Fukuşima, Akkuyu ve nükleer santraller üzerine

Japonya’da yaşanan deprem ve tsunaminin ardından Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan patlama ve onun yol açtığı radyoaktif sızıntıların etkilerini basından takip ediyoruz. Patlamanın ardından riskli bölge olarak belirtilen 20 km çapındaki alandan, 200 bine yakın insan tahliye edilirken BM nezdinde Çernobil karşılaştırmaları yapılmaya başlandı ve halka radyasyona karşı iyot tabletlerinin dağıtılacağı basına yansıdı.

Bu nükleer kriz, son günlerde inşası yönünde somut adımların atıldığı ve hakkında gerek siyasi gerek ekonomik gerekse hukuki olarak çok şey söylenen Akkuyu Nükleer Santrali üzerine yapılan değerlendirmelere de yeni bir boyut kazandırdı.

Bakan Yıldız, Japonya’daki nükleer santralde yaşanan patlamanın ardından basının karşısına geçti. Toplantıda önümüzdeki yıl içinde inşasına başlanacak santralin bu son gelişmelerden etkilenmemesi için elinden geleni yaptı. Konuşmasında Japonya’daki deprem ve tsunamiden santraller konusunda ders çıkarılması gerektiğini belirtse de içeride inşasına başlanacak santralin Japonya’dakilerden farklı olduğunu eklemeden geçmedi. Yıldız, nükleer santraldeki arızanın (bütün ajans haberlerine rağmen patlama demekten kaçındı) depremden değil tsunamiden kaynaklandığını belirttikten sonra depremin belirleyiciliği özelliğini konuşmasının dışında tuttu.

Japonya’da kullanılan nükleer santral teknolojisinin eski ve patlamanın gerçekleştiği santralin 29 yaşında olduğunu belirten Yıldız geçtiğimiz aylarda Sinop’ta kurulması planlanan 2. nükleer santral için Japonya’ya gittiğini burada anlaşmalar imzaladığını konuşmasında tabii ki ifade etmedi.

Yıldız konuşmasının ilerleyen kısmında Mersin Akkuyu’ya yapılması planlanan santralin Japon 1. nesil santrallerden farklı olduğunu; dolayısıyla Türkiye için kaygılanacak bir şey olmadığını belirtti. Daha da ileri giderek sızıntı nedeni olarak sadece tsunamiyi gören Yıldız, Türkiye’de okyanustakine benzer bir tsunaminin yaşanmayacağını açıkladı. “Bizde böyle bir tsunami tehlikesi söz konusu değil. Allah vermesin depremin de bu denli bir şiddet büyüklüğünde olmasını da beklemiyoruz. İnşallah bu şekilde deprem olmaz ülkemizde. Çünkü çok tahrip edici oluyor.” Yıldız açıklamasında özellikle Akkuyu’da bir deprem beklediğini ama – Tanrı’nın yardımıyla- şiddetinin santrale zarar vermeyecek yükseklikte olacağını belirtti.

“Tanrı’nın yardımıyla deprem şiddetinin kontrol edilebildiği” bir ülkede bakanın çaresiz değerlendirmeleriydi bunlar. Çernobil’de yaşanan sızıntının ardından bir bardak çayla kameraların karşısına çıkan dönemin sanayi bakanının açıklamalarından zerre kadar öteye gitmeyen bu değerlendirmeler burjuva siyasi tarihine düşülecek notlar arasında mutlaka yer almalı.

Eleştiri Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Nükleer santral konusunda eleştirilerini sürdüren çevreci örgütler ve mühendis odalarının açıklamaları, bakan Yıldız’ın ötesine geçse de nükleer santral sorunu karşısında sağlıklı bir perspektiften uzak açıklamalar olarak kalmaya devam ediyor.

Özellikle çevre örgütlerinin nükleer santral konusundaki genel değerlendirmesini buradan ifade edelim. Bu örgütler, bütünüyle nükleer santral karşıtlığını nükleer enerji karşıtlığına dönüştürerek her türden bilimsel teknolojik gelişmeyi doğaya zarar verdiği gerekçesiyle karşılarına almaktalar. Çoğu zaman eski toplum özlemlerini atom enerjisinin yerine kolaylıkla koyarlarken mum ışığının bu özlemdeki metaforik anlamını her defasında yineliyorlar.

Mühendis ve mimar odaları nükleer santral meselesinde en çok öne çıkan örgütlenmeler. Elbette bu örgütler bugün, mahkemeler ve hükümetlerin konu hakkındaki teknik yasal yetersizlikleri nedeniyle nükleer santral inşasındaki gecikmenin önemli bileşenleri. Yalnız bu örgütler, bütünüyle meseleye, burjuva normlarıyla; dışa bağımlılık, atık sorunu, yabancı sermaye, maliyet, deprem riski gibi olgular üzerinden yaklaşıyorlar.

Siyasi ve ekonomik pencerelerini ulusal minvalde örgütleyen mühendis ve mimar odalarının nükleer santrallerle ilgili sınırlı eleştirileri, eğer şartlar sağlanırsa yani santrallerin atık sorunu çözülürse (başka yoksul ülkelere satılırsa) ya da santralleri tamamıyla ulusal şirketler inşa eder ve çalışanlar Türklerden oluşursa yetersizleşmekte. Hatta bu eleştirilerden, sermaye dışarı çıkmaz, ihaleler daha şeffaf olur, ÇED raporları ve deprem risk analizleri iyi yapılırsa nükleer santrallere karşı olunmayacağı sonucu kolaylıkla çıkarılabilir.

Hal böyle olunca bu örgütler, nükleer santraller karşısında enerji ihtiyacını karşılamak için her ne kadar yenilenebilir enerji kaynakları öne çıkarmaya çalışsalar da emirlerinde çalıştıkları patronların bütçelerini gözetmek zorundalar. Hükümetlerin her türlü teşvik düzenlemesine rağmen yaygın kullanımı önünde yetersizliklerin bulunduğu ve pahalı olduğu iddia edilen güneş ve rüzgar enerjisi yerine başta termik santraller olmak üzere hidroelektrik santrallerini önermekten geri durmuyorlar.

Bugün Japonya’daki patlama sonrasında yapılan açıklamalar bu eğilimi fazlasıyla ifade etmekte. Özellikle Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan santralin Ecemiş fay hattına yakınlığı öne çıkarılırken santrali inşa edecek Rus firmasına proje izninin ihalesiz verildiği eleştirileri yineleniyor. Bununla birlikte bu proje sonunda 20 milyar doların yurtdışına çıkacağı eleştirisi santralin kurulmamasının neden gerekli olduğunu belirten açıklamalar.

Bu son olayla birlikte yapılan değerlendirmelerin burjuva sınırlarının ötesine geçemediğini izliyoruz. Biz en başından beri kapitalizme ve onun kar yasalarına karşı insanlığın, üretici güçlerin, dünya çapında yeniden örgütlenmesi gerektiği vurgusunu yapıyoruz. Bugün çevre sorunu ve enerjiye duyulan ihtiyaç, bu konuda öne çıkarılan ulusal değerlendirmelerin tamamını gericileştirmiştir.

Bir yanda kapitalizmin doğayı ve insanlığı yıkıma uğratacak nükleer santral ve enerji politikalarını hayata geçirmeye çalışan burjuva iktidarları, diğer yanda onların enerji yıkım projelerine karşı dünyaya ve küresel soruna gözlerini kapamış “kendi kendine yeten” ulusal enerji politikaları… Ya da ilkel yaşama dönüş hayalleri. Bugün karşı karşıya olduğumuz ve gericiliğini teşhir etmeye çalıştığımız eğilimler bunlar.

Artık insanlığın karşı karşıya olduğu bütün temel sorunlar gibi çevre ve enerji sorununun çözümü bu ihtiyacın dünya çapında yeniden örgütlenmesiyle mümkün. Bugün bilimsel gelişmelerin doğaya zarar verdiği gerekçesiyle başta sağlık olmak üzere insanlığın yeniden örgütlenmesinde önem atfettiğimiz nükleer enerji, atom ve çekirdek teknolojisine karşı olmanın gericiliğini ifade etmek durumundayız. Biz bilimsel gelişmelere değil onu kontrol eden, yönlendiren kapitalist mülkiyet ilişkilerinin karşısında olmalıyız. Bilimi, kapitalizmin artan yıkıcı etkilerinden kurtarmanın ihtiyacını bir kez daha yinelemek istiyoruz.

Sonuç olarak çevre ve enerji sorunu bugün ne mühendis odalarının açıklamalarında yattığı biçimiyle ne de bakan Yıldız’ın sınırlara radyasyon ölçüm cihazlarını yerleştirmesiyle çözümlenecek. Radyasyon bulutları burjuvazinin çizdiği ulusal sınırları umursamadan yeryüzündeki bütün canlıları tehdit etmeye devam ediyor. Artık bütünüyle küresel bir sorun ile karşı karşıyayız. Enerji ihtiyacının ve çevre sorununu dünya çapında insanlığın ihtiyaçları çerçevesinde ekonomik ve siyasi olarak yeniden örgütlenmesinin zamanı gelmiştir. Güneşin, rüzgarın, hidrojen ve füzyon teknolojilerinin insanlık için ulusal sınırlar gözetilmeksizin örgütlenmesinin aciliyetine bir kez daha değinelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir