl Emniyet Müdürü’nü, İstihbarat Şube Müdürü’nü ve Güvenlik Şube Müdürü’nü görevden almak zorunda kaldı. “Soruşturmanın sağlıklı yürütülebilmesi” resmi gerekçesiyle atılan bu adım, bütünüyle göstermelik, günü kurtarmaya yönelik bir manevraydı.

Başbakan Davutoğlu, dün katıldığı bir televizyon programında, iktidarın gösteri ve protesto hakkını kısıtlama niyetini açıkça ifade eder şekilde, “rutin miting uygulamalarını değiştirecek” yeni bir “güvenlik konsepti” üzerinde çalıştıklarını açıkladı.

Gösteri hakkına yönelik bu saldırı ilanının yapıldığı gün, siyasi iktidarın emrindeki yargı kurumu devreye girmiş ve Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine, Ankara’da gerçekleştirilen katliam ile ilgili yayın yasağı uygulanmasına kararı vermişti. Sosyal medya dahil olmak üzere her türlü haber, röportaj ve eleştirinin yasaklanması yönündeki bu sansür uygulaması ile birlikte, halkın -zaten Erdoğan’ın ya da Davutoğlu’nun talepleri doğrultusunda sık sık askıya alınan- bilgi edinme hakkı da gasp edilmiş oldu.

Daha önce, kurulduğu Haziran 2014’ten bu yana yalnızca Cumhurbaşkanı’nın ve iktidarın talimatları doğrultusunda faaliyet gösteren bir başka sulh ceza hakimliği, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine, avukatların dosyayı incelemesini ve dosyadan örnek almasını kısıtlayan bir karara imza atmıştı. Bu hukuk dışı sansür uygulamasının resmi gerekçesi, “toplum sağlığının, milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması”.

İktidarın medyaya sansür kararı, faillerin kimlikleri (biri Suruç’taki intihar bombacısının kardeşi), IŞİD ile bağlantılı oldukları, birkaç gün önce Suriye’den Türkiye’ye giriş yaptıkları, eylem öncesinde saldırı yerinde oldukları ve isimlerinin Davutoğlu’nun sözünü ettiği 21 kişilik listede yer aldığı basına yansıdıktan sonra alınmıştır. Bizzat bu olgu, bu kararın ardında yatan gerçek nedenin, iktidarın saldırıdaki ağır sorumluluğunu örtbas etmek olduğunu göstermektedir.

Anımsanacağı üzere, 20 Temmuz’da Suruç’ta gerçekleşen ve Kobani’nin yeniden inşasına yardımcı olmak için oraya gitmeye hazırlanan 33 gencin öldürüldüğü katliamın ardından da benzeri açıklamalar yapılmış, aynı yasaklar gündeme getirilmişti. Dahası, AKP, aynı sansürü, Suriye’deki şeriatçı milislere, büyük olasılıkla da IŞİD’e silah götüren “MİT TIR’ları” soruşturmasında da uyguladı. Polisin Suruç katliamına ilişkin tutanakları yaklaşık üç aydır savcıya vermemiş olması, Ankara’daki soruşturmanın geleceğine dair bir fikir veriyor.

7 Haziran seçimlerinden bu yana, resmi rakamlara göre, çoğunluğunu sivil Kürtlerin oluşturduğu 400’e yakın insan öldürülmüş durumda ve ülke, iktidarın Suriye’deki gerici emelleri ve onun uzantısı olan PKK’ye karşı savaş yönelimi eliyle, hızla etnik ya da mezhepsel eksende bir boğazlaşmaya doğru sürükleniyor.

Ortadoğu’daki emperyalist paylaşımın doğrudan uzantısı olan bu gidişatı önlemenin yolu, ne Washington, Berlin, Londra ve Paris’teki emperyalist yöneticilerin ne de Moskova’daki oligarkların “sağduyulu” tavır almasına bağlıdır. Kapitalizmin küresel krizinin körüklediği bir savaş yönelimine saplanmış olan bütün bu güçler, onlarca örneğini gördüğümüz üzere, Ortadoğu’da ve Türkiye’de kaç milyon insanın öleceğini değil; yalnızca kendi kar ve egemenlik çıkarlarını düşünüyorlar. Dolayısıyla, her biri, bugünkü müttefiklerini bir sonraki gün, düşman ilan etmeseler bile, bir kenara itebilirler.

Türkiye’nin girdabına girmiş olduğu savaş ve diktatörlük yönelimini, Batılı emperyalist güçlerin desteğine yaslanan burjuva partileri ve onların yedeğindeki sendikalar ya da sahte-sol da değiştiremez. Bu burjuva ve küçük-burjuva muhalefet, bizzat Ankara katliamı sonrasında görüldüğü üzere, yüzlerini, savaş ve diktatörlük yönelimine karşı mücadele edebilecek tek güç olan emekçi kitlelere değil; emperyalist merkezlere ve egemen sınıfa (banka ve holding patronlarına) dönmektedirler. Çünkü onların referans noktası “devlet sorumluluğu”, yani bütün baskıların, savaşların ve terörizmin kaynağı olan kapitalist sistemin bekasıdır.

Buna sendikalar da dahildir. Türkiye’nin, Türk-İş, Hak-İş, Kamu Sen, Memur Sen gibi toplamda yüz binlerce işçi ve memur adına konuştuğunu iddia eden sendikal örgütleri, Cumhuriyet tarihinin bu en büyük katliamlarından biri karşısında, göstermelik basın açıklamaları dışında hiçbir şey yapmadılar. Oysa aynı örgütler, bir ay kadar önce, sözde “teröre karşı” mücadele adına Ankara’da düzenlenen bir mitingde, AKP ve patron örgütleri ile birlikte “PKK’yi lanetliyor”du.

Bu örgütlerin işçi sınıfının ve gençliğin savaş ve diktatörlük yönelimine karşı kitlesel seferberliği karşısında duydukları korku, Ankara katliamının ardından iki günlük sözde genel grev ilan eden DİSK, KESK ve iktidar karşıtı meslek örgütleri tarafından da paylaşılmaktadır. Yıllardır bütün büyük grevleri ve direnişleri yalıtmış ve yenilgiye uğratmış; işçi sınıfının Gezi Parkı eylemlerine aktif-örgütlü katılımını engellemiş olan bu örgütler, “iki günlük genel grev”i birkaç kamu sektörü ve CHP’li ya da HDP’li belediye ile sınırlı tuttular. Onlar, işçi sınıfının diğer sektörlerini harekete geçirmek için hiçbir şey yapmadılar.

Burjuva muhalefet partilerinin ve sendika bürokrasilerinin işçi sınıfı ve gençlik içinde hızla yükselen toplumsal hoşnutsuzluğu dizginleme çabasının ardında, onların “iyi” ya da “kötü” niyetleri değil somut bir gerçeklik yatmaktadır. Yaşanmakta olan toplumsal felaketlerin nedeni, bizzat onların üzerinde yükseldikleri ve savundukları kapitalizmdir ve onların denetiminden kurtulmuş bir işçi hareketi, kaçınılmaz şekilde, sosyalist perspektiflerle tanışacak ve bu sistemi tehdit edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir