Cumartesi Anneleri’nin mücadelesini büyütme zamanı

Her cumartesi Galatasaray Lisesi’nin önünde yaptıkları oturma eyleminden ismini alan Cumartesi Anneleri, “faili meçhul” cinayetlerin aydınlatılması ve kayıpların bulunması için yılmadan mücadelelerini sürdürerek 306. haftayı da geride bıraktılar. Şu zamana kadar seslerini duyurabilmek için kimi zaman polis coplarına, kimi zaman burjuva basın tarafından karalama kampanyasına maruz kaldılar. Siyasi iktidarlar onları daima görmezden geldi. Ancak geçtiğimiz günlerde, Başbakan Erdoğan ile 12 kayıp yakını ve beraberindeki İHD heyetinin yaptığı görüşme vesilesiyle, burjuva basın birden bire Cumartesi Anneleri’ni yeniden hatırladı.

5 Şubat günü Başbakan’ın Dolmabahçe’deki çalışma ofisine büyük umutlarla giden Cumartesi Anneleri, görüşmenin olumlu geçmediğini ve taleplerine karşılık, Başbakan’ın somut bir şeyler yapma niyetinde olmadığını ifade ettiler. Görüşmenin havası ve Başbakan’ın görüşmeden sonra konuya ilişkin açıklamalarına bakılacak olursa, Cumartesi Annelerinin ne demek istediği daha iyi anlaşılacak ve söylediklerinde son derece haklı oldukları görülecektir.

Cumartesi Annelerinin Talepleri

Görüşme sırasında, Başbakan ve danışmanları Cumartesi Annelerinin konuşmalarını sadece dinlemekle yetindi. 12 kayıp yakını Başbakan’dan, yüzlerce Cumartesi Annesi adına, yakın geçmişte işlenen faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasını ve kolluk güçleri tarafından gecenin bir vakti sorgusuz sualsiz evlerinden alınan kayıplarının akıbetinin ortaya çıkarılmasını istediler.

Kayıp yakınları Başbakan’a şu talepleri iletti:

1. TBMM bünyesinde gözaltında kayıpları araştırmak için bağımsız bir komisyonun kurulması,

2. İnsanlığa karşı işlenen suçlara dair devlet sırrı olarak saklanan belge ve bilgilerin kamuoyuna açıklanması,

3. Kaybedilen kişilerin ailelerine “gerçeği öğrenme” hakkını tanıyan Birleşmiş Milletler’in “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunması”na dair uluslararası sözleşmenin derhal imzalanması ve yürürlüğe konulması,

4. Gözaltında kayıp ve failli meçhul bırakılmış cinayetlerin, Türk Ceza Kanunu‘nda insanlığa karşı suçlar başlığı altında düzenlenmesi, bu suçların yargılanmasında devlet sırrı ve zaman aşımı savunmasına yer verilmemesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması,

5. Gözaltında kayıplara dair soruşturma dosyalarının yeniden açılması ve etkili soruşturma yapılmasının önündeki engellerin kaldırılması,

6. Gözaltında kayıp ailelerinin kimlik tespitine yarayan genetik bilgilerinin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir merkezin oluşturulması,

7. Adli Tıp ve Mezarlıklar Müdürlükleri kayıtlarında kimliği belirsiz olarak gösterilen cesetlere ilişkin bilgilerin ilgili kurumlara, savcılıklara, başvuran ailelere ve kamuoyuna açıklanması,

8. Toplu mezarlar ve ölüm kuyularının açılması ve incelenmesi sırasında, bugüne kadar uygulanan ve delillerin karartılmasına yol açan ilkel yöntemler terk edilerek, bilimsel esaslara uygun inceleme ve delil toplanması için eğitim ve ekipman sağlanması.

Cumartesi Annelerinin ilettiği bu talepleri gündemine almayan Başbakan Erdoğan, görüşme sırasında 2004 yılında bir sır gibi ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Tolga Ceylan’ın durumunu öğrendiğinde, 9 yıllık iktidarı dönemi boyunca sanki insan hakları ve demokrasi konusunda karnesi başarılıymış gibi, hükümet oldukları dönemde tek bir faili meçhul olayın olmadığıyla övünerek, bu olayın hükümet oldukları dönemde meydana gelmiş olmasını kabullenemedi ve burjuva basının dikkatini bu olayın üzerine çekti. Birkaç gün sonra verdiği talimatla, bu olayın araştırılması için Meclis İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP milletvekili Zafer Üskül, açık açık, bu komisyonun 30 yıldır süre giden faili meçhul cinayetleri ve kayıpları kapsamadığını belirtmekten çekinmedi. Böylece, annelere gözyaşı edebiyatını yapan Başbakan ve hükümetinin faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması konusunda samimiyetten uzak olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Başbakanın hükümet oldukları dönem boyunca tek bir faili meçhul cinayetin olmadığı beyanı gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın geçtiğimiz yıl yayımladığı hak ihlalleri raporu, bizleri, 2000 ile 2010 yılının ilk altı ayı arasında 146 faili meçhul cinayet, 446 yargısız infaz/dur ihtarı/rastgele ateş açma, 376 gözaltında ya da cezaevinde ölüm vakalarının yaşandığı gerçeğiyle yüz yüze bırakmaktadır. Anlaşılacağı üzere, söz konusu yıllarda yani AKP’nin hükümet olduğu dönemde azımsanmayacak sayıda faili meçhul cinayet işlenmiş, genel olarak da insan hakları ayaklar altına alınmıştır ve alınmaya devam etmektedir.

Başbakan Erdoğan ile devam edecek olursak, hatırlanacağı üzere, anayasa referandumu için gittiği Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, Kürt aydını Musa Anter için “Ape Musa’nın acısını unutamayız” demişti. Ne ilginçtir ki aynı Başbakan, geçtiğimiz aylarda Ape Musa gibi faili meçhul cinayete kurban gidenlerin “acısını unutmayan” Cumartesi Anneleri için “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum. Cumartesi Anneleri birileri tarafından kullanılıyor” diyerek alışık olduğumuz tutarsızlığını sergilemişti. Ayrıca, Mecliste BDP’nin faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması konusunda verdiği komisyon kurma önergeleri ısrarla AKP’li milletvekilleri tarafından reddedilmekte.

Kısaca Cumartesi Anneleri Tarihi

Kamuoyunda ne yazık ki pek bilinmeyen Cumartesi Annelerinin ortaya çıkışı, işçilere, emekçilere, Kürt halkına ve devrimcilere karşı devlet terörünün arttığı bir döneme rastlamaktadır, yani 1990’lı yıllara. Bu dönemde, başta Kürt illeri olmak üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Kürt aydınları, siyasetçiler ve devrimciler devlet güçleri tarafından katlediliyordu. Kimileri asit kuyularına atıldı, kimileri toplu mezarlara gömüldü, kimileri ormanlık alana bırakıldı, kimilerinin ise nerede oldukları hala bilinmiyor. Binlerce faili meçhul cinayet ve kayıp işte bu döneme rastlamaktadır.

Gözaltına alındıktan sonra önce Hasan Ocak’ın ardından da Rıdvan Karakoç’un işkence edilmiş halde cesetlerinin bulunması üzerine, bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakını 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Lisesi’nin önünde “Gözaltında kayıpların akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle sessiz oturma eylemini başlattı. Sol örgütlerin, aydınların ve sanatçıların desteğiyle eylemler Cumartesi günleri süreklilik kazandı. Kayıp yakınları, Cumartesi Anneleri olarak anılmaya başladı. Cumartesi Annelerinin sessiz oturma eylemine tahammül edemeyen devlet, 1998 yılında polis saldırılarını ve gözaltılarını başlatarak bu politikayı 1999 yılına kadar sürdürdü. İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarında insan hakları savunucuları ve kayıp yakınları polisin takibiyle sürekli tehdit edildi, şiddet ve baskıya maruz kaldı, gözaltına alınıp tutuklandılar. Baskıların sürmesi üzerine Cumartesi Anneleri oturma eylemlerine 200. haftada ara vermek zorunda kaldılar.

Bu arada Cumartesi Anneleri hukuki yollardan mücadele etmeye başladılar. Ancak hukuk onların istediği şekilde işlemiyordu; davalar ört bas ediliyor, dosyalar tozlu raflara kaldırılıyor, bunlar yetmezmiş gibi haklarında suç duyurusunda bulunuluyordu. Failler elleri kollarını sallayarak davalardan beraat ediyor, devlet faillerine destek çıkarak sırtlarını sıvazlıyordu. 2009 yılına gelindiğinde Ergenekon operasyonu kapsamında JİTEM elemanlarının gözaltına alınıp tutuklanmasıyla, bu gelişmelerden umutlanan Cumartesi Anneleri yine İstiklal Caddesi’nde oturma eylemine başladılar. Bütün olumsuzluklara rağmen Cumartesi Anneleri azimle, cesaretle, kararlılıkla haklı mücadelelerini bugün de sürdürmektedir.

Cumartesi Annelerinin kısaca geçmişinden söz ettik. Fakat onlar için burjuva liderler tarafından hiç olmadık sözler sarf edildi. Yukarıdaki bölümde, Başbakan Erdoğan’ın Cumartesi Anneleri için söylediği sözlere yer verdik. Başbakan Erdoğan, o sözleriyle, işçilerin, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve öğrencilerin protesto ve eylemlerini çarpıttığı ve karaladığı gibi, Cumartesi Annelerinin haklı mücadelesini ve eylemini de çarpıtmakta ve karalamaktadır. Bu, Başbakan Erdoğan gibi tüm burjuva liderlerin demokratik hak ve özgürlükler konusunda mücadele edenlere karşı tipik yaklaşımıdır. Başbakan Erdoğan dışında diğer burjuva liderlerden sosyal-demokrat olarak bilinen Erdal İnönü de, otobüs üzerinde yaptığı konuşma sırasında kayıp ailelerinin “Çocuklarımızın akıbetini öğrenmek istiyoruz” sorusuna cevap olarak, “Ben nereden bileyim çocuklarınızın akıbetinin ne olduğunu” diye karşılık vermişti.

Devlet politikası olarak faili meçhul cinayetler

Faili meçhul cinayetler gündeme geldiği zaman, milliyetçisinden liberaline kadar geniş bir yelpaze, devletin faili meçhul cinayete başvurmasının nedeni üzerine kafa yormaz, bunu tartışma konusu dahi yapmaz. Elbette bu, onların burjuva devlet ve sınıflı toplum ilişkisini göz ardı edip, sermayenin kalemşorluğuna soyunması ve kapitalizmin ideolojik propagandasını yapmayı kendilerine görev edinmesinden ötürüdür.

TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katlederek kendi temellerini atan Kemalist T.C. devleti, ilerleyen yıllarda sayısız katliam ve faili meçhul cinayet gerçekleştirdi. Burjuva devlet, özellikle işçi sınıfı hareketinin yükselişe geçtiği ve Kürt halkının serhildanlara kalkıştığı dönemlerde kirli işlerini kontrgerilla güçlerine yaptırdı. Kapitalist düzeninin korunması, burjuva devletin varlığını sürdürmesi ve egemen paradigmanın korunması için, burjuva devleti tehdit eden bütün güçler ortadan kaldırılmalı ve bunun için her şey yapılmalıydı: Darbeler, idamlar, işkenceler, faili meçhul cinayetler…

Yıllar sonra, burjuva devletinin bekası için hizmette kusur etmeyen Süleyman Demirel, itiraf niteliğinde, bir gazeteye “Devlet, devlet politikası olarak adam öldürür” açıklamasını yapmıştı. Süleyman Demirel şu an görevde değil, fakat uzun yıllar yürüttüğü Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı gibi görevler dolayısıyla onun açıklaması devletin zihniyetini açık bir şekilde yansıtmaktadır. Bir başka itiraf ise, uzun yıllar askeri bürokrasi içinde görev yapmış olan Koramiral Atilla Kıyat’tan gelmişti. 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında, gündeme bomba gibi düşen “Faili meçhuller, gözaltında kayıplar bir devlet politikasıydı” açıklamasını yapmıştı.

Bugün, geçmişte faili meçhul cinayete kurban gidenlerin kemikleri asit kuyularından ve toplu mezarlardan çıkarılmaktadır. Son günlerde Mutki’de ve daha birçok yerde ortaya çıkan toplu mezarlar hükümetin faili meçhul cinayetleri aydınlatmak istemesinden değil, kayıp yakınlarının başvurusu ve mücadelesi üzerine ortaya çıkarılmıştır (Başbakan Cumartesi Anneleri’yle görüşmesinin ardından timsah gözyaşları dökerken, aynı zamanda Mutki’deki gelişmelere yayın yasağı konması da manidardır). Devlet utanç verici bir şekilde kendi gömüp kendi çıkarmaktadır. Fakat hükümet gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek için olayın üstünü örtmeye çalışmakta, delilleri karartmakta ve sansür uygulamaktadır. Toplu mezarlardan çıkan kemik parçaları ile ilgili olarak Jandarma Genel Komutanlığı, kimi zaman kemiklerin “hayvan kemikleri” olduğu yönünde gerçek-dışı açıklamalar yapmaktadır.

103 yaşındaki Cumartesi Annesi Berfo Ana ve her bir Cumartesi Annesi, herşeye rağmen mücadeleyi sürdürüyor. Onların umut dolu mücadelelerine ortak olmak, taleplerini gür sesle haykırmak için şimdi tam zamanı. Ezilen Kürt halkının, katledilen binlerce devrimcinin ve aydının tek gerçek dostunun işçi sınıfı olduğunu göstermek için yılmadan mücadele etmek gerekiyor. Burjuva politikacılarının ikiyüzlülüklerine karşı, Cumartesi Annelerinin[1] mücadelesinin tüm annelerin ve emekçilerin mücadelesi haline gelmesi, burjuva devletin katliam ve cinayetlerinden hesap sorulmasını sağlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir