Gericiliğe ve baskılara “paket” ambalajı

Başbakan R. T. Erdoğan, 30 Eylül Pazartesi günü, hükümetinin yeni “demokratikleşme paketi”ni açıkladı. “Paket” olarak adlandırılmakla birlikte, 14 madde halinde sunulan bu düzenlemeleri, AKP iktidarının baskıcı ve gerici uygulamalarını örtmeyi amaçlayan bir “ambalaj” olarak değerlendirmek daha doğru.

“Paket”te yer alan ve herhangi bir özel kampanyaya konu olmaması gereken birçok değişiklik var (“İlkokullardaki öğrenci andı uygulaması”na son verilmesi, Türkçe alfabede olmayan kimi “harflerin kullanılması”nın serbest bırakılması, köy isimlerinin değiştirilmesinin önünün açılması, “yardım toplamadaki kısıtlamalar”ın kaldırılması, “özel bilgilerin ilgisiz kişiler tarafından kullanılmasının önlenmesi” vb.). Bunlara, herhangi bir iktidarın rutin işleri arasında sayılabilecek kimi adımlar da eklenmiş (Nevşehir Üniversitesi’nin adı Hacı Bektaşi Veli Üniversitesi olarak değiştirilmesi, Süryaniler’e ait Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin iade edilmesi ve “bir üniversitede” Roman Dil ve Kültür Enstitüsü kurulması).

Bununla birlikte, “paket”te, bu “sıradan” maddelerin yanı sıra, iktidarın gelecek hesaplarına ilişkin ipuçları veren kimi siyasi düzenlemeler de var. Bunların başında, “anadilde eğitim” konusu geliyor.

Anadilde “özel” eğitim

“Paket”te, “özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılmasını” öngörüyor ki bu, asıl olarak Kürtçe eğitime ilişkin. Anımsanacağı üzere, AKP, daha önce yaptığı yasal düzenlemelerle, Kürtçe’nin özel kurslarda ve üniversitelerde öğretilmesinin önündeki engelleri kaldırmıştı. Şimdi, 2923 sayılı yasaya yapılacak bir ekle, “farklı dil ve lehçelerde özel eğitim kurumu açılabilecek.”

Kürtçe’nin özel kurslarda öğretilmesi, “serbest piyasa”nın kuralları gereğince (yeterli talep yoktu ve karlı değildi) boşa çıkmıştı. İktidar, bu “paket” ile birlikte, Kürtler’in anadilde eğitim talebini “karşılamış” oldu ama -bir kez daha- “serbest piyasa”nın kar dürtüsüne tabi şekilde.

Oysa, anadilin kullanımı hakkı sermayenin kar dürtüsüne tabi kılınamayacak temel bir haktır. Kürtçe’nin “özel eğitim kurumlarında” eğitim dili olarak kullanılması, söz konusu dili konuşan insanların çocukluktan başlayarak diğerlerinden ayrıştırılmasına hizmet eden gerici, bölücü bir uygulamadır. Bu gerici uygulamanın en yıkıcı sonuçlarını, Türkiye’deki Rum ve Ermeni toplumlarında görüyoruz. “Azınlık” statüsünde ayrı okullarda eğitim görmeye mahkum edilen Ermeniler ve Rumlar, bu yolla, önce dışlanmış ve ötekileştirilmiş, ardından da yıldırılmış ve neredeyse ortadan kaldırılmıştır.

Başta Ermeniler ile Rumlar olmak üzere gayrımüslim azınlıkların 80 yıldır yaşadıkları bu trajediyi, “ama biz hem daha kalabalığız hem de Müslümanız” diyerek gözardı edenler, kuşkusuz var ve bunların sayısı hiç de az değil. Farklı etnik ve kültürel kökenlerden emekçilerin çocuklarını birbirinden kopartan ayrı okullarda anadilde eğitim uygulamasını destekleyenlere, hızla bütün Ortadoğu’yu sarma eğilimi gösteren dinsel, mezhepsel ve etnik kan banyosuna katkıda bulunduklarını anımsatmakla yetinelim.

İşçiler, aydınlar ve gençlik, etnik ve kültürel temelde bölünmeye karşı çıkmalı; anadilde eğitimin, talep olan bütün dillerde ve devlet okullarında verilmesi gerektiğini savunmalılar. Dahası, devletin -Türkçe ve Kürtçe- iki resmi dili olmalı; yalnızca eğitim değil ama bütün kamusal alanlarda, yurttaşların taleplerine göre çok dilli hizmet sunulmalıdır.

Dinsel-mezhepsel düzenlemeler

Anadilde özel eğitim yoluyla Kürtler’in, arazilerini geri vererek Süryani Kilisesi’nin ve bir enstitü kurarak Romanlar’ın ağzına birer parmak bal çaldığını düşünen AKP, “paket”ine, Sünni-İslamcı bir ekleme yapmayı da unutmadı. Elbette, yine “bireysel haklar ve özgürlükler” adına(!) “Paket”, “dini inancının gereğinin yerine getirilmesinin engellenmesi ceza kapsamına alınıyor” ve “Resmi elbise giymek zorunda olan TSK mensupları, hakim ve savcılar hariç “kamu kurumlarında baş örtüsü yasağı kaldırılıyor”. Burada “başörtüsü” denilen, günümüz Sünni İslamcılar’ının ise “türban” olarak adlandırdıkları şey, Sünni-İslam’ın kurallarına uygun giyim demektir ve zaten büyük ölçüde Sünni-İslamcı ideoloji çerçevesine hapsedilmiş olan kamusal alanı dinsel-mezhepsel eksende biçimlendirme yönünde atılmış yeni bir adımdır.

Başbakan Erdoğan, “Bu paket son 11 yıllık sürecin tabi sonucudur… son değildir.” derken, toplumsal yaşamda aklın ve bilincin yerine dinsel dogmayı ve inancı geçirme yolunda ilerleyen AKP’nin toplumsal yaşamı dinsel-mezhepsel referanslar üzerinden yeniden düzenleme yönündeki çabasının süreceğini ifade ediyordu.

Güçlü iktidar özlemi

“Paket”in toplumsal muhalefeti doğrudan ilgilendiren bir diğer maddesi, “2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununda önemli değişiklikler” yapılacağını ilan ediyor. Başbakan Erdoğan’ın açıklamasına göre, gerekli düzenlemenin yapılmasının ardından, gösteri ve yürüyüşler ile ilgili “nihai kararı, ilgili STK’ların görüşlerini almak suretiyle mülki amirler” verecek. “Hükümet komiseri” uygulamasının yerine “mülki amir” başkanlığında bir “düzenleme kurulu”nu getiren yeni düzenleme, anayasaya göre önceden izin alınmaksızın kullanılması gereken gösteri ve yürüyüş hakkını -valiler dolayımıyla- iktidarın insafına bırakmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı “paket”in bir diğer önemli ayağını, kuşkusuz, siyasi partilere ve seçim sistemine ilişkin maddeleri oluşturuyor. “Paket”, siyasi partilere yönelik devlet yardımında “yüzde 7 olan barajı yüzde 3’e çekiyor”, “Siyasi partilere üye olmayı yasaklayan ve kısıtlayan maddeyi” ve beldelerde “teşkilat kurma zorunluğunu kaldırıyor”; “iki kişiden fazla olmamak üzere, eş genel başkanlığın önünü açıyor.” Siyasi partiler yasasında yapılacağı açıklanan bu değişikliklerden sonuncusunun zaten yıllardır fiilen uygulandığını, diğer ikisinin ise -asıl olarak BDP’ye verilmiş- bir tür “rüşvet” olduğunu belirtmekle yetinelim.

Özetle, on binlerce insanın siyasi görüşlerinden ve eylemlerinden dolayı hapishanelerde tutulduğu bir ülkede başbakanlık yapan Erdoğan’ın, “partilerimiz daha güçlü hale gelecek.” sözleriyle ifade ettiği bu değişikliklerin siyasi yaşamın demokratikleştirilmesiyle ilişkisi bulunmamaktadır.

Pakette yeralan seçim sistemi değişikliğine gelince. İktidarın “üç seçenek” halinde sunduğu önerilerin her biri, burjuva anlamda “demokratik temsil”in yerine “istikrar”ı ve “güçlü iktidar”ı esas almaktadır.

“Paket”te yeralan, mevcut sistem dışındaki iki öneri (“dar bölge” ya da “daraltılmış bölge”), temsili sistemi kaldırıp onun yerine çoğunluk sistemini geçirmeyi amaçladığı, AKP yandaşlarını bir yana bırakırsak, birçok burjuva aydını ve politikacısı tarafından da kabul edilmektedir. Bu, iktidarın, özünde, iki ya da ikibuçuk partili bir “demokrasi” oyununu öngördüğünü göstermektedir. Özetle, bu “paket”, 11 yıllık AKP iktidarı döneminde hızla otoriterleşen ve polis devletine dönüşen siyasi sistemi demokratikleştirmek şöyle dursun, iyice pekiştirmektedir.

AKP’nin artan bir sömürüye, yoksulluğa ve toplumsal eşitsizliğe eşlik eden bütün bu uygulamaları, sermaye çevrelerinden tam destek görmektedir. Nitekim, büyük sermayenin örgütlerinden TÜSİAD, 1 Ekim günü yaptığı açıklamada, “paket”i “önemli ve umut verici bulduğunu” belirtti. TÜSİAD, “paket”in, çalışmaları sürmekte olan yeni bir anayasa ile taçlandırılması yönündeki arzusunu yineledi.

Muhalefetin tepkisi

Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, çoğu maddesinin daha önce kendi partisi tarafından Meclis’e getirilmiş olduğunu belirttiği “paket”i, “otoriter rejimi pekiştirme paketi” olarak tanımladı. CHP’nin kimi sözcüleri, pakete karşı çıkarken, içinde yeralan birçok maddeyi destekleyen açıklamalar yaparken, “laik-ulusalcı” kanat, parti yönetimini “yeterince sert” tavır almamakla eleştiriyor.

Komünizm ve işçi sınıfı düşmanı bir parti olarak kurulmuş olan faşist MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “paket”e tepkisi ise çok daha sert oldu. Bir kez daha Kürt düşmanı etnik Türk milliyetçisi “bölücülük” demagojisine sarılan Bahçeli, “paket”in “bir utanç vesikası” olduğunu iddia etti. Zira MHP, AKP’nin din-mezhep eksenli politikalar ekseninde getirmek istediği çoğunluk sisteminin öncelikle kendi altını oyacağının farkında.

Meclis’teki diğer burjuva muhalefet partisi olan Kürt milliyetçisi BDP’nin “paket”e yönelik tepkisi, Sırrı Sakık’ın ağzından, “hem yergilerimiz hem de övgülerimiz var” biçiminde ifade edildi. KCK ise yaptığı açıklamada, “paket”i bir oyalama ve seçim taktiği olarak tanımladı.

BDP’nin, siyasi parti üyeliğine ve seçim sistemine ilişkin değişiklik önerilerinden hoşnut olduğu, “özel okullarda anadilde eğitim”i de ileri bir adım olarak gördüğü ortada. O, siyasi partiler yasasında yapılması öngörülen değişikliğin, 11 yıldır AKP eliyle uygulanan anti-demokratik yasalar yüzünden “terör suçlusu” sayılarak parti üyesi olması ve siyasi faaliyet sürdürmesi engellenen binlerce Kürt’ün yasal siyasete katılmasını sağlayacağının farkında. Aynı zamanda, BDP seçim sisteminde yapılacak değişikliğin, kendisini, Kürtlerin yaşadığı topraklarda ikinci parti haline getireceğini ve bu yolla Meclis’te daha güçlü bir temsil elde edebileceğini hesaplıyor.

Küçük-burjuva solunun şaşkınlığı

Erdoğan’ın 30 Eylül günü açıkladığı “paket”in CHP ve MHP gibi Türk partileri tarafından, asıl olarak Türk milliyetçiliği temelinde sert biçimde eleştirildiğine değindik. Sendika bürokrasisinin ve küçük-burjuva solunun laik-ulusalcı temsilcileri Stalinist Türkiye Komünist Partisi (TKP) Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ile Emeğin Partisi (EMEP) ise “paket”e -bütünüyle oportünist kaygılarla zaman zaman Kürt milliyetçiliğine göz kırpmakla birlikte- asıl olarak CHP’nin yörüngesinde ve AKP karşıtlığı üzerinden karşı çıkıyor.

Küçük-burjuva solunun, varlığını yıllardır Kürt hareketinin yörüngesinde sürdüren kesimlerine gelince; onlar, ya “paket”i destekliyor, ya tavır belirlemek için BDP’den bir işaret bekliyor ya da sinik bir şekilde Kürt hareketine “soldan” akıl vermeye çalışıyorlar.

Sahte solun “liberal” kanadının önde gelen temsilcisi, kuşkusuz, adında taşıdığı sıfatların hiçbirine sahip olmayan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP). AKP iktidarının bundan üç yıl önce, 12 Eylül 2010’da gündeme getirdiği referandumunda, kötü ünlü “yetmez ama evet” sloganıyla anayasa değişikliğini desteklemiş olan DSİP, bir kez daha iktidarın yanında saf tutuyor. DSİP, “eş sözcüsü” Şenol Karakaş imzalı değerlendirmesinde, “demokrasi paketi”nin “içinde çok sayıda olumlu adımın olduğunu” ama “demokrasi için yetmediğini” ilan etti.

Küçük-burjuvazinin farklı kesimlerinin çıkarlarını temsil eden bütün bu akımların ortak özelliği, “paket” karşısındaki farklı tavırlarını, “demokrasi”, “eşitlik” ve hatta “sosyalizm” kavramları ile süslemeleridir. Bununla birlikte, bu sahte-sol akımlar dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel vb. kimliklere yapılan göndermelerle dolu açıklamalarında, işçi sınıfından ve sosyalist devrimden hiç söz etmiyorlar. Bunda da şaşılacak bir yan bulunmuyor. Zira bütün varlıklarını “kimlik politikaları” üzerine inşa eden bu hali-vakti yerinde küçük-burjuvalar, “yaşam tarzı”na ilişkin zaman zaman artan kimi kaygıları bir yana, her şeyden çok işçi sınıfından ve sosyalist bir devrimden korkmaktadırlar.

Gerçek adalet ve özgürlük için

Ülke içinde toplumsal eşitsizliği tarihte görülmedik ölçüde arttıran iktidar, Gezi Parkı eylemleri ile ilk ifadesini bulan kitlesel hoşnutsuzluk dalgasının önünü kesmek için 11 yıldan bu yana, güçlü bir polis devleti aygıtı inşa ediyor. AKP, aynı zamanda, sözkonusu hoşnutsuzluğun işçi sınıfı önderliğinde devrimci bir kalkışmaya dönüşmesini önlemek için, emekçileri bölen dinsel-mezhepsel, etnik, kültürel, cinsel vb. kimlik politikalarına sarılıyor ve toplumu bu gerici eksende yeniden biçimlendirmeye çabalıyor.

AKP’nin alışıldık dayatmacı tavrıyla gündeme getirdiği bu “paket”, onun içeride işçi sınıfına karşı sürdürdüğü saldırılardan ve dışarıda Suriye’ye yönelik savaş hazırlıklarından bağımsız değildir. İktidar ve onun ardındaki büyük sermaye, Ortadoğu’yu saran mezhepsel ve etnik boğazlaşmalara hazırlanırken, emekçileri ve gençliği gerici kimlik politikaları ekseninde kendi savaş yönelimine yedeklemeye çalışmaktadır.

Bu gidişatı durdurabilecek tek güç, enternasyonalist, sosyalist bir program etrafında bir araya gelmiş işçi sınıfıdır. Yalnızca sosyalist bir işçi sınıfı önderliği bütün dinsel, mezhepsel, etnik, kültürel vb. farklılıkları toplumsal yıkımın ve savaşların kaynağı olan kapitalizme karşı mücadelede bir araya getirebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir