Egemenlerin adaleti ve 19 Aralık Katliamı

Aşağıdaki yazı, ilk kez 2 Aralık 2010’da yayınlanmıştı.

2000 yılında, cezaevlerinde koğuş sisteminden hücre sistemine geçişi öngören F Tipi hapishanelere ve cezaevi koşullarının giderek ağırlaşmasına karşı çeşitli sol örgütlerce sürdürülen ölüm orucu direnişini sonlandırmak amacıyla, 19 Aralık tarihinde 20 cezaevine eş zamanlı operasyon düzenlenmişti. Devlet, düzenlediği operasyona “Hayata Dönüş” adını vermiş ve operasyonu siyasi tutsaklara karşı bir katliama dönüştürmüştü.

Operasyon kapsamında cezaevlerine baskınlar düzenleyen kolluk kuvvetleri, her türden ateşli silahın yanında, gaz bombalarını ve kimyasal madde içeren patlayıcıları, siyasi tutsaklar üzerinde kullanmaktan geri durmamıştı. Yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisinin katıldığı operasyon için verilen emir netti. Devletin iradesine karşı gelinemezdi! F Tipi hapishanelere geçiş; devrimci tutsakların, hücre hücre izole edilmesi, en temel yaşamsal haklarının ellerinden alınması, dönemin hükümetinin uygulamakta olduğu IMF programı kapsamında, devletin gerçekleştirmeyi hedeflediği gündem maddeleri arasındaydı. Sonuçta direniş kırılmalı, direnenler ezilmeliydi.

ANAP-DSP-MHP koalisyon hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit’in, operasyonu -yaşanan vahşete karşın- bir başarı olarak nitelemesi, operasyon öncesinde olduğu gibi operasyon sonrasında da aşağılık ve işbirlikçi bir yayın politikası izleyen ve katliamı meşrulaştıran burjuva medyanın tutumu, kamuoyunu yönlendirme çabaları, 19 Aralık katliamının planlı-programlı, zamana yayılan bir ortak “çalışma”nın ürünü olduğunu gösteriyordu.

“Hayata Dönüş”

“Hayata Dönüş” adıyla düzenlenen saldırılar neticesinde yüzlerce siyasi tutsak yaralandı, 2’si asker, 32 kişi yaşamını yitirdi. Siyasi tutsaklardan bazıları vurularak, bazıları koğuşlara atılan zehirli-kimyasal gazlar nedeniyle boğularak ya da yakılarak öldürüldüler. Operasyon sonrası “isyan ve intihara azmettirmek, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” suçlamalarıyla katliamın mağdurlarına açılan davalar, bazı önemli gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Cezaevlerinde yaşananlara ilişkin Adli Tıp ve bilirkişi raporları, devletin iddialarının aksine koğuşlarda silah bulunmadığını, yalnızca dışarıdan (askerlerin bulunduğu taraftan) içeriye doğru, yani tek yönlü ateş açıldığını, kolluk tarafından kullanılan gaz bombalarının ölümcül dozun üzerinde olduğunu ve kimyasal madde içerdiğini ortaya koymuş, katliamın kanıtları resmi organlarca da tespit edilmişti.

Buna rağmen, 19 Aralık Katliamı’nın ardından devlet, operasyonun mağdurlarına karşı bir de hukuki linç uygulamaya devam etmiş, katliam mağdurlarının adalet talep ederek attıkları adımlar engellenmişti. “Hayata Dönüş” mağduru siyasi tutsaklar, uzun süre mahkemelerde sanık olarak yargılandı. Katliamda açık sorumluluğu bulunan asker, polis ve cezaevi yetkililerinin, tutuklu ve hükümlülere karşı düzenledikleri kanlı saldırıyı kanıtlayan belge ve raporlar görmezden gelindi ya da imha edildi. Katliamı yöneten üst rütbeli askeri personel, bağlı bulundukları kurumlarca soruşturmaların dışında tutuldu, kollandı. Operasyonda ve sonrasında yaşanan süreçte ölen, yaralanan, sakat kalan tutsakların yaşadığı vahşet unutturulmaya çalışıldı.

Bayrampaşa Davası’nın hatırlattıkları

23 Kasım’da, Bakırköy Adliyesi’nde görülen dava, egemenlerin hukukunun nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Devletin, 19-22 Aralık tarihleri arasında “Hayata Dönüş” dolayısıyla müdahale ettiği 20 cezaevi arasında Bayrampaşa da vardı. Operasyon sırasında Bayrampaşa Kapalı Cezaevi’nde 12 siyasi tutuklu ve hükümlü hayatını kaybetmişti. 6 kadın tutsak, kolluk kuvvetlerinin kullandığı kimyasal gaz ve bombalar nedeniyle diri diri yanarak katledilmişti. Bayrampaşa davası ancak olayın üzerinden 10 yıl gibi uzun bir süre geçtikten sonra ve katliam mağdurlarının, katledilen tutsakların yakınlarının kararlı mücadelesi sonucunda başlayabildi.

Bayrampaşa davası ile ortaya çıkan tablo, devletin organize ettiği saldırı ve katliamların sorumluluğunu yükleyecek piyonlar ortaya atma geleneğinin sürdüğünü gösterdi. İddianamesi Eyüp Savcılığı tarafından hazırlanan davada, katliamın sorumlusu olarak yalnızca 39 er yargılanıyor. Kendilerine verilen emirleri yerine getirmekle yükümlü günah keçileri olmaktan öte herhangi bir vasıfları olmayan erler yargılanırken, bir devlet projesi olarak düzenlenen “Hayata Dönüş” operasyonunun asıl sorumluları hakkında yasal işlem yapılmamakta. Katliamdaki sorumlulukları tartışılamayacak olan dönemin İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, asker, polis ve hükümet yetkilileri hakkında herhangi bir soruşturma yürütülmemekte-yürütülememektedir. 39 erin 12’şer kez ağırlaştırılmış müebbet istemiyle yargılanmaları, sırf bu “dokunulmazlar” sorumluluklarından sıyrılsın diyedir. Katliamın birinci dereceden sorumluları, ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta, medyada boy göstermekte ve hatta mevcut hükümet tarafından kendilerine “üstün hizmet madalyası” verilmektedir. (Dönemin Cezaevleri Genel Müdür Ali Suat Ertosun, 2004 yılında AKP hükümeti kararıyla “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”yla ödüllendirilmiştir. Bu olay, “ileri demokrat” AKP’nin siyasi karakterini göstermesi açısından yüzlerce örnek davranıştan yalnızca biridir.)

Dönemin DSP’li Adalet Bakanı H. Sami Türk, Bayrampaşa Davası’na dair gazeteciler tarafından sorulan soru karşılığında, “Operasyon” kararının Milli Güvenlik Kurulu’nda alındığını ve bunun devlet kararı olduğunu çok net ifade etmiştir. 19 Aralık Katliamı kontrolden çıkmış güvenlik görevlilerinin, direnen mahkumların, söz dinlemeyen erlerin eseri değildi. Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere doğrudan, saldırı ve imha biçiminde planlanmıştı. Direnişin kırılması ve cezaevlerinde devlet varlığının yeniden tesis edilmesi gerekiyordu.

Katliamın gerçek sorumluları

23 Kasım’daki duruşmada katliam mağdurlarının avukatları, yaşanan vahşetin sorumluluğunun 39 erin üzerine yıkılarak, gerçek sorumluların aklanmak istendiğini, operasyonu yöneten ve yönlendiren kişilerin, operasyon kararını alan hükümet yetkililerin de yargılamaya dahil edilmesi gerektiğini belirttiler. Adliye dışında ise katliama canlı tanıklık etmiş siyasi tutsaklar, adalet taleplerini dile getirirken, yalnızca sıradan erlerin yargılanıyor olmasının davanın gerçek amacını gösterdiğini ifade ettiler.

Davanın bu haliyle devam etmesi halinde, daha önce birçok kez şahit olduğumuz üzere, cezaevi katliamının asıl sorumlularını aklama amacına hizmet edeceği görülüyor. Buna karşılık egemenlerin ikiyüzlü adalet anlayışının teşhir edilmesi gerekiyor. Temsil ettikleri sınıfın ve kendi siyasi varlıklarının çıkarları söz konusu olduğunda, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü yaygarası yapanların, -sosyal demokratından, İslamcısına, milliyetçisine- tüm burjuva siyasi partilerin ortak paydada birleştikleri, bu paydanın da kapitalist sömürünün ve zorbalığın devamlılığı olduğu unutulmamalı. Tarihsel olarak bakıldığında, bütün devletlerin katliamcı-baskıcı geleneği görülmekte, bu olgu sınıflı toplumların karakteristik özelliği olarak orta yerde durmaktadır. Egemenlerin düzeni, kendisine karşı tehdit oluşturduğunu düşündüğü tüm hareketleri –toplumsal dönüşümü yaratacak, bu dönüşüme yön verecek çapta olsun, olmasın- ezme eğilimini barındırıyor. Burjuvazinin egemenliği, bugün tek gerçek devrimci gücü ifade eden işçi sınıfının öncülüğünde, toplumsal bir mücadele sonucunda parçalanmadıkça katliamcılardan, yani esas sorumlulardan hesap sorulması mümkün olmayacaktır. Bu gerçeklikten hareketle, adalet talebimizi, egemenlerin düzeninin yıkılması hedefiyle birleştirmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir