Devlet, toplum ve medya kıskacında “kadın olmaya çalışmak”

Paylaş

Başlık “devlet, toplum ve medya kıskacında kadın olmak” değil de “kadın olmaya çalışmak” şeklinde seçildi; çünkü bu kıskaçta kadın olarak var olabilmek gerçekten de uğrunda çalışılarak elde edilebilecek bir “mertebe” halinde. Bu, devletin, toplumun ve medyanın erkek egemen ve kapitalist yapısına karşı mücadele etmeniz, fiziksel ve ruhsal bütünlüğünüzü korumak için her gün sınavdan geçmeniz gereken bir yoldur. Bu yolda, toplumun “açığınızı” yakalamaya çalıştığı, tacize veya tecavüze de uğrasanız, cinayete de kurban gitseniz eninde sonunda sizin suçlu çıkabileceğiniz, her türlü ürünün pazarlanmasında cinsel obje olarak kullanıldığınız bir dünya vardır karşınızda.

Devlet “baba” şiddet uygulayanı koruyor

Devlet “babadır”, yani koruyan kollayan rolündedir; vatan ise “anadır”, yani korunması ve kollanması gerekendir, namusumuzdur! Aslında küçük yaştan itibaren öğrendiğimiz bu söylemler bile bütün hayatımıza egemen olan cinsiyetçiliğin boyutlarını açık seçik ortaya koymaktadır. Ve esasında, bu devlet “baba”, kadınları korumaktan çok kadına karşı şiddet uygulayanları korumaktadır.

Haber bültenlerinde, “ikinci Ayşe Paşalı vakası” olarak adlandırılan olayı izlemişsinizdir. Bu olayda, daha önce kızına karşı da olmak üzere dört kere yaralama olayı gerçekleştiren Arap Ç. isimli kişi, kendisine boşanma davası açan Behice Ç.’yi tam 18 kere bıçaklamak suretiyle yaraladı. Olaydan önce savcılığa başvurarak can güvenliğinin sağlanmasını isteyen Behice Ç. ve kızına verilen “Herkese koruma versek, Türkiye’de koruma kalmazdı” şeklindeki cevap ise insana “pişkinliğin bu kadarı!” dedirtecek cinsten.

İşin bir diğer ilginç yanı, bu olayla ilgili bilgi edinmek isteyip de arama motoruna “ikinci Ayşe Paşalı vakası” yazdığımızda en az iki üç tane kadın cinayetinin, “ikinci Ayşe Paşalı vakası” olarak adlandırıldığını görmemizdir. Örneğin İstanbul Bahçelievler’de ayrı yaşadığı eşinin “barışma” teklifini kabul etmediği için Şubat 2011’de öldürülen Sakine Akkuş da [1], Ankara’da boşandığı adam tarafından öldürülen Arzu Yıldırım da, medyada “ikinci Ayşe Paşalı vakası” olarak adlandırılmıştı.[2] Yani aslında bu olay ne ikinci ne de üçüncü, onlarca Ayşe Paşalı vakasından sadece birisidir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 7 Mart 2011 günü (yani 8 Mart’tan bir gün önce) gerçekleşen Türk Metal Sendikası 16. Kadın Kurultayı’nda, “kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarı ile artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini” iddia eden sözleri ise bu noktada komik olduğu kadar insanı isyan ettirici bir hal almaktadır.[3]

Artan tecavüz ve taciz olaylarına karşılık olarak, hükümet seviyesinde gündeme gelen tek “çözüm önerisi” ise tecavüzcülerin hadım edilmesi olmuştur ki, bilimsel olarak hadım cezasının tecavüz olaylarını azalttığı yolunda hiçbir kanıt yoktur. Kadınların göz göre göre öldürülmesinin engellenmesi için koruma sağlamayı reddeden devlet, suç meydana geldikten sonra, çok da geçerliliği olmayan bir çözüm önerisi ile “bu konuyu kendine dert edinmiş” gibi görünmeye çalışmıştır. Behice Ç.’nin failinin daha önceki yaralama olaylarından dolayı birkaç saat karakolda tutulduktan sonra serbest bırakılması da, kadın sığınma evleriyle görüşen Behice Ç.’nin bir sonuç elde edememiş olması da, sermaye devletinin bu konuda kalıcı düzenlemelere gitme gibi bir amacının olmadığının en somut kanıtlarıdır.

Kadına biçilen toplumsal rol

Kadına yönelik şiddet olayları son günlerde daha çok tecavüz ve cinayet gibi en çarpıcı şekilleriyle medyada yer bulmaktadır. Fakat kadınların maruz kaldıkları şiddet çeşitleri de, bu şiddetin kadınlar üzerinde bıraktığı etkiler de kuşkusuz bunlarla sınırlı değildir. Fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlar fiziksel sağlıklarının bozulmasının yanı sıra depresyon, korku, anksiyete, azalmış özbenlik saygısı, cinsel işlevlerde bozukluklar, yeme problemleri, post-travmatik stres bozuklukları gibi durumlar da yaşamaktadırlar.[4] Yani medyaya yansıyanlar kadınların maruz kaldığı zararların sadece çok sınırlı bir kısmıdır.

Kadına yönelik şiddetin nedenleri arasında toplumsal kabullenmeler çok önemli bir rol oynamaktadır. “Erkeklerin şiddete eğilimli bir yapısının olduğu” kabullenmesiyle erkeklerin saldırgan tavırları desteklenirken, kadınların ise savunmasız ve erkeğe bağımlı bir konumu benimsemesi beklenmektedir. Aslında burada erkek de belli kalıplar içerisine sokulmakta ve ancak bu kalıplara uygun şekilde davranırsa “erkekliğinin” toplum tarafından onaylanacağı mesajı kendisine verilmektedir. Sünnetin ve askerliğin “erkekliğe adım atılacak eşikler” olarak görülmesi, bu durumun örnekleri arasında sayılabilir.

Erkeklere biçilen bu rol, çalışma hayatında yükselen veya yükselme amacı olan bazı kadınlar tarafından da zaman zaman (ve çoğu zaman da bilinçsizce) benimsenebilmektedir. Örneğin yönetici veya yönetici adayı olan bir kadın çalışma hayatında varlığını kanıtlayabilmek ve kendisine verilen bu “önemli görevi taşıyabilecek” olduğunu ispatlamak adına sert ve saldırgan bir karakter yapısı benimseyebilmektedir. “Erkek gibi oturmak”, “erkek gibi küfretmek” ve “erkek gibi bağırmak” gibi özellikler kadınlar tarafından da benimsenebilmekte ve bu özelliklerinden dolayı kimi zaman takdir de görmektedirler. Böylece erkeklik durumu yüceltilerek, “erkek gibi olmak” övgüye mazhar olunacak bir hale getirilmektedir. Bunun ilk örneklerinden biri de Büyük Millet Meclisi’nin ilk kadın milletvekillerinin kıyafetlerinden dolayı erkek mi kadın mı olduklarının bile anlaşılamamasıdır! Bu kadın cinsiyetinin ortadan kaldırılması, silikleştirilmesi ve erkek egemen yapının korunması anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan, kadın cinselliği bastırılırken (ki bu çok küçük yaşlarda başlar, birçok kadın henüz küçük bir kız çocuğuyken bacaklarını açıp “erkeksi” bir şekilde oturduğu için, “kadın kısmısı öyle oturmaz” denerek bacağına bir şaplak yemiştir), erkekler küçük yaşlarında pornografiyle tanışarak (ki bu durum toplum nezdinde gayet “doğal” karşılanır) gerçek hayattan kopuk ve kadını pasifleştiren bir cinsellik anlayışını içselleştirirler.[5] Erkeğin sert ve saldırgan “doğası” militarizm ile beslenirken kadın cinselliği metalaştırılır ve kadının varlığı erkeğin varlığına “armağan” edilir!

Toplumsal cinsiyet rollerinin daha ailedeyken şekillenmesi söz konusudur. Bu meselelerde en “özgürlükçü” gözüken ailelerde bile (hatta solcu ailelerde bile!), bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde, ailenin kız ya da erkek çocuğu varsa, masayı kurup toplayan, anneye her zaman yardım eden ekseriye kız çocuklarıdır. Çoğu ailede, erkek çocukların kişisel işleri bile kız kardeşlere yaptırılmaktadır.

Ailenin toplumsal rolü noktasında şu gerçeğe değinmekte fayda var ki, kadınlara şiddet uygulayanların büyük oranda, o kadınların tanıdıkları erkekler olması [6], “karı-koca arasına girilmez” gibi sözlerin yer ettiği sosyal yaşamda, çok da şaşırtıcı bir durum değildir. Zira, aile “özel alan” olarak görülmekte, “mahremiyeti” olduğuna inanılmaktadır ve kavga sesleri duyan apartman sakinleri bile, zaman zaman bu “bahaneye” sığınarak, şiddete uğrayan kadınları “kaderleri” ile baş başa bırakmaktadır.[7]

Bir işbirlikçi olarak medya

Kadına yönelik şiddet medyada, reklam filmleriyle, haberlerin veriliş tarzıyla ve çeşitli dizilerle her gün yeniden üretilmektedir. Bu haliyle medya, kadına yönelik şiddet haberlerini verirken bile bunlarda hiçbir payı yokmuş gibi davranmakta, büyük bir ikiyüzlülük içine girmektedir. Cinayetlerin ayrıntılı bir şekilde medyada yer almasının diğer cinayetlerinin planlamasına katkıda bulunduğu bilimsel olarak ortaya konmuşken, hem kadın hem de çocuk cinayetlerinin reyting amacıyla hikayeleştirilmesi ve resmen “ballandıra ballandıra” anlatılması medyanın bu ikiyüzlülüğünü açık seçik ortaya sermektedir. Hele de, tecavüz haberlerinin veriliş tarzı, bazen insanı çıldırtacak derecelere varmaktadır. Özendirici ve pornografik tarzdaki bu haberler (bu tip haberleri pornografik fotoğraflarla birlikte veren çok sayıda internet sitesi mevcuttur!) cinayetlere ve tecavüzlere ortak olma anlamına gelmekte ve bu haberleri yapan ve yayınlayan kişileri de bizzat olayın failleri arasına katmaktadır!

Geçtiğimiz dönemlerde bir TV dizisinde yer alan tecavüz sahnesinin internette “tıklanma rekorları” kırması ve bununla gurur duyulması, hangi TV yıldızının “daha iyi tecavüze uğradığı” şeklinde tartışmalar yapılması, medyada gelinen kokuşmuşluk düzeyinin ucu bucağı olmadığını göstermektedir. Bundan cesaret alıp tecavüze uğrayan kadın dizi karakterinin ismini erkek iç çamaşırlarına basan (ki semt pazarlarında bile görülmüştür) “girişimci” zihniyet ise kelimenin en basit anlamıyla mide bulandırıcıdır.

Bunların yanı sıra, kadın cinayetleri haberlerinde, genellikle kadınların, “eşini aldatmak, başka erkeklerle gezmek” gibi davranışlarda bulunduğu iddiaları ön plana çıkarılarak, “kadınların ölümü hak ettiği” yönünde bir algı yaratmaya çalışıldığı da, sık sık gözlemlenen bir durumdur. Yani erkek öldürmekte, devlet korumakta, medya ise yardım ve yataklık yapmaktadır.

Medyanın, kadına yönelik şiddete karşı düzenlediği kampanyada bile “Kadına Şiddet Uygulayan Erkek Değildir” gibi cinsiyetçi bir slogan kullanması, medyada bu konuda en ufak bir bilinç ve duyarlılık zerresinin bile olmadığını göstermiş, nihayetinde kaş yapayım derken göz çıkartılmıştır. Bu noktada ana akım medyaya söylenecek tek söz herhalde “gölge etme başka ihsan istemeyiz” olmalıdır.

Bitirirken…

Hepimizin bildiği gibi, geçtiğimiz Mart ayında, “12 Haziran 2011 Genel Seçimleri öncesinde kadınların da eşit söz hakkına sahip olduğu bir meclis oluşturabilme” amacıyla, içerisinde çok sayıda iş kadının da olduğu “Haklı Kadın Platformu” kuruldu. Aday listelerinin açıklanmasıyla hayal kırıklığına uğrayan platformun, devlet düzeyinde, toplumda ve medyada varolan erkek egemen kapitalist sistem değişmeden, kadınların kurtuluşunun gerçekleşebileceğini düşünmesi platformun içerisinde yer alan bileşenlere baktığımızda gayet anlaşılır bir hal almaktadır. Kadınların maruz kaldığı şiddet ve aşağılanma gibi durumlar ne kadar erkek egemen yapıdan kaynaklanıyorsa, kadın cinselliğinin bir pazarlama aracı olarak kullanılması da bir o kadar kapitalist sistemden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu durum, birkaç kadının daha (bu kadınlar kuşkusuz emekçi kadınlar olmayacaktır) meclise girmesiyle çözülebilecek bir durum değil, aksine erkek egemen kapitalist sistemin topyekün ortadan kaldırılması ve sınıfsız sosyalist bir toplumun kurulmasıyla çözülebilecek bir durumdur. Kuşkusuz bunun gerçekleşmesinin yolu, öncelikli olarak, sosyalist bilinçle kuşanmış olan emekçi kadınların örgütlenmesine ve bu süreçte, kadın cinsine yönelik her türlü şiddete, hakarete, tacize ve tecavüze karşı mücadele etmelerine bağlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir