Gezi Parkı eylemlerinde yeni aşama ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeler

Taksim Gezi Parkı’ndan başlayan ve 77 ile yayılan kitlesel direniş, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın devreye girmesinin ve DİSK ile KESK’in verdiği desteğin ardından yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor. Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine karşı –deyim yerindeyse– bir avuç çevrecinin başlattığı eylem, polisin barbarca saldırısının ardından, AKP iktidarının yasakçı ve otoriter uygulamalarına karşı kitlesel bir protesto hareketine dönüştü; gösterilerde –şimdiye kadar– iki kişi öldü, binlerce insan da yaralandı.

Cumhurbaşkanı Gül’ün ve Başbakan Yardımcısı Arınç’ın “mesaj alınmıştır” ve “özür diliyoruz” türü açıklamalar yapmasının ve muhalefet partileri ve Gezi Parkı Platformu temsilcileriyle yapılan görüşmelerin ardında, egemenlerin, polis terörüne karşı patlayan birikmiş kitlesel öfkenin baskı ve şiddet ile bastırılamayacağını kavraması yatmaktadır.

Gezi Parkı eylemleri sonucunda, İstanbul Borsası, geçtiğimiz Pazartesi gününü yüzde 10 düşüşle kapatmış, dolarda ve faizlerde aylardır süren düşme eğilimi tersine dönmüştü. Yine eylemlerin bir sonucu olarak turist rezervasyonlarında iptaller yaşandığını; ABD’den ve AB’den gelen tepkiler sonucunda, iş dünyasını bir kaygının sardığını biliyoruz.

Taksim Gezi Parkı’ndan bütün ülkeye yayılan direniş, ona bir hafta boyunca sessiz ve uzak kalan sendikaları da harekete geçmeye zorladı. Daha önce 5 Haziran’da bir günlük genel grev kararı almış olan KESK, bu grevin başlangıcını Gezi Parkı eylemleri ile dayanışma amacıyla bir gün önce saat 12.00’ye çekip uzatırken, DİSK, Gezi Parkı eylemleriyle dayanışma amacıyla, 5 Haziran günü iş bırakarak eylemlere katıldı. Başta en büyük işçi sendikaları konfederasyonları olan Türk-İş ile Hak-İş olmak üzere, diğer sendikal örgütler ise, ülkenin altını üstüne getiren kitlesel eylemler karşısında tam bir “üç maymun” rolü oynuyor. Sendikal örgütlerin bu tavrı, onların sermaye ve AKP iktidarı karşısındaki “uysal uşak” konumunu gözler önüne sermektedir.

Alınan “mesaj” ne?

Cumhurbaşkanı Gül’ün, “mesaj alınmıştır” açıklamasının ardından, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve Gezi Parkı eylemine destek veren BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile görüşmesi; ardından da Başbakan Yardımcısı Arınç’ın “özür” ve “özeleştiri” içeren konuşması, iktidarın geri adım atacağının ve “sorumlular” hakkında bir soruşturma başlatacağının işareti olarak algılandı.

Bununla birlikte, kısmen haklılık payı olan bu algılama, burjuva medya ve kimi politikacılar tarafından tek yanlı ve abartılı biçimde yayıldı. Medya ve kimi “aşırı iyimser” muhalifler öyle bir hava yarattı ki, sanki her şey, Başbakan’ın “sert” söyleminin de katkıda bulunduğu bir “yanlış anlama”dan ibaretti. İktidar bir hata yapmış ama bunun farkına varmıştı ve devlete artık “aklıselim” hakim oluyordu. Devletin tepesindeki bu söylem değişikliğini, polisin İstanbul’daki saldırıyı hafifletmesi izledi; bu arada, polis ile kimi göstericiler, basının önünde, birbirlerine çiçek–baklava ikram ettiler. Onları, televizyon ekranlarında, “z kuşağı”, “y kuşağı” vb. adlar taktıkları gençlik hakkında ahkam kesen ve sözüm ona “siyasetten nefret eden” bu kuşağı “anlamak” gerektiğini anlatan, sermayenin ve iktidarın hizmetindeki sözde profesörler izledi. Bütün bu güruha göre, “yanlış anlama” giderilmişti ve “toplumsal barış” yeniden sağlanıyordu.

Ama bu “barış” havası fazla sürmedi. Ankara’da çiçek dağıtan ve Kızılay’dan çekilen polis, aradan 24 saat geçmeden, alanda toplanmış olan göstericilere barbarca saldırdı. Polis terörü, diğer illerde de sürdü.

Kitlesel gösteriler boyunca, devletin tepesinde ve iktidar partisi içinde, olaylara ilişkin farklı vurgular yapıldığı biliniyor. Kimileri Başbakan Erdoğan’ın söyleminden duydukları rahatsızlığı utangaç biçimde dile getirirken, diğerleri büyük bir pervasızlık ve öfkeyle eylem içindeki halka ve gençlere hakaretler yağdırmayı, öfke kusmayı sürdürdü (bunlar, aynı mide bulandırıcı tavrı sürdürüyor). Polisin bir ilde sessizliğini korurken, diğerinde barışçıl gösterilere vahşice saldırmasının ardında, gerek devlet gerekse iktidar partisi içindeki bu parçalanmışlık yatıyor olabilir. Ama protestolarını sürdüren kitleler için önemli olan şey bu değildir.

Devletin ve AKP iktidarının Erdoğan’ın Fas’a gitmesinin ardından benimsediği “yumuşak” dili, bir “yanlış”ın anlaşıldığının ve düzeltileceğinin işareti olarak algılamak için herhangi bir neden bulunmamaktadır.

Cumhurbaşkanı Gül’ün “alınmış” olduğunu söylediği “mesaj”, onun kişisel niyeti ne olursa olsun, Arınç’ın basın açıklamasında ifade edildi. Burjuva medyanın görmezden geldiği bu “mesaj”, geniş kitleleri yatıştırıp eve döndürmek, ölümlerin yaşandığı bir ortamda Taksim’deki kitleleri “şenlik havası”na sokmaya çalışmak; gençliğin en kararlı, en mücadeleci kesimini yalnızlaştırmak, bölmek ve polis şiddetiyle ezmektir. Egemenler, böylece, AKP iktidarının baskıcı otoriter uygulamalarına karşı çıkan herkesi “aşırı” ya da “marjinal” olarak damgalamayı hesaplıyorlar.

Provokasyonlara dikkat!

İktidar, gösterilerin başından beri, polis terörünün ve onun yönlendirdiği provokatörlerin yol açtığı maddi hasarları, eylemci kitlelerin “aşırı uçların çıkarlarına alet olduğunun” kanıtı olarak sunmaya çalışmaktadır. Yöneticilere göre, otomobillerin yakılmasından, camların kırılmasından ve hatta ölümlerden ve yaralılardan göstericiler ya da onların içindeki “art niyetli unsurlar” sorumludur. İktidarın emrindeki televizyon kanallarında arz-ı endam eden “uzmanlar”, kitlesel gösterilerde yabancı istihbarat örgütlerinin parmağını arayacak kadar zıvanadan çıkmış durumda.

Yüz binlerce insanın katıldığı ve kendiliğinden patlamış olan protesto gösterilerinde, elbette, kimi kişi ya da gruplar, karşı karşıya kaldıkları azgın polis saldırısı karşısında kendisini yitirerek, amaca zarar veren kör bir saldırganlığa kapılabilir. Hatta gösterilere, yalnızca yıkıcı ya da yağmacı amaçlarla katılan kişi ve gruplar da olabilir. Ama bütün bunlar, moda deyimle söylersek, “marjinal” eylemlerdir ve görüldükleri anda, bizzat göstericiler tarafından engellenmektedir.

Öte yandan, Taksim’deki eylemlerde yer alan birçok gösterici, orada, sivil polislerin ve polisle bağlantılı olduğu bilinen provokatörlerin (aralarında kimi üniversite özel güvenlik görevlileri de var) olduğuna tanık oldu. Yine, önceki gün sabaha doğru, aralarında Toplumsal Eşitlik okurlarının da bulunduğu bir grup gösterici, elinde Molotof kokteylleri taşıyan 10-11 yaşlarında bir çocuğu yakaladı. Eylemcilerin elinden kurtularak İnönü Stadı’nın önündeki polise sığınan bu çocuğu oraya kim göndermişti?

Özetle, Taksim’de ve başka yerlerde provokasyon yaratmaya çalışan kişiler olabilir ama bizzat mücadeleye zarar veren bu unsurlar, eylemciler içinde değil; onları “marjinal teröristler” gibi göstererek yalıtıp ezmeye çalışan karşı safta aranmalıdır.

Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan Yardımcısı’nın, sokaklardaki emekçi kitleleri yatıştırıp evlerine döndürmeyi ve gençliği alanlarda yalnız bırakmayı amaçlayan son girişimlerinin ardından, provokasyon olasılığı daha da artmıştır. Bu durum, alanlardaki kitlelerin olası bir “erken zafer” umuduyla “gevşememesini” ve her zamankinden daha dikkatli olmasını gerektirmektedir. Kitlelerin mücadeleyle ele geçirdiği ve şu anda polisin giremediği Taksim’i ve diğer alanları geri almak için her yola başvuracaklardır. Bu yüzden meydandaki disiplinden barikatların savunusuna, başta sol gruplar olmak üzere herkes çok daha dikkatli olmalı ve daha fazla katılım göstermelidir.

Sendikaların rolü

Gezi Parkı protestolarına, işçi sendikalarından DİSK’in göstermelik katılımı dışında herhangi bir katılım gerçekleşmezken, KESK –grev dışında– alanlarda neredeyse hiç yoktu. Diğer sendikal örgütler ise, bırakın eyleme katlımı, Gezi Parkı’nda yaşananlarla ilgili uzun süre herhangi bir açıklamada dahi bulunmadılar.

Sendikaların neredeyse bütün kentleri sarsan kitlesel eylemler karşısında sergilediği bu “üç maymun” tavrı, onların son otuz yılda sistemle bütünleşmelerinde ulaşmış oldukları noktanın en yalın ifadesidir. Sendikalar, işçilerin örgütleri olmaktan çıkmış; işçilerin sermayenin ve iktidarın çıkarları uğruna içinde tutulduğu hapishaneler haline gelmiştir.

KESK ile DİSK bürokrasilerinin protestolara “destek” vermesi, ancak eylemler birinci haftasını doldurduktan ve Cumhurbaşkanı Gül ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun görüşmesinin ardından mümkün oldu. DİSK ve KESK bürokrasisinin bu kararında, onların, ilk günden itibaren protestolarda yer alan üyelerinin baskısı kuşkusuz bir rol oynadı. Ancak inisiyatif bu örgütlerin tepesine çöreklenmiş olan bürokrasilerde olmayı sürdürüyor.

KESK’in, yine tabandan gelen basıncı azaltmak amacıyla 5 Haziran tarihinde yapmayı planladığı “iş güvencesi” grevini Gezi Parkı direnişi ile birleştirme kararı, hiçbir hazırlık yapılmadan alınmış, günü kurtarmaya yönelik bir karardır. DİSK’in 4 Haziran günü saat 12:00 ile 14:00 arasında, neredeyse bütünüyle öğle tatiline denk getirecek şekilde yapmayı planladığı “uyarı grevi” gelen eleştiriler üzerine 5 Haziran’da bir günlük iş bırakma eylemine dönüşmek zorunda kaldı. KESK’in ve DİSK’in günü kurtarma çabasıyla aldığı grev kararları, sendika bürokratlarının, toplumun geniş kesimlerince meşruluğu kabul edilmiş Gezi Parkı eylemlerine yaslanarak üyeleri üzerindeki konumlarını korumasını amaçlamaktadır.

Bütün bunlara karşın, bürokratların kendi konumlarını sağlamlaştırmak amacıyla da olsa, Gezi Parkı eylemlerine destek kararı, bütün ikiyüzlülüğüne ve sınırlılığına karşın, başta göstericiler olmak üzere, geniş kitleler içinde moral arttırıcı bir etkide bulunmuştur. Dahası, emekçilerin, sermayenin emrindeki bürokratlar önderliğinde de olsa eylemlere katılması, bizzat onlar üzerinde önemli etkilerde bulunacak, sendika bürokrasileri üzerindeki baskıyı daha da arttıracaktır. Ancak bu yeterli değildir.

KESK ve DİSK üyesi emekçiler, diğer sendikalı-sendikasız işçileri de katmaya çalışarak, grevi:

* Polis terörü uygulanan bütün illerin valileri ve emniyet müdürleri ile İçişleri Bakanı’nın istifa etmesi,

* Bu saldırılarda halka karşı suç işleyen polislerin görevden alınıp yargılanması,

* Bütün meydanların işçi ve emekçilere açılması,

* “Taksim projesi”nin ve kentsel yağmanın durdurulması,

* Gaz bombası kullanımının yasaklanması

* Gözaltındaki bütün göstericilerin serbest bırakılması talepleri karşılanana kadar sürdürmelidir.

Bu talepler, neredeyse tüm illerde sokaklarda olan kitlelerin de ortak talepleri olmalı, bugüne kadar gerçekleşen diğer sermaye saldırılarına karşı taleplerle genişletilmeli ve gerçek kazanımlar elde edilmeden asla eve dönülmemelidir.

Öte yandan, DİSK ve KESK bürokrasisinin kitlesel direniş “trenine” son anda atlaması, onların başta CHP olmak üzere burjuva muhalefet partileri CHP ve BDP ile olan sıkı bağlarından bağımsız düşünülemez. Direnişe son verme konusunda Cumhurbaşkanı ile anlaşmış olan bu burjuva muhalefet partileri, kendi yapamadıklarını sendika bürokrasileri eliyle yapmaya çalışıyorlar.

Gezi Parkı eylemlerinin ilk gününden itibaren, işçi sınıfının sürece dahil olması gerektiğini savunan Toplumsal Eşitlik, sürekli olarak, direnişin gerçek bir zafer elde etmesi için işçi sınıfının eylemli müdahalesine ihtiyacı olduğunu vurguladı. İşçi sınıfının eylemli desteği, onun kendi taleplerinin Gezi Parkı direnişçilerinin talepleriyle birleştirilmesini ve bu uğurda üretimin durdurulmasını gerektirir. Bu da, işçilerin sendika bürokrasilerinin denetiminden kurtulmasına, kendi mücadeleci taban örgütlenmelerini yaratmasına ve sınıfının diğer bileşenleriyle bütünleşmesine bağlıdır.

BDP’nin karakteri

Gezi Parkı eylemleri, BDP’nin burjuva sınıfsal karakterini ve onunla AKP arasındaki işbirliğinin gerici özünü açığa vurmuştur. BDP İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, eylemin ilk gününden itibaren alanda protestocuların yanında yer aldığını biliyoruz. Ama Önder’in, son derece doğru bir şekilde direnişçilerin yanında yer aldığında, sürecin nerelere evrileceği hakkında –herkes gibi– hiçbir fikri yoktu. Zaten, o sıralarda yüz dolayında çevrecinin gerçekleştirdiği “Gezi Parkı direnişi”, ne diğer partiler ne de BDP için böylesi yakıcı bir sorundu.

BDP’nin –Önder’e rağmen– burjuva konumunu açıkça bir kez daha ortaya çıkartan şey, direnişin, işçi sınıfının aktif ve örgütlü katılımı durumunda iktidarı devirme tehlikesi içerecek şekilde, bütün ülkeye yayılması oldu. BDP önderliği, 77 ilde yüz binlerce insanı sokaklara döken kitlesel seferberliğe destek vermediğini ilan etti ve Kürtleri gösterilere katılmamaya çağırdı. BDP önderliğinin bu tutumuna rağmen Kürt emekçileri ve gençliğinin bir kesimi mücadeleyi kararlılıkla destekledi. BDP, sözde “barış sürecine zarar gelmemesi” bahanesiyle aldığı bu kararını, “ulusalcıların olduğu yerde olmayız” türü “gerekçeler” ile destekledi.

Bu, Kürt burjuvazisinin, AKP’nin 11 yıldır sürdürdüğü bütün işçi sınıfı düşmanı politikalara, toplumsal yaşamın İslam ekseninde yeniden biçimlendirilmesi çabasına, otoriter bir rejimin inşası yönünde atılan adımlara, polis terörüne ve Suriye’de yürütülen savaşa; özetle kapsamlı bir toplumsal karşıdevrime ilişkin tavrının en son ifadesidir. Toplumsal Eşitlik yayın kurulunun yıllardır uyarısını yaptığı bu durum, AKP ile PKK arasındaki burjuva “barış süreci”nin ayrılmaz bileşenidir.

Ortadoğu’nun yangın yerine döndüğü bir dönemde, dışarıda savaş kışkırtıcılığı yapan, içeride ise en küçük muhalefete karşı acımasızca polis terörü estiren bir iktidarın “barışın” bir parçası olacağını düşünmek gafletinden kurtulamayan küçük burjuva solu da, Kürt işçi ve emekçilerini AKP hükümetinin adım adım inşa etmeye çalıştığı baskıcı totaliter rejimin kucağına itmeye devam etmektedir. En son Gezi Parkı eylemlerine yansıyan gelişmelerden, önümüzdeki dönemde, AKP hükümetinin artan gerici ve baskıcı uygulamalarının BDP içerisinde önemli kırılmalara yol açacağını görmek zor değil. Açıkçası, tarihi boyunca hiçbir ciddi özeleştiri yapmamış olan ve burjuva “barış” uğruna PKK’nin ve BDP’nin –dolayısıyla da AKP’nin– kuyruğunda politika yapan küçük burjuva solunun bu son durumdan gerekli dersleri çıkartıp çıkartmayacağından emin değiliz.

Hareketin başarısı için

Az sayıda çevrecinin “sıradan” eylemi olarak başlayan ama polisin müdahalesinin ardından 77 ilde yüz binlerce kişinin katıldığı protestolar, yıllardır vurguladığımız bir gerçeği gözler önüne sermiştir: İçinde bulunduğumuz küresel kriz döneminde, hiç umulmadık bir yerde çakan kıvılcım, en istikrarlı görünen iktidarları sarsabilecek devasa bir yangına dönüşebilir. Bunun son yıllarda Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’da birçok örneğini yaşamıştık.

On gündür –PKK ile BDP’nin engellemesi nedeniyle birçok Kürt ili hariç– tüm Türkiye’yi sarsan kitlesel eylemlerin arkasında, sermaye sınıfının temsilcisi olarak AKP’nin on yıldır sürdürdüğü ve son birkaç yıldır acımasızca derinleştirdiği işçi düşmanı politikalar ve gerici-baskıcı uygulamalar yatmaktadır. Bu eylemlerde patlayan birikmiş öfkenin ve AKP iktidarının giderek saldırganlaşmasının başlıca nedeni, onun ABD emperyalizminin yanında sürdürdüğü yayılmacı dış politika ve Suriye’deki iç savaştır. İktidarın ABD emperyalizminin taşeronu olarak sürdürdüğü dış politikada ardı ardına yaşadığı başarısızlıklara ve yenilgilere, içeride pervasızca uygulamaya konan yağma ve rant projeleri eşlik ediyor.

AKP iktidarı yangından mal kaçırırcasına kamu kaynaklarını uluslararası sermayenin rantına açmayı hedefleyen bu projelerinin altında, başta cari açık olmak üzere kamu borçlarını finanse edip krizi öteleme hesabı yatmaktadır. Kentsel dönüşüm adı altında başlayan bu yağma, üçüncü havaalanı, üçüncü köprü ve kanal projesi ile sürüyor. Binlerce eylemcinin yapılmasına karşı çıktığı Topçu Kışlası projesi bu yağmanın en son ifadesidir.

Ancak yaşanmakta olan kriz, günü kurtarmaya ve eşi dostu zengin etmeye yönelik bu tür yağmalarla engellenemeyecek kadar ciddidir. Dahası, bizzat bu politikaların yakınlaştırdığı kriz, büyük bankaları ve şirketleri içine çekecek, binlerce işyerini iflasla ve yüz binlerce insanı işsizlikle karşı karşıya bırakacak; devasa toplumsal altüst oluşları da beraberinde getirecektir.

Bu anlamda, egemen siyasi çevrelerde Tunus’a, Mısır’a ya da Yunanistan’a yapılan benzetmeler hiç de temelsiz değildir. Onlar, her an patlak verecek ve devasa kitlesel hareketlere yol açacak olan bir krizin, kendi iktidarlarını ve ayrıcalıklarını tehdit edeceğinin farkındalar. Mısır’da, Tunus’ta ya da Yunanistan’da yaşananlardan etkilenenler, kuşkusuz, yalnızca egemenler değil. Bu ülkelerde yaşananlar, 10 gündür Türkiye’nin neredeyse tamamında sokaklarda ve alanlarda olan ve korku duvarını aşmış yüz binlerce insana da ilham vermektedir.

Ancak, Yunanistanlı, Tunuslu ve Mısırlı kardeşlerimizin eylemlerinden ilham almak yetmez. Onların yaşadıklarından dersler de çıkarmamız gerekir. Bütün bu ülkelerde işçi sınıfı ve gençlik, küresel sermayenin emrindeki iktidarları devirdi ama onların yerini, aynı politikaları sürdüren sözde “muhalif” benzerleri aldı. Enternasyonalist ve sosyalist bir perspektifle donanmış işçi sınıfı önderliğinin olmadığı koşullarda, başka türlüsü de mümkün değildi. Devirdikleri iktidarları burjuvazinin başka kesimlerine kaptıran Tunuslu ve Mısırlı emekçiler, şimdi, onlara karşı mücadele ediyor.

Yaklaşan toplumsal altüst oluşlara, Tunus, Mısır ve Yunanistan’da bugün yaşananları da göz önünde bulundurarak hazırlanmamız gerekiyor. AKP iktidarının Türkiyeli emekçileri ve gençliği mahkûm etmeye çalıştığı karanlıktan ilerici bir çıkışın tek koşulu, işçi sınıfının enternasyonalist sosyalist bir perspektifle donanmış olmasıdır. Yalnızca böylesi bir perspektifle donanmış partisi etrafında örgütlenen bir işçi sınıfı geniş halk kitlelerine başarıyla önderlik edebilir ve ezilen kitleleri sosyalist kurtuluşa taşıyabilir. İçinden geçmekte olduğumuz süreç, böylesi bir partinin eksikliğinin yakıcılığını göstermektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir