“Halkların Demokratik Kongresi” ve sosyalistler

“Solda Birlik” adı altında bir araya gelen onlarca parti, grup ve çevre, Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) inisiyatifiyle 15-16 Ekim 2011 tarihlerinde Ankara’da toplanan bir “kurultay”da, “Halkların Demokratik Kongresi”nin (HDK) çatısı altında ‘birleşme’ yönünde önemli bir adım attı. 800 dolayında delegenin katıldığı ve BDP’nin damgasını vurduğu -ki başka türlü olamazdı- bu kurultayın önemi, EMEP, ESP, KADEP, DSİP, SDP gibi partilerin ve onlara üye ‘solcu’ sendika bürokratlarının yanı sıra kendisini devrimci, sosyalist hatta Marksist olarak tanımlayan çok sayıda çevreyi de kapsamasıydı.

Bu durum, elbette bir gecede ortaya çıkmadı. 12 Haziran seçimlerine “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” adı altında katılmış olan yirmiye yakın partiyi ve çevreyi bir araya getiren HDK, aslında, yıllardır gerçekleşen “seçim blokları”nın ve 2007 – 2008’de denenip başarısızlıkla sonuçlanan “Çatı Partisi” girişiminin bir başka isim altında sürdürülmesinden başka bir şey değil. Elbette, daha farklı koşullar altında… Nitekim HDK’nin, dileyen bileşenlerinin yerel ve genel seçimlere ortak katılması amacıyla bir parti kurmayı hedeflemesi ama bunu yaparken söz konusu partiye katılanlar ile katılmayanlar arasındaki “eşitliği” koruma kaygısını taşıması, onun mevcut koşulları ve bileşenlerin konumlarını göz önünde bulundurduğunu gösteriyor.

Özetle, HDK’nin kuruluşu, aynı zamanda, “Kürt sorunu”nu sürekli olarak yeniden biçimlendiren uluslararası ve bölgesel maddi koşulların bir ürünü; PKK önderliğindeki Kürt hareketinin onyıllardır sürmekte olan mücadelesinin ve kendisini sosyalist ya da devrimci olarak tanımlayan solun onyıllar içindeki evriminin yalın bir ifadesidir.

PKK’nin ve TC Devleti’nin evrimi

Önce, PKK önderliğinini otuz küsur yıllık varlığı boyunca, “bağımsız birleşik sosyalist Kürdistan” uğruna silahlı mücadeleden -eşit anayasal hakları içeren- “demokratik özerklik” noktasına geldiğini biliyoruz. Öncelikle, PKK önderliğinin bu evriminin, onun önderliğinin niyetleriyle -ya da ruh haliyle- açıklanamayacağını; kimi “sol” çevrelerin bu yöndeki değerlendirmelerinin anlamsız olduğunu belirtelim.

PKK’nin bugün geldiği noktanın ardında, kapitalizminin kabaca 1970’lerin başlarında içine girdiği ve “küreselleşme” olarak adlandırılan evrimi yatmaktadır. Kapitalist üretim süreçlerinde yaşanan ve bilimsel-teknolojik gelişmelerin mümkün kıldığı köklü değişim, ulusal korumacı – kalkınmacı ulus devlet modeliyle birlikte, önceki dönemin ulusalcılık üzerinde yükselen bütün küçük burjuva “sol” siyasi akımların (sosyal demokrasi, çeşitli versiyonlarıyla Stalinizm, sendikacılık vb.) ayaklarının altındaki maddi zemini oymuştur. Başta SSCB olmak üzere, burjuva özel mülkiyetin ve kapitalist sömürünün ortadan kaldırılmış olduğu totaliter bürokratik diktatörlüklerin yıkılması ve bütün o ülkelerin piyasa ekonomisine dönmesi ile tamamlanan bu sürecin PKK’yi etkilememesi, elbette, mümkün değildi. Sonuçta, PKK de, ulusal kurtuluş uğruna silahlı mücadele veren diğer “sosyalist” önderliklerin izinden gitti; “ulusal bağımsızlık/devletçi kalkınma” programlarından vazgeçti ve yüzünü küresel sermayeye (dolayısıyla onun emrindeki egemen devletlere) çevirdi.

Ancak PKK’nin işi, Latin Amerika’daki ve Asya’daki benzerleriyle karşılaştırıldığında çok daha zor. Çünkü o, Ortadoğu gibi, ölesiye rekabet içindeki küresel sermaye gruplarının cirit attığı, onların çıkarlarını savunan farklı emperyalist devletler ve onların yerel taşeronları arasındaki çelişkilerin -kapitalizmin fazlasıyla uzatılmış krizinin de etkisiyle- olabildiğince keskinleştiği bir bölgede faaliyet gösteriyor. Yine, PKK’nin uğruna mücadele ettiğini savunduğu Kürt halkı, bölgesel etki alanını genişletmek için birbiriyle kâh anlaşıp kâh kapışan dört burjuva devlet arasında parçalanmış durumda ve her parçada farklı rejimler hüküm sürüyor. Öte yandan, PKK’ye karşı mücadele eden TC Devleti de -aynı küresel basınçlar altında- özellikle AKP iktidarları altında geçen son on yıl içinde, Kürt halkının varlığını bile yok sayan inkar politikasını terk etmiş durumda.

Bütün bunlar, TC Devleti ile PKK’nin birbirlerine karşı mücadelesini ve onların bu mücadele içinde sergiledikleri değişimi anlamak için, siyasi önderliklerin (AKP Hükümeti’nin ve PKK’nin) günlük pratiğinden ve açıklamalarından çok, kapitalizmin küresel dinamikleri eliyle biçimlenen bu geniş tabloya bakmak gerektiğini ifade ediyor. Zira uygulayıcıları farkında olsun ya da olmasın, bütün bu gündelik pratiği ve açıklamaları aynı küresel dinamikler belirliyor. (Okur, bu dinamiklerin çelişkilerden mahrum olmadığını; tam tersine, sürecin uzlaşma değil ama çatışmalar üzerinden işlediğini ve kapitalizmin küresel krizi koşullarında başka türlü olamayacağını savunduğumuzu, konuya ilişkin önceki yazılarımızda görebilir.)

HDK’yi önceleyen süreç

TC Devleti’nin “KCK operasyonları”nı sürdürdüğü ve PKK gerillalarının “beklenmedik” saldırılar gerçekleştirirdiği bir ortamda, HDK’nin kuruluşunun ilan edilmesi, PKK önderliğinin, şoven milliyetçilikten beslenen Türk küçük burjuva partilerin ve burjuva basının estirmeye çalıştığı histeriye verdiği anlamlı bir yanıttır. Bu yolla, Kürt önderliği, BDP’nin eş başkanı Gültan Kışanak’ın kurultaydaki sözleriyle, “Türkiye’nin önüne 21. yüzyıla yön verecek toplumsal bir dinamik, güçlü bir direniş, güçlü bir irade ortaya koyma” yönünde somut bir adım atmaktadır.

Peki, bu sözcükler ne anlama geliyor? Kuşku yok ki bu ifadeler, fazlasıyla iddialı olmakla birlikte, PKK’nin silahlı mücadele veren bir “Kürt örgütü” olmaktan çıkarak, alışıldık sözcüklerle ifade edersek, anayasal çerçevede faaliyet gösteren bir “Türkiye partisi” olma isteğini ifade ediyor. “İyi ama” denebilir, “PKK bu tür açıklamaları son on yıl içinde defalarca yapmıştı ve hiçbirinden sonuç alınamamıştı”. Evet, yapmıştı ve sonuç alınamamıştı! Ancak herhangi bir sonuç alınamamasının nedeni, PKK önderliğinin “kötü niyetli manevraları”ndan çok, attığı adımların “Türk” tarafında karşılığını bulamamasıydı.

İktidarının ilk iki döneminde asıl olarak devlet içindeki Türk milliyetçisi ulusalcı – laik kanatla mücadele eden AKP hükümetinin, bütün o dönem boyunca, “Kürt sorunu”nun çözümü için ileriye doğru attığı her iki adımın ardından bir geri adım geri çekildiğini biliyoruz. Benzeri şekilde, PKK de aynı dönemde, asıl olarak yasal siyasi alana ağırlık vermiş ve TC Devleti ile görüşmelere başlamıştı. Ancak bu süreç, sürmekte olan askeri operasyonlar ve KCK tutuklamaları eliyle sürekli sekteye uğramış; Kürtler ve PKK içinde kabaran öfke, silahlı mücadeleye son vermek ve “barışçıl çözüm”e ulaşmak için çaba harcayan Öcalan’ın -deyim yerindeyse- “rahat” davranmasını engellemişti.

Şimdi, üçüncü iktidar dönemine girmiş ve yeni bir anayasanın hazırlıklarını başlatmış olan AKP, büyük burjuvazinin de desteğiyle, “Kürt sorunu” konusunda yüksek bürokrasi içinde karşılaştığı direnişi büyük ölçüde kırmış görünüyor. Ancak önemli bir anayasa değişikliğinin ardından ciddi bir seçmen desteğiyle iktidarını pekiştiren AKP’nin içeride yaşadığı rahatlama, dış ilişkilerde yaşanan ciddi sorunlarla gölgelendi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” hayali, Ankara’nın birkaç ay içinde bütün komşularıyla kavgalı hale gelmesiyle birlikte çöktü. İsrail’in ardından, özellikle Suriye ve İran ile ilişkilerde yaşanan kötüleşmenin hükümetin “Kürt sorunu”na ilişkin tavrını etkilemesi kaçınılmazdı.

AKP hükümetinin “Kürt sorunu”nun çözümünü yeni anayasanın hazırlanması sürecine tabi kılarken -ki bu zaten gerekiyordu- aynı zamanda gerilla güçlerine yönelik askeri operasyonların önünü açması, birçok çevre tarafından “açılımın sonu” olarak değerlendirildi. Aynı süreçte, Kürt hareketi de oklarını AKP iktidarına yöneltmiş ve giderek artan şekilde, “AKP karşıtı mücadele” söylemini benimsemişti. Nitekim aynı söylem, Ankara’da toplanan kurultaya da damgasını vurdu ve HDK, önüne, “AKP karşısında bir direniş odağı oluşturma” hedefini koydu.

HDK neyi ifade ediyor?

Kurultayın sonuç bildirgesinde, kendisini “ana muhalefet” olarak tanımlayan HDK, öncelikle, sermayenin “neo-liberal” saldırılarına karşı “halkın kendi yönetimini kurmasını sağlamak için” mücadele eden bir hareketin oluşumunu hedeflemekte; önüne, “insanın insana kulluğunun son bulacağı sömürüsüz bir düzen, insanca bir yaşam için ortak mücadeleyi örgütleme” görevini koymaktadır.

Sonuç bildirgesinde görüldüğü üzere, HDK’nin ilanının ardında, küresel krizin yıkıcı etkilerine karşı Yunanistan’dan ve İspanya’dan başlayarak sokaklara dökülen Avrupalı emekçilere ve gençlere; Tunus’tan başlayarak birçok ülkede diktatörlükleri deviren ya da derinden sarsan “Arap Baharı”na ve nihayet ABD’de başlayıp bütün dünyaya yayılan, “Wall street’i işgal et / Biz yüzde 99’uz” hareketine ilham veren “daha adil bir dünya” özlemi yatmaktadır. Bu yanıyla HDK, küreselleşme karşıtı yeni kitle hareketlerinin Türkiye’deki platformu olmaya aday görünüyor; bunu da Türkiyeli emekçilerin ve gençliğin başta “Kürt sorunu” olmak üzere özgün siyasi taleplerine eklemleyerek yapıyor.

Yine, kurultayın sonuç bildirgesinde, “Tüm demokratik ve toplumsal muhalefet güçlerinin … tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin… ortak mücadele zemini olma” amacını ifade eden HDK, “bütün kimlik ve kökenlere eşit mesafede bir “yeni anayasa” yapılması” sürecinde aktif şekilde yer alacağını; “egemen sınıflara ve cinse tanınan imtiyazların kaldırılması için çaba göstereceğini” ilan etmektedir.

Bütün bu talepler arasında, Kürt sorunu”nun “barışçıl, demokratik ve eşit haklara dayalı bir çözümü” de yer alıyor. Ama bir farkla: HDK (daha doğrusu, onun ana unsuru olan Kürt önderliği), yıllardır izlediği çizgiden farklı olarak, “yeni bir toplum” projesini “Kürt sorunu” etrafında örmemekte; tersine, bu sorunun çözümünü çok daha genel bir eşitsizliklere / adaletsizliklere karşı mücadelenin çerçevesi içine yerleştirmektedir.

Bu çerçevenin başlıca unsurlarından biri, belki de en önemlisi, kuşkusuz, “demokratik özerklik anlayışı”dır. HDK, “yerelde halkların karar alma ve uygulama süreçlerine en geniş katılımını sağlayacak ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği; merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayetinin son bulacağı bir siyasi ve idari düzen” önermektedir. TC Devleti’nin merkeziyetçi yapısının kırılmasına ve yerel yönetimlerin gücünün arttırılmasına yönelik bu talebin, sermaye hareketlerinin önündeki bürokratik engelleri azaltarak gerçekte küresel sermaye ile onun yerel taşeronlarının işine yaradığını; TC Devleti’nin üyelik görüşmelerini sürdürdüğü AB tarafından da istendiğini anımsatmakla yetinelim.

HDK, yine kurultayın sonuç bildirgesinde açıkladığı üzere, kendisini “emperyalizm karşıtı” bir hareket olarak tanımlamaktadır. O, “emperyalizmin bölgemiz halkları başta olmak üzere, dünya halkları üzerindeki egemenlik ve baskı politikalarına, onların askerî üslerine, ekonomik, siyasi anlaşmalarına ve kurumlarına karşı mücadele edecek; Türkiye’nin bölge halklarına ve devletlerine karşı bir saldırı üssü olmasına kesinlikle karşı çıkacak, sömürgeciliğe, işgallere ve benzeri müdahalelere karşı ezilen halkların direnişlerinden yana tutum alacak”tır.

Bütün bunlar, kuşkusuz, sosyalist ya da ilerici olmak bir yana, sağlıklı düşünebilen hiç kimsenin karşı çıkmayacağı / çıkamayacağı ifadeler. Ancak, yine sonuç bildirgesinin sözleriyle, “özgürlük ve kardeşliğin dünyasına doğru yürüyüş” özlemini ifade eden talepleri ifade etmek bir şey, bu talepleri gerçekleştirecek siyasi bir özne olmak başka bir şeydir.

HDK, 15-16 Ekim’de Ankara’da toplanan kurultayında yapılan konuşmalardan, bu kurultayın sonuç bildirgesinden ve -bir başka yazıda ele alacağımız- program taslağından anlaşıldığı kadarıyla, bütün sınıfların küreselleşme karşıtı unsurlarından oluşan bir gökkuşağıdır: “Kongremiz, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; işçilerin, emekçilerin, göçmenlerin, kadınların, köylülerin, gençlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT [lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel] bireylerin, dışlanan ve yok sayılan bütün halkların, tüm inanç topluluklarının, yaşam alanları tahrip edilenlerin buluştuğu ortak bir mücadele zeminidir”.[1] Bir başına ele alındığında, kuşkusuz, bütün bunlar, aklı başında hiç kimsenin karşı çıkmayacağı / çıkamayacağı şeyler… Ama sadece, bir başına ele alındığında…

Sosyalistler HDK’de ne yapıyor?

Yukarıda tek tek sıralanan kesimlerin HDK’nin içinde kendi talepleriyle ve programlarıyla bağımsız birer özne olarak ne ölçüde yer aldığı bir yana, bizi asıl olarak ilgilendiren, kuşkusuz, işçi sınıfının konumu ve rolü. Zira biz Marksistler, tarihi üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler üzerinden açıklayan bilimsel bir yöntemden hareket ediyor ve modern tarihin iki temel öznesinden biri olan işçi sınıfının, sonuna kadar devrimci biricik sınıf olduğunu düşünüyoruz. Bize göre, çağımızda her türlü baskının, sömürünün ve ayrımcılığın kaynağı, özel mülkiyet ve ücretli emek sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemdir. Dolayısıyla, kapitalist üretim ilişkileri ve üretim araçları üzerindeki burjuva mülkiyet varlığını sürdürdüğü sürece, insanlar arasında gerçek bir eşitlikten ve özgürlükten söz etmek mümkün değildir.

Modern tarihin yüzlerce, binlerce kez kanıtladığı üzere, bunu başarabilecek olan tek toplumsal özne ise işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfının, tek tek işçilerin mevcut düşüncelerinden ve isteklerinden bağımsız olarak üretim sürecindeki konumundan kaynaklanan bu rolünü oynayabilmesi için, öncelikle, içinde yaşadığı gerçekliğin bilincine varmış, kapitalist sistemin işleyiş yasalarını kavramış olması gerekir. Ona bu bilinci verecek olanlar da sosyalistlerdir.

HDK’de yer alan sosyalistlerden de bunu yapmaları; işçi sınıfının yalnızca devrimci ve enternasyonalist olabilecek taleplerini bu “platform”un içinde seslendirmeleri beklenirdi. Peki, onlar ne yapıyorlar? Kürt hareketinin liberal – demokratik bir Türkiye özlemini ifade eden “demokratik özerklik” projesine soldan destek sunmaya ve işçi sınıfını ona yedeklemeye çalışıyorlar.

Bunu en açık biçimde ifade edenlerden biri, HDK içindeki sosyalistlerin önde gelen sözcüsü ve BDP’nin Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçü oldu. O, Ankara’daki kurultayın açılış konuşmasında, Kürt halkının demokratik özerklik programını temelden desteklediklerini belirterek, demokratik özerklikle birlikte bütün Türkiye’de, bütün ilçelerin “kendi kendilerini yöneteceğini” ilan etti. Sınıf mücadelesi ve devrim kavramlarını uzun süre önce rafa kaldırmış olan Kürkçü, hayalini kurduğu ve “herkesin temsil edileceği” bu sınıflar üstü öz yönetim modelinde üretim araçları üzerindeki mülkiyetin yani ekonomik gücün hangi sınıfın elinde olacağını özenle gözlerden kaçırıyor. Dahası, o, kendilerini “bu bilgi ile donattığı için Kürt halkının devrimci mücadelesinin önünde saygı ile eğilmeyi”de ihmal etmiyor. Marx’ın ve Engels’in, yüzyılı aşkın süre önce temellerini attığı tepeden tırnağa öz yönetim üzerine kurulu “komün tarzı” işçi devleti modelini unutmuş olmak, Marx’ın biyografisini Türkçeye kazandıran bir sosyalist için gerçekten üzüntü verici… (Geçerken, uzun tutukluluk yıllarında gerillacılıktan vazgeçip yüzünü Marksizme dönmüş gibi görünen ama merkezciliğin ötesine geçememiş olan Kürkçü’yü, farklı koşullar altında da olsa, gerilla mücadelesine “onurlu şekilde” son vermeye çalışan PKK/KCK/BDP ile yeni demokratik özerklik programı etrafında bir araya getiren şeyin bir rastlantı olmadığını belirtelim).

HDK içindeki sosyalistlerin bir diğer temsilcisi ise BDP’nin İstanbul 3. Bölge’den milletvekili olarak TBMM’ye taşıdığı EMEP genel başkanı Levent Tüzel. Partisinin Stalinist geleneğinden gelen bir alışkanlıkla olsa gerek, konuşmalarında işçi sınıfına, emeğe ve emekçilere daha fazla vurgu yapan Tüzel’e göre HDK, “hükümetin işçi emekçiyi, halkları birbirine karşı kışkırtan, bölen politikalarına karşı dilimize, kültürümüze sahip çıkan bir birlik hareketi”dir.[2]

Ezici çoğunluğu EMEP’li ve BDP’li olan ‘solcu’ KESK bürokratlarının Kongre’deki varlığına da kısaca değinmekte yarar var. Sözde temsilcisi olduklarını iddia ettikleri işçi sınıfına “işçi sınıfı” demekten bile kaçınan ve onu yenilgiden yenilgiye sürüklemiş olan bu ‘solcu’ sendika bürokratları, şimdi, geçmişteki “günah”larının manevi yükünü atabilmek için Kürt hareketinin gölgesine sığınmaya çalışıyorlar. Oysa onların “günah”ları, kongrede attıkları “yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganlarıyla süsledikleri bu “gölge”nin ardında gizlenemeyecek kadar ağır ve işçiler bunun farkında. Dahası ve en önemlisi, onların şimdi ardında hizaya geçtiği bu liberal demokrat programın işçi sınıfına ve emekçilere yeni hayal kırıklıklarından başka birşey sunmayacak olmasıdır.

Bu tespitin çok “iddialı” ya da “acımasız” olduğunu düşünenlere, HDK kurultayındaki konuşmalarda, onun sonuç bildirgesinde ve program taslağında dile getirilen özlemlerin ve vaatlerin dünyada ve Türkiye’de olup bitenlerin bilimsel bir çözümlemesi üzerinde yükselmediğini anımsatıyoruz. Gerçekten de, HDK’nin sonuç bildirgesinde ve program taslağında dünyada ve Türkiye’de olup bitenleri anlamamıza yardımcı olacak herhangi bir çözümleme bulunmuyor.

Kapitalizminin küresel dinamiklerini ve bunların bölgemizdeki ve Türkiye’deki ekonomik-siyasi etkilerini çözümlemeyen bir programın, temsilcisi olunduğu iddia edilen “bütün ezilenlere ve sömürülenlere” içinde yaşadıkları gerçekliği kavratması ve onları “yeni bir dünya”nın kurucuları haline getirmesi mümkün mü? Yoksa önderler, mücadelesine övgüler dizdikleri o kitlelerin bu çözümlemeleri nasıl olsa anlamayacaklarını düşündükleri derin bilgilerini kendilerine mi saklıyorlar?

Dahası, HDK’nin kurucuları, günümüz Türkiyesini dünyada olup bitenlerden yalıtılmış şekilde ve tarihsel perspektiften yoksun olarak ele aldıkları için, farkında olsunlar ya da olmasınlar, kendilerine özgü hayali bir dünya yaratmakta, onun içine hapsolmakta ve izleyicilerini de kendi dünyalarına hapsetmeye çalışmaktadırlar. Onun sosyalist bileşenleri de bu vahim durumu sessizce izlemekle ve -konuşmaları gerektiğinde- Kürt önderliğine methiyeler yağdırmakla yetiniyor! Bir başına bu durum bile, HDK’nin, daha önce de gösterişli şekilde ilan edilmiş olan ittifaklar ve bloklar gibi “ölü” doğduğunu göstermektedir. Elbette gerçek eşitlik ve özgürlük özlemiyle yanmakla yetinmeyip onu gerçekleştirmeye çalışanlar için…

Peki, işçi sınıfının ve başta Kürt halkı olmak üzere bütün ezilen kesimlerin HDK’de yaşayacağı şimdiden görünen yeni yenilgileri ve hayal kırıklıklarını yaşaması önlenemez mi? Elbette önlenebilir ve bu yönde ısrarla çaba harcamak gerekiyor. Bu çabayı harcayacak olanlar da -bir kez daha- Marksistlerdir.

Marksistlerin görevi

Kongre hareketi, adından da anlaşılabileceği gibi, işçi sınıfını “halklar” içerisinde eriten, proleter devrim ve sosyalist bir dünya mücadelesini “demokratik Türkiye” ve “yeni anayasa”yla düzen içerisinde sınırlayan; kurtuluşun yolu olarak kitlelerin devrimci seferberliğinin yerine burjuva parlamenter mücadeleyi öne çıkaran tüm bu yönleriyle “yeni” bir hareket değildir. O, uluslararası sosyal-demokrasinin reformist/parlamenter ve anayasalcı çizgisinin bir devamı niteliğindedir. HDK’nin kendisine Almanya’daki burjuva “Sol Parti”yi ya da Hindistan ve Güney Afrika’daki Ulusal Kongre partilerini örnek alması tesadüf değildir.

Buraya kadar yazdıklarımız, PKK önderliğindeki Kürt hareketinin eseri olan HDK’nin küçük burjuva liberal reformist sınıfsal-siyasal yapısını gözler önüne seriyor. Eğer orada sosyalizm adına herhangi bir şey varsa, bu, bilimsel sosyalizmin kurucularının yüzelli yıl önce hesaplaştıkları küçük burjuva ütopik sosyalizminin izleridir. Ancak bu izler, işçi sınıfının bağımsız devrimci bir siyasi özne olarak ortaya çıkmadığı koşullarda yaşanan küresel krizin etkisiyle yeniden belirginleşmektedir. Bu durum, Marksistlerin burjuvaziye ve küçük burjuvaziye karşı ideolojik alanda vermeleri gereken ciddi bir mücadelenin varlığına işaret ediyor.

İkinci olarak, Marksistler, sosyalist katılımcılarının HDK’ye atfettiği “solu birleştirme” ya da “işçi sınıfı ile Kürt halkı ve bütün ezilenler arasında ortak bir mücadele cephesi oluşturma” misyonunun gerçek olmadığını; bu oluşumun, Türk, Kürt vb. işçileri burjuvazinin liberal-demokrat kanadına yedeklediğini görmek ve bıkmaksızın anlatmak zorundalar.

Bununla birlikte, Kürt hareketinin ve onun dümen suyundan ayrılmayan sosyalistlerin bütün bir pratiğini ve HDK’nin, özünde “eşitlikçi ve adil bir kapitalizm”in mümkün olduğu hayalini ifade eden programını eleştirmek yetmez. Bu eleştirilerin yaşam içindeki karşılıklarını da yaratmak gerekir. Bu, kapitalizminin küresel işleyişine ve onun bu topraklardaki etkilerine ilişkin bilimsel çözümlemeler üzerine kurulu, uluslararası ve tarihsel bir perspektif içeren devrimci bir program ve onu cisimleştiren bir parti demektir. HDK’nin, içinde bulunduğumuz koşullarda bir “umut” olduğunu düşünen samimi devrimcilerin hayal kırıklığına uğramamalarının tek yolu, tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurmaları ve bir bütün olarak burjuvazinin egemenliğini yıkmak üzere işçi sınıfının devrimci partisini inşa mücadelesine omuz vermeleridir. Hiç kimse kendisini kandırmasın! Sosyalistlerin böylesi bir partiye sahip olmadan HDK içinde yer almasının ne kendilerine, ne işçi sınıfına ne de başta Kürt halkı olmak üzere ezilenlere faydası olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir