Emek eksenli devrimci Newrozlar için

Newroz bayramı, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok kentte düzenlenen gösterilerle kutlanıyor. Bu yıl, “Öcalan’a özgürlük, Kürtlere statü” sloganı altında düzenlenen kutlamalar, 21 Mart günü Diyarbakır’da yapılacak olan kitlesel bir gösteriyle sona erecek. Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında, hükümet ile uzunca süredir görüşmeler yapan Öcalan’ın, “barış süreci”ne ilişkin bir açıklamasının okunması bekleniyor.

Bu yılki kutlamalar, Öcalan’ın Kürt siyasetçileriyle yaptığı iki görüşmenin ardından oluşan iyimser bir hava içinde gerçekleşiyor. Başta milyonlarca Kürt emekçisi ve yoksul köylüsü olmak üzere, insanlar, her zamankinden güçlü bir şekilde, devlet güçleri ile PKK gerillaları arasında 30 yılı aşkın süredir devam eden çatışmanın sona ereceğine, “barış”ın sağlanacağına inanıyor.

Bunda elbette haklılar! Zira hükümet, ilk kez, hem Öcalan’ı hem de Kürt hareketinin yasal siyasi temsilcilerini sürece dahil etmiş durumda. Dahası, AKP iktidarı, bütün bunları, şoven Türk milliyetçiliğinde ısrar eden MHP’yi ve onun CHP içindeki ideolojik uzantılarını açıkça karşısına alacak şekilde, kamuoyuna açık biçimde yapıyor. Daha düne kadar “çocuk katili”, “terörist” vb. sıfatlarla aşağılanmaya çalışılan Öcalan, artık, Kürt halkının önemli bir önderi ve “barış sürecinin güvencesi” olarak kabullenilmiş durumda. Türk işçileri ve emekçileri de, şoven milliyetçi çevrelerin umduğunun tersine, Kürt düşmanı sloganlarla sokağa dökülmüyor. Tersine, onlar, barışı en az Kürtler kadar istiyorlar. Özetle, devlet güçleri ile PKK gerillaları arasındaki silahlı çatışmanın sona ermesine, azınlıktaki bir grup şovenistin ve faşistin dışında hiç kimse karşı değil.

Türk şovenisti faşist çeteler, İstanbul, Erzurum ve Antalya gibi bazı kentlerde Newroz kutlamalarına katılanlara saldırdı ve provokasyon girişiminde bulundular. Ama bu girişimler, bugüne kadar faşistlerle birlikte Kürtlere ve sosyalistlere saldıran ya da saldırganlara yardımcı olan polisin sert müdahalesiyle karşılaştı. Faşistlerin, düne kadar kendilerine yardımcı olan polislerin müdahalesi karşısında şaşkına dönmeleri bir yana, polisin bu tavrı, AKP iktidarının sürece ilişkin “kararlılığının” ve bu kez işi sıkı tuttuğunun ifadesidir.

Savaş alanında “barış” olmaz

Bununla birlikte, PKK ile devlet güçleri arasındaki çatışmaların sona ermesi, otomatik bir şekilde “barış”ı getirmeyecektir. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin “iç meselesi” değildir. O, Irak’ı, Suriye’yi ve nihayet İran’ı da kapsamaktadır. Dahası, Kürt sorunu, 1990’daki Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana, emperyalistlerin Ortadoğu’ya ilişkin hesaplarında ilk sıralarda yer almaktadır.

Ortadoğu ise, on yıllardır, ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlerin savaş alanına dönüşmüş durumda. Irak, emperyalist “Koalisyon Güçleri”nin Saddam Hüseyin önderliğindeki BAAS diktatörlüğünü devirmesinin ardından bölünmüş durumda. Eski Irak topraklarında, sözde “toprak bütünlüğü”nden söz eden bir anayasaya rağmen, Erbil merkezli fiili bir Kürt devleti ile Bağdat merkezli bir Arap devleti hüküm sürüyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başlıca destekleyicisi olan Ankara’nın, Bağdat’taki hükümete rağmen onunla bağımsız petrol anlaşmaları yapma peşinde olduğu biliniyor (Erbil yönetimi, Türkiye üzerinden petrol ihracatına başladı bile).

Suriye’de, ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlerin başını çektiği ve Ankara’nın doğrudan rol aldığı iç savaş tırmanarak sürüyor. Batılı emperyalistler, Beşar Esad önderliğindeki BAAS rejimini yıkmayı amaçlayan bu iç savaşta, Kürtleri yanlarına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Suriye’deki en güçlü Kürt gruplarından biri –belki de en güçlüsü– PKK’nin “kardeş örgütü” olan Demokratik Birlik Partisi (PYD). Bu, Suriye’de, rejime karşı savaşan güçlere (özellikle de İslamcı militanlara) askeri, mali ve siyasi, her türlü desteği veren AKP iktidarının PKK ile sağlayacağı “barış”ın Suriye’deki iç savaştan bağımsız olmadığı / olamayacağı anlamına geliyor. Dahası, Ankara’nın PKK ile barış çabalarını birdenbire hızlandırması, Esad yönetiminin umulandan uzun süre direnmesi ile bağlantılıdır.

AKP iktidarı ve onun arkasındaki Batılı emperyalist güçler, Esad yönetiminin bir an önce devrilmesini istiyor ve bu süreci hızlandırmak için PKK’den yararlanmanın hesabını yapıyorlar. Türkiye’de iktidar ile sağlanacak bir “barış”, aynı zamanda, Suriye’deki PYD güçlerinin Batı ve Ankara destekli muhalefetin safında yer almasını gerektirecektir. Öcalan’ın Ocak ayı başında Kürt siyasetçileri ile yaptığı ilk görüşmenin ardından PYD ile İslamcı gruplar arasında ateşkes ilan edilmesi, PYD’nin muhalif güçlere yakınlaşması ve en son Kürt kökenli ABD’li bir iş adamı olan Gassan Hito’nun Suriye Muhalif ve Devrimci Ulusal Güçler Koalisyonu (SMDK) tarafından “geçici hükümet”e başkan seçilmesi, bu planın yürüdüğünü göstermektedir.

Batılı emperyalistlerin Suriye’de elde edeceği bir zafer, başta Lübnan ve Irak olmak üzere tüm bölgede etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyecek; nihayet, İran’a yönelik emperyalist müdahalenin önünü açacaktır. Bu, coğrafi olarak Kürtlerin merkezinde yer alacağı ve milyonlarca insanın yaşamını altüst edecek yeni savaşlar demektir. Başta Kürtler olmak üzere, Türkiyeli emekçiler, Türk devleti ile PKK arasında sağlanacak olan “barış”ın, Suriye’deki iç savaşta emperyalistlerin elini güçlendirmesine; bu “barış”ın Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım planlarının bir parçası olmasına izin vermemelidir.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “sürecin garantisi yok, ama süreç olmazsa ne olacağının garantisi var” diyerek, daha fazla kan akacağına ve daha fazla insanın öleceğine gönderme yapmıştı. Oysa bölgede yaşanan gelişmeler, AKP iktidarının PKK ile yeniden başlattığı ve ABD’nin desteklediği yeni “barış süreci”nin, başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu halklarına bir cennet vaat etmediğini gösteriyor.

Barış”, özgürlük ve demokrasi anlamına gelmiyor

Devletin silahlı güçleri ile PKK arasındaki çatışmanın sona ermesi, özellikle Kürt emekçilere yönelik devlet terörünü ve toplumu zehirleyen milliyetçiliği gerileteceği için, kuşkusuz, son derece önemlidir; zaten başta biz Troçkistler olmak üzere hiç kimse “savaş sürsün” demiyor (çatışmadan çıkar sağlayan küçük bir azınlık hariç).

Bununla birlikte, koşullarını işçi sınıfının belirlemediği / belirleyemediği bu burjuva-emperyalist “barış”ın kalıcı olamayacağını görmek için kâhin olmak da gerekmiyor. On yılı aşkın süredir Batılı emperyalistlerin siyasi taşeronluğunu yapan AKP iktidarının uluslararası tekellerin ve onların Türkiyeli ortaklarının çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmeye çalıştığı bu “barış”, Ortadoğu’daki daha kapsamlı hesapların bir parçası olarak planlanmaktadır. Bu anlamda o, Batılı emperyalist güçlerin (asıl olarak ABD, Britanya ve Fransa) Ortadoğu halklarına boyun eğdirdikten sonra kurmayı hesapladığı emperyalist “barış”ın bir parçasıdır.

Öte yandan bu “barış”, on yılı aşkın süredir demokratik hakları adım adım tırpanlayan ve hızla otoriterleşen egemen sınıflar tarafından gerçekleştirildiği için, demokrasinin ya da özgürlüklerin genişletilmesi anlamına gelmeyecek. Ezici çoğunluğunu devrimci işçilerin, aydınların ve gençlerin oluşturduğu on binlerce insan yıllardır cezaevlerinde. Aralarında on bine yakın Kürt siyasetçisinin bulunduğu bu muhaliflerin ezici çoğunluğu düzmece kanıtlarla ve keyfi olarak tutuklanmış durumda; onların önemli bir kesimi, ne ile suçlandığını bile bilmiyor. Cezaevlerindeki tutuklu sayısı (mahkûm değil!), son on yıl içinde üç kat artmış ve 140 bine yaklaşmış durumda. En basit protestoların bile “terör suçu” kapsamında ele alındığı, insanların “gizli tanık” ifadeleriyle ya da düzmece belgelerle yıllarca hapis tutulduğu bu ülkede “özgürleşen” ne? Yanıtlayalım: Küresel bankalar ve şirketler ile onların yerel ortakları olan kapitalistler.

Türk, Kürt, Arap vb. burjuvaların yatırım yapmalarının ve süper kârlar elde etmelerinin önündeki bütün engeller kaldırılmış durumda. Onların bir kesimi borsalarda spekülatif kazançlar elde ederken, bir diğer kesimi, vergiden muaf bir şekilde ve yoğun devlet teşvikleri eşliğinde yatırımlar yapıyor ve “boğaz tokluğuna” bile denemeyecek şekilde düşük olan asgari ücretle işçileri sömürüyorlar. Son on yıl içinde devasa özgürlükler elde etmiş olan sermaye sahipleri, şimdi, çatışmanın sona ermesiyle birlikte, bu özgürlüklerinin tadını, Kürtlerin yaşadıkları topraklarda da doyasıya çıkarmanın hesabı içindeler.

Bu hesap, on yıllardır devlet terörünün eşlik ettiği yoğun bir işsizlik ve yoksulluk içinde yaşayan Kürt emekçileri içinde destek bulmuş durumda. Dahası, mevcut ekonomik ve siyasi koşulların devam etmesi durumunda, burjuva “çözüm”e verilen bu desteğin sürmesi de şaşırtıcı olmayacak.

Bununla birlikte, hem dünyada süren kriz hem de Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı, bu durumun uzun sürmeyeceğinin işaretlerini veriyor. Bütün diğer koşullar aynı kalsa bile (ki bu mümkün değil), eli kulağındaki ekonomik kriz, kaçınılmaz bir şekilde, Kürt işçilerinin “kendi” burjuvazilerinden uzaklaşmasına ve onlara karşı mücadelesinin patlamasına yol açacaktır. Bu, şimdiye kadar etnik ve kültürel maskeler altında sürmüş olan siyasi baskıların yerini açık sınıfsal-siyasal baskının alması anlamına gelecek; Kürt işçilerinin ona yönelik tepkisi de sınıfsal olacaktır.

Toplumsal eşitlik olmadan “barış” sağlanamaz!

Türkiyeli emekçiler, AKP iktidarı altında geçen son on yıl içinde hızla yoksullaşmıştır ve onların neredeyse tamamı –banka kredileri, kredi kartları ya da tefeciler dolayımıyla– borç içinde yüzmektedir. Dahası, Türkiye’deki çalışanların üçte birinden fazlası (yüzde 36’sı ya da 4.750.200 kişi) 733 TL’lik bir asgari ücret alıyor ve yılda ortalama 2.000 saate yakın çalışıyor (resmi rakamlara göre 1.800 saat dolayında).

Sendikal örgütlerin araştırmalarına göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.000 TL, yoksulluk sınırı ise 3.300 TL dolayında. İktidarın “istatistik kolu” olarak çalışan itibarsız TÜİK bile, asgari ücretin 1025 TL olması gerektiğini savunuyor.

Buna karşılık, Türkiye’de, yalnızca 52 bin kişi, 353 milyar 700 milyon TL’lik kişisel servete sahip. Dahası, bankalardaki toplam mevduatların yüzde 47,8’ine sahip olan bu milyonerlerin sayısı, son iki buçuk yıl içinde 18 bin kişi (kabaca üçte bir) artmış durumda. Bunlar, yalnızca banka hesapları. Milyonlarca emekçinin sefalet içinde yaşadığı Türkiye’de, toplam serveti 50 milyar dolara yaklaşan 44 “dolar milyarderi” bulunuyor (10 yıl önce, 2002 yılında, toplam 13,1 milyar dolarlık servete sahip 5 “dolar milyarderi” vardı). Bu rakamlar, AKP iktidarının uyguladığı politikaların kimlere hizmet ettiğinin kanıtıdır.

Toplumun ezici çoğunluğu ile küçük bir azınlık arasında var olan ve sürekli olarak artan bu ekonomik – toplumsal eşitsizlik sürdükçe, ne gerçek bir siyasi eşitlikten, ne “barış”tan, ne de demokrasiden ve özgürlüklerden söz edilebilir. Tersine, AKP iktidarı, kaçınılmaz şekilde patlayacak olan toplumsal huzursuzluğu bastırmak için giderek daha fazla baskıya başvuracak; demokratik hakları ve özgürlükleri kısıtlayacaktır.

Asıl olarak işçi sınıfına ve sosyalist gençliğe yönelen baskılar ve saldırılar, “bireysel özgürlükler”in ve “kimliklerin tanınması” maskesi altında gizlenmektedir. Sermaye ve iktidar, toplumsal yaşamı belirleyen temel etmen olan sınıf kimliğini kafalardan silmeye ve değersizleştirmeye, hatta bir “terör” unsuru olarak göstermeye çalışıyor.

Başta Kürtler olmak üzere, bölge halklarının barış özlemi, egemenlerin yeni savaşlara hazırlık amacıyla yaptığı geçici barışlarla değil, tüm kimliklerden işçi sınıfının, savaşları doğuran kapitalist sistemi ortadan kaldırması ve toplumsal eşitliği kurmasıyla gerçekleşecektir. Demokratik hakların kazanılmasının ve savunulmasının yolu, işçi sınıfının egemen sınıflardan bağımsız devrimci mücadelesinden geçmektedir. Toplumsal eşitlik ve demokrasi uğruna verilen bu mücadelenin başarıya ulaşması için, bütün işçilerin –etnik, kültürel, dinsel vb. hiçbir ayrım gözetmeksizin– enternasyonalist devrimci sınıf partisini inşa etmek gerekiyor.

Lenin’in belirttiği gibi, “Bir dizi devrim olmaksızın, sözde demokratik barış bir orta sınıf ütopyasıdır.” Gerçek ve kalıcı bir barışı ve adaleti sağlamak, yalnızca, tüm Ortadoğu’daki emekçilerin kitlesel seferberlikler ve devrimler dolayımıyla işçi iktidarlarını kurmalarıyla mümkün olacaktır. Bu işçi iktidarları, emperyalistleri bölgeden kovacak, kapitalist sömürüye ve onun yarattığı tüm ezme-ezilme ilişkilerine  son verecek; halkları bir Ortadoğu Sosyalist Devletler Federasyonu çatısı altında birleştirecektir.

Kürt işçileri ve yoksul köylüleri, bu süreçte yaşamsal önemde bir rol oynayabilirler ve oynamalıdırlar. Newroz bayramı, yalnızca bu yolla, gerçek anlamını yeniden kazanacak ve tüm ezilenlerin işçi sınıfı önderliğinde kurtuluşu mücadelesinin sembolü haline gelecektir. Newroz’u, işçilerin ve yoksul köylülerin Kızıl Newroz’u haline getirelim!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir