Cizre’deki katliam, tırmanan şovenizm ve çıkarılması gereken dersler

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 4 Eylül günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının 12 Eylül günü kaldırılmasının ardından, devlet güçlerinin bu ilçede sözde PKK’li militanlara karşı başlattığı harekatın gerçekte sivil halka yönelik kanlı bir sindirme operasyonu olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Cizre halkının elektriksiz, susuz ve iletişim olanaklarından mahrum şekilde evlerine hapsedildiği 8 gün içinde, bir kısmı evinde, en az 21 sivil öldürüldü ki bunların 15’i silahlı saldırılar sonucunda, altısı ise sağlık hizmeti alamadığı için yaşamını yitirmişti. Cizre’deki sokağa çıkma yasağı, kaldırıldıktan 36 saat kadar sonra, 16 kişi için 13 Eylül günü düzenlenen ve 100 bin dolayında insanın katıldığı toplu cenaze töreninin ardından, bir geceliğine, yeniden ilan edildi.

Aynı gün, Diyarbakır’ın Sur ilçesinde de sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve bir başka operasyon başlatıldı. Polis, Sur’da düzenlenen operasyona ve ilçeye giriş çıkışların yasaklanmasına tepki gösteren ve “çatışmalar dursun, ölümler olmasın” talebini yükselten binlerce Diyarbakırlıya saldırdı ve çok sayıda insan yaralandı. Halen, Kürtlerin yaşadığı illerdeki çok sayıda ilçede ve beldede, “PKK’ye karşı mücadele” adı altında olağanüstü hal uygulanıyor ve Kürt emekçileri ile gençleri üzerinde kitlesel bir devlet terörü estiriliyor.

Yüz binlerce Kürtün en temel haklarının ortadan kaldırıldığı ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu kuralsız savaşa, Türkiye’nin batı bölgelerinde yaşayan Kürtlere yönelik saldırılar eşlik ediyor. HDP’nin binalarına yönelik saldırılarla geçen haftaların ardından, faşist çeteler ve onların kışkırttığı gerici topluluklar Kürt mahallelerine saldırmaya, Kürt emekçilere yönelik linç girişimlerine devam ediyor. Bütün bunlar da, polisin “hoşgörülü” yardımı ve yataklığı ile gerçekleşiyor. En son, Bolu’nun Mudurnu ilçesine bağlı Taşkesti Beldesi’nde okul inşaatında çalışan Kürt işçiler, “bayrağa hakaret ettikleri” iddiasıyla, “Silvan’da bugün 14 leş aldık” diyen bir güruh tarafından linç edilmek istendi.

İslamcı ve faşist çeteler “gösteri hakkı”nı özgürce kullanırken, iktidar, polisi, Kürt emekçilerine ve gençliğine yönelik faşist saldırıları ve devlet terörünü protesto edenlerin üstüne sürmeye devam ediyor.

İşçi sınıfı, devlet güçlerinin sürdürdüğü operasyonların, PKK’nin saldırılarının ve sokaklarda “Kürt avına çıkan” çetelerin, farklı hedeflere sahip görünseler de, özünde tek bir amaca hizmet ettiğini görmek zorundadır: İşçi sınıfını bölmek ve sindirmek.

Unutmayalım ki, bugün sözde “terörü protesto” maskesi altında Kürt emekçilere ve gençlere saldıranlar, geçmişte, işçilerin grevlerine ve gösterilerine saldıran, yüzlerce işçi önderini katleden, Sünni Türk olmayan emekçilerin yaşadığı mahallelerde toplu katliamlar düzenleyen çetelerin devamıdır. Her defasında devlet güçlerinin dahil olduğu bütün o katliamlar, işçi sınıfını, bütün demokratik ve sosyal hakların gasp edildiği otoriter yönelimler karşısında siyasi olarak felç etmeyi ve ona boyun eğdirmeyi amaçlıyordu. Bugün de, aynı gerici ve yıkıcı planlarla karşı karşıyayız.

Burjuva medyasının ve siyaset kurumunun ikiyüzlülüğü

Bu faşist saldırıların başlıca işbirlikçisi, burjuva medyasıdır. Bu medya, savaşa ve teröre karşı çıkan Kürt emekçilerini ve gençliğini “terörist” ilan ederken, ellerinde Türk bayraklarıyla şoven milliyetçi ve İslamcı sloganlar eşliğinde Kürtlere saldıran faşist güruhu “teröre tepki gösteren yurttaşlar” olarak pazarlamaya çalışıyor.

Burjuva medyanın sözde “teröre karşı tavır alma” adına körüklediği şoven Türk milliyetçisi dalga, iş dünyasından sanata ve spora kadar tüm alanları kapsayacak şekilde yayılıyor. Sünni–Türk milliyetçisi bir “şehit edebiyatı”na sarılan egemenler, yangına körükle gidiyor; farkında olsunlar ya da olmasınlar, yıkıcı bir Kürt–Türk boğazlaşmasına zemin hazırlıyor.

Burjuva medyasının estirdiği bu Sünni–milliyetçi dalga, egemen sınıfın gerçekleştireceği yeni saldırılara zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Anımsanacağı üzere, AKP’li bir milletvekilinin başını çektiği faşist bir güruh, kısa süre önce, yine polisin yardım ve yataklığıyla, Hürriyet gazetesini basmıştı. İktidar, bir önceki gece yarısı, başta Cizre ve Diyarbakır olmak üzere Kürtlerin yaşadığı illerdeki devlet terörünü tırmandırırken, polis İstanbul’da Nokta dergisini bastı; buna Cumhuriyet gazetesinin web sitesine girişin Telekom ve TTNET tarafından sınırlanması eşlik etti.

Egemen sınıf, Türkiye’nin en büyük holdingleri ile bağlantılı olan Hürriyet gazetesine yönelik saldırı karşısında, aynı iktidarın başka medya gruplarına yönelik önceki saldırılarında olduğu gibi, kısık bir sesle, sinik “kınama” mesajları yayımlamakla yetindi. Egemen sınıfın Kürtlerin yaşadığı illerde iki haftadır estirilen devlet terörü karşısındaki “sessizliği”, basitçe, AKP iktidarının “ağır baskısı” ile açıklanamaz. Tersine, iktidarın savaş ve diktatörlük yöneliminin bu denli pervasızlaşmasının altında, bizzat büyük sermayenin kâr ve bölgesel egemenlik çıkarları uğruna sergilediği ikiyüzlü “sessizlik” yatmaktadır. Banka ve holding patronları, kârlarını arttırmaya devam ettikleri ve sistem tehlikeye düşmediği sürece, iktidarı karşısına almayacaktır. Bu yüzden, başta Türkiye kapitalizminin “ağır topu” TÜSİAD olmak üzere sermaye örgütleri, bir zamanlar övünerek pazarladıkları “çözüm” raporlarını ve planlarını rafa kaldırmış; “barış ve demokrasi” sloganlarını unutmuş durumdalar.

Onların karşı çıktıkları şey, savaş ve diktatörlük yönelimi değil; Erdoğan önderliğindeki iktidarın, uluslararası sermayenin bu programını, zaman zaman ABD ve AB emperyalistlerinin çıkarlarıyla çelişecek şekilde ve onlara rağmen uygulamasıdır. Bu durumda, 13 yıllık AKP iktidarının, yaratmış olduğu yeni ekonomik ve siyasi seçkinler tabakasının çıkarlarını koruma uğruna bir devlet partisi haline gelme yönündeki çabaları, kuşkusuz, önemli bir rol oynamaktadır. Ama büyük burjuvazinin, gırtlağına kadar rüşvete ve yolsuzluğa batmış olan AKP’li yeni seçkinlerin sergilediği pervasızlık karşısındaki hoşnutsuzluğu, hiçbir ilkesel “demokratik” ya da “barışçıl” kaygıya dayanmamaktadır.

Banka ve holding patronlarının AKP iktidarı karşısındaki tavrı, ABD emperyalizminin ve onun Avrupalı ortaklarınınkiyle aynıdır. Türkiyeli kapitalistler, İncirlik üssünün ve bölgedeki başka havaalanlarının kullanımı karşılığında PKK’ye karşı sınır ötesi operasyonları desteklerken, Kürtlere ve basın özgürlüğüne yönelik saldırıları sıradan açıklamalarla geçiştiren ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin izinden gidiyorlar.

Bankaların ve holdinglerin savaş ve diktatörlük yönelimine karşı olmadığının en yalın göstergesi, TBMM’deki partilerin en son “savaş tezkeresi”ne verdiği destektir. Unutmayalım ki, daha iki hafta önce hükümete sınır ötesi harekat düzenleme yetkisi veren Irak-Suriye tezkeresi, TBMM’de AKP’nin, CHP’nin ve MHP’nin desteğiyle kabul edildi.

Şoven Türk milliyetçiliğinden beslenen MHP, PKK’nin saldırılarında ve devlet teröründe yaşanan tırmanmadan yararlanarak, açıkça, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde sıkıyönetim ilan edilmesi, yani tüm demokratik hakların gasp edilmesi ve Suriye ile Irak’ın kuzeyindeki Kürt topraklarının işgal edilmesi gerektiğini savunuyor.

Ana muhalefet CHP, kısık sesle de olsa, devlet güçlerinin Türkiye’deki sözde “PKK karşıtı” operasyonlarındaki “insan hakları ihlalleri”nden söz ediyor ama Irak’ta ve Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgeleri hedefleyecek askeri operasyonlar düzenlenmesine TBMM’de onay veriyor.

HDP ise bir yandan tabanını oluşturan Kürt emekçilerine ve gençlerine yönelik devlet terörüne, aynı zamanda da iktidar ve burjuva medya eliyle kışkırtılan faşist çetelerin saldırılarına karşı koymaya çalışıyor. Bu arada, siyaset kurumunun Türk milliyetçisi geleneksel çevreleri ve medyanın geniş kesimi, bu burjuva partisini, “terör (yani PKK) ile arasına mesafe koyma” çağrıları eşliğinde, deyim yerindeyse, tam teslimiyete zorluyor. Bu, aynı zamanda, HDP’nin, ABD’nin sözde IŞİD’e karşı mücadelesinde kara gücü olarak yer alan PKK ile PYD’den uzaklaşarak, Suriye merkezli Ortadoğu denkleminde Ankara’nın yanında yer almaya zorlanması demektir ki bu pek mümkün görünmüyor.

Suriye’deki iç savaş

Son haftalarda hızla tırmanan çatışmalar, AKP iktidarının, Erdoğan’ın ya da “Kandil”in öznel tercihlerinin değil; Suriye’de sürmekte olan emperyalist destekli iç savaştaki değişen dengelerin ürünüdür.

Anımsanacağı üzere, aylarca IŞİD’in kontrolünde olan Tel Abyad, Haziran ayında, ABD’nin yoğun hava desteği eşliğinde Suriyeli Kürtlerin eline geçti. Aynı dönemde, Ankara’nın IŞİD’e verdiği askeri desteğe ilişkin belgeler Türkiye ve dünya basınında yer alırken, PKK ile onun Suriye kolu olan YPG, IŞİD’e karşı savaşta ABD emperyalizmi tarafından “sağlam müttefik” ilan ediliyor; uluslararası basında, bir muhatap olarak öne çıkmaya başlıyordu.

Türkiye’den IŞİD’e giden ana ikmal yolunu kesen ve Cezire ile Kobani kantonlarını birleştirecek olan Tel Abyad operasyonunun gelişmesine paralel olarak, AKP iktidarı, Suriye’deki Kürt kantonlarının özerk yapısını açıkça “öncelikli tehdit” ilan etti. Seçim süreci boyunca, bizzat Erdoğan’ın ve AKP iktidarının kışkırtmasıyla, HDP binalarına, mitinglerine ve Kürtlere yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırılar, seçimlerden iki gün önce Diyarbakır’da düzenlenen ve yüz binlerce insanın katıldığı mitinge yönelik bombalı saldırı ile doruk noktasına ulaştı.

Erdoğan, partisinin kaybettiği 7 Haziran seçimlerinin hemen ardından, önce ABD’nin IŞİD’e karşı PYD / PKK ile kurduğu ittifakı “buna nasıl olumlu bakabiliriz?” diyerek kınadı; artık Meclis çoğunluğunu yitirmiş olan iktidar da, birbiri ardına toplanan altı güvenlik zirvesinin ardından, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) Suriye topraklarının bir bölümünü işgal etme talimatı verdi. Henüz uygulamaya konmayan bu talimat, ABD ile aylardır tartışılan, Ürdün ile birlikte Suriye’nin güneyinde ve kuzeyinde iki “tampon bölge” oluşturma planının bir parçasıydı.

Bunu, 20 Temmuz’da Suruç’ta düzenlenen ve yeniden inşasına yardımcı olmak için Kobani’ye gitmeye hazırlanan 32 gencin devlet gözetiminde öldürüldüğü katliam izledi. Suruç katliamının hemen ardından, PKK, polislere ve kimi sivillere yönelik sözde “intikam” eylemleri düzenlerken, Türk savaş uçakları, IŞİD mevzilerine yönelik göstermelik bir saldırının ardından, Kuzey Irak’taki PKK üslerine yoğun bir saldırı başlattı. Bu saldırılarla birlikte, muhalif medyaya yönelik saldırılar ve polis operasyonları da tırmandı.

İşçi sınıfı müdahale etmeli

7 Haziran seçimlerinin ardından yaşanan siyasi belirsizlik ve tırmanan çatışmalar, egemen sınıfın savaş ve diktatörlük yönelimini zayıflatmamış; tersine, güçlendirmiştir. Hâlâ bu yönelimin şu ya da bu “terör örgütü”nü hedeflediğini sananlar varsa, fena halde yanılıyorlar.

Egemen sınıfın farklı çıkarlara sahip kesimlerinin asıl olarak Suriye’deki emperyalist destekli iç savaşın bir bileşeni olarak biçimlenen savaş yöneliminin amacı, Ortadoğu’daki emperyalist yağmadan ve emekçilerin sömürüsünden pay kapmaktır. Onlar, bu kanlı rekabette kendilerince uygun bir pay elde ettiklerinde ya da pazarlık masasında öncekinden daha güçlü olacaklarını düşündüklerinde, yeniden sahte “barış ve demokrasi” sloganları eşliğinde anlaşacaklar. Ama bu arada, binlerce, hatta milyonlarca emekçinin yaşamı mahvolmuş; işçilerin ve gençlerin beynine daha fazla milliyetçi, dinci-mezhepçi vb. zehir akıtılmış olacak.

Kürt illerindeki çatışmaların ve ona eşlik eden Kürt düşmanı şoven Türk milliyetçiliğinin tırmanması, yıllardır yinelediğimiz şu gerçeği bir kez daha göstermektedir: Mülk sahibi sınıfların hiçbir kesimi, hele de kapitalizmin küresel krizi ve Ortadoğu’da sürmekte olan savaş koşullarında, barışı ve demokrasiyi egemen kılamaz. Banka ve holding patronlarının savaş ve diktatörlük yönelimi, bizzat kapitalist sistemin içsel dinamiklerinin ürünüdür. “Çözüm” ya da “barış süreci” adı verilen sürecin, başından itibaren burjuvazinin bölgesel kapitalist çıkarlarına tabi olmasının ve gerçek barış ve demokrasi özlemiyle hiçbir alakasının bulunmamasının nedeni budur. Egemenler her yerde ikiyüzlüce barıştan söz ederken ya da geçici anlaşmalar yaparken, gerçekte yeni paylaşım savaşlarına hazırlanmaktadırlar.

Küresel şirketler ve bankalar arasında, onların emrindeki devletler üzerinden sürmekte olan kapitalist rekabet, uzunca süredir, mevcut “hukuksal” biçimler altında yaşanamayacak kadar keskinleşmiş durumda. Çöküş içindeki küçük burjuvazinin geniş bir kesiminin şu ya da bu emperyalist gücün safında yer aldığı, bir kesiminin ise kendi “bağımsız” iradesini dayatmaya çalıştığı bu koşullar altında, insanlığın geleceği, işçi sınıfının nihai tavrına bağlı olacak.

İşçi sınıfı, içeride tırmandırılan ve Yugoslavya’da yaşananlara benzer bir kardeş kavgası tehdidi taşıyan savaşa ve devletin katliamlarına kararlılıkla karşı çıkmalı, egemenlerin emekçileri milliyetçilik ve etnik kimlik temelinde bölme girişimlerine karşı Türk, Kürt ve diğer kimliklerden tüm işçi sınıfının birliği şiarını yükseltmelidir.

Zira gerçek düşmana, insanlığı hammadde ve enerji kaynakları ve pazar alanları uğruna milliyet, din, mezhep vb. farklılıklar ekseninde yeni bir felakete sürükleyen burjuvaziye ve kapitalist sisteme karşı koyabilecek tek toplumsal güç, her şeyi yaratan ve insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan uluslararası işçi sınıfıdır.

İşçi sınıfının bu tarihsel görevi başarmasının tek yolu, sosyalist bilinç ve örgütlülükle donanarak, savaşların, yoksulluğun ve baskıların kaynağı olan kapitalist sömürü sistemini ortadan kaldırması; onun yerine, üretimin kâr için değil ama insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere küresel ölçekte demokratik planlama temelinde yapılacağı, gerçek eşitliğin ve barışın hayat bulacağı bir dünya toplumu olarak sosyalizmi kurmasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir