Burjuvazinin ve işçi sınıfının 1 Mayıs’ı

Yazdır

Yerel seçimlerden yaklaşık bir ay sonra gerçekleşen 1 Mayıs uluslararası işçi sınıfı dayanışması günü kutlamaları, küçük burjuva sahte solun toplumsal muhalefeti sağcı milliyetçi bir burjuva partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ve sendikaların arkasına yedekleme girişimlerinde bir basamak işlevi görüyor. Özellikle DİSK, KESK, TTB ve TMMOB önderliğinde İstanbul’da düzenlenen kutlamalar bu girişimde öne çıkıyor.

1 Mayıs’ın düzenlendiği alanda ya da gösteriye ilişkin yapılan değerlendirmelerde bu kapitalizm yanlısı işbirliğine yönelik hiçbir ciddi eleştiri olmaması, sahte solun tamamının doğrudan ya da dolaylı olarak bu AKP-MHP karşıtı burjuva kampa yedeklendiğine işaret ediyor. Dahası, tüm kutlamalarda, işçi sınıfının ve emekçilerin kıdem tazminatı gibi yaşamsal sosyal haklarına yönelik saldırı girişimine sözde karşı çıkışlar dışında, sahte solun gündemi ile işçi sınıfının asıl uluslararası siyasi gündemi arasında hiçbir ilişki yoktu.

Nükleer bir üçüncü dünya savaşı yönünde artan tehlikeler, ABD’nin ve Avrupalı emperyalist güçlerin Ortadoğu’da süregiden emperyalist müdahalesi ve işgalleri, ABD’nin İran’a yönelik emperyalist baskısı ve savaş hazırlıkları, Venezuela’daki ABD destekli askeri darbe, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümetinin Suriye’ye yeni askeri harekat hazırlıkları ve ABD ile yaşanan gerilimler, Türkiye’deki ve tüm dünyadaki sığınmacıların savunusu, ABD emperyalizminin suçlarını ifşa ettiği için hapsedilen WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ı, cesur ifşaatçı Chelsea Manning’i ve tüm diğer sınıf savaşı tutsaklarını ve demokratik hakları hiçe sayılıp zulme uğrayanları savunma gerekliliği ve daha birçok yakıcı konu, ne sendikaların, ne de sahte solun gündemindeydi.

Bunun yerine, 27 Nisan Cumartesi Günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni ziyaret eden DİSK-KESK-TMMOB-TTB temsilcileri, büyükşehir belediye başkanlığına seçilen Ekrem İmamoğlu’nu kutlayarak, Bakırköy’deki İstanbul 1 Mayıs’ına davet ettiler.

Organizasyon komitesi adına konuşan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, şunları belirtmişti: “Sizi de, 1 Mayıs’ta aramızda görmek istiyoruz. Salı günü burada yapacağınız etkinlik de önemli. Bizler de burada olacağız ve katkı sunacağız. Türkiye’nin normalleşmesi açısından da 1 Mayıs önemli.” İmamoğlu çağrılara uyarak Bakırköy Halk Pazarı’nda gerçekleştirilen etkinliğe katıldı ve Türk bayrağıyla çıktığı kürsüde bir konuşma yaptı. CHP’nin sendikalar ve sahte sol ile kol kola 1 Mayıs’ı kutladığı sırada, polis yine Taksim Meydanı’nı kapatmış ve çevresinde 150 civarında kişiyi gözaltına almıştı.

TÜSİAD’ın öncülüğündeki kapitalist egemen sınıf, içinden geçtiği ekonomik krizle baş edebilmek için başta kıdem tazminatı olmak üzere işçi sınıfına karşı büyük saldırılar planlıyor ve bunun için de olması beklenen dört buçuk yıllık seçimsiz dönemde burjuva partilerin aralarındaki tartışmaya son vermesine ihtiyaç duyuyor.

Bu ortamda, Çerkezoğlu’nun bahsettiği “Türkiye’nin normalleşmesi” ifadesi, işçi sınıfı içinde büyüyen hoşnutsuzluğa ve yaklaşan mücadelelere karşı, burjuva siyaset kurumu içindeki siyasi krizin sona erdirilmesi ve işçi sınıfı düşmanı yapısal reformlara odaklanılması çağrısı yapan TÜSİAD’ın toplumsal uzlaşma söylemine katkıda bulunuyor. Bu katkı, sözde “muhalif” ama gerçekte kapitalist düzen yanlısı sendikacılığın ve bu sendikacılığın arka çıktığı burjuva muhalefetin işçi sınıfı karşıtı karakterini gözler önüne sermektedir.

Oysa işçi sınıfının ihtiyacı toplumsal uzlaşma değil. Zaten devasa bir toplumsal eşitsizliğin hüküm sürdüğü, işsizliğin ve özellikle gıda fiyatlarının tavan yaptığı bir dönemde, yaklaşan saldırılar karşısında, işçi sınıfının, tüm burjuva partilerinden ve sendikalardan siyasi ve örgütsel bağımsızlığını sağlayarak devrimci temelde harekete geçmesi gerekiyor. Bu perspektife düşman olan sahte sol gruplar, bunun yerine sendikalar ve burjuva muhalefet partileri tarafından belirlenen gündeme eleştirmeksizin katılmayı tercih ettiler ve işçi sınıfı içindeki yanılsamaları teşvik etmekten başka bir şeye hizmet etmediler.

Onların bu tutumu, başta Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Emek Partisi (EMEP) olmak üzere çok sayıda sahte sol partinin ve çevrenin 31 Mart yerel seçimlerinde CHP ve aşırı sağcı İYİ Parti tarafından kurulan ve batı illerinde burjuva Kürt milliyetçisi HDP’nin arka çıktığı “Millet İttifakı” adaylarını desteklemesi ile uyumludur. Bu tutum, CHP önderliğindeki burjuva muhalefetle işbirliği politikasının kalıcılaştırılması hedefine işaret etmektedir.

31 Mart yerel seçimlerinde, ÖDP önderi Alper Taş, CHP’nin İstanbul Beyoğlu belediye başkanı adayı olmayı kabul etmiş ve HDP ile İYİ Parti’nin desteğini almıştı.

EMEP önderi Selma Gürkan da, 19 Mart’ta Evrensel gazetesinde yayınlanan röportajında, partisinin CHP adaylarına desteğini şöyle açıklamıştı: “İzmir’de bizim de içinde bulunduğumuz emek ve demokrasi güçleri, büyükşehir belediye başkanlığı için CHP adayını desteklemek yönünde ortaklaştı. Ankara ve İstanbul’da sadece büyükşehir belediye başkanlığı için CHP adaylarına oy vereceğiz.”

Oysa CHP ve müttefikleri, NATO, ABD ve AB başta olmak üzere emperyalist güçlere, kendilerinin Erdoğan’dan daha güvenilir müttefikler olacağının işaretini vermeye çalışan milliyetçi burjuva partileridir. Onların demokrasi, iş ve sosyal harcama vaatleri de içi boş söylemlerden ibarettir. Gerçekte, bu ittifak, işçi sınıfının mücadelelerine ve toplumsal özlemlerine en az AKP kadar düşmandır. CHP’nin, İzmir’deki İZBAN grevinin alenen suçlanıp sonunda yasaklanmasında AKP’ye katılması, bunu açıkça ortaya koymuştu.

2018 yılına ve 2019’un ilk aylarına, uluslararası ölçekte sosyalizme ilginin artması ve sınıf mücadelesinin canlanması damgasını vurdu. Geçtiğimiz aylarda, kapitalizm yanlısı sendikalardan ve siyasi örgütlerden bağımsız ve onlara muhalefet içinde gelişen önemli toplumsal huzursuzluk ifadelerine tanık olundu: ABD’deki öğretmen grevleri, Fransa’daki Sarı Yelek protestoları, Meksika’daki Matamoros işçilerinin grevleri, Sudan ile Cezayir’deki kitlesel protestolar ve daha pek çoğu.

1 Mayıs’ta, TÜSİAD’ın önderlik ettiği Türk burjuvazisine hizmet etme konusunda hemfikir olan Erdoğan’ın ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun en “işçi dostu” görünme konusunda yarışması ya da hükümet yanlısı ve “muhalif” sendikaların kıdem tazminatını “yedirmeme” hakkında atıp tutması boşuna değildi. Düzenin tüm partileri ve sendikaları, söz konusu yaklaşan işçi sınıfı mücadeleleri olduğunda kol kola girmekte ve artan hoşnutsuzluğu düzen kanallarına akıtmaya hazırlanmaktadır.

Çünkü derin ekonomik kriz, artan işsizlik, yoksulluk ve kemer sıkma saldırıları karşısında Türkiye işçi sınıfının uluslararası kardeşlerini takip etmesi kaçınılmaz. Ancak işçi sınıfının, sahte solun onun gitgide büyüyen toplumsal muhalefetini burjuva partilerin arkasına yedekleme girişimlerine karşı uyanık olması ve kendi bağımsız sosyalist siyasi örgütlenmesini geliştirmesi gerekiyor; aksi takdirde ne kıdem tazminatı ve diğer sosyal haklar savunulabilir, ne de bu sömürü ve baskı sistemine son verilebilir. Geçtiğimiz yıllar bu konuda dünya çapında yaşanan derslerle doludur.

Bunların içinde, 2011’deki devrimin ardından Mısır işçi sınıfının yaşadıkları, kitlesel militan protestoların kemikleşmiş bir egemen sınıfa karşı zafer kazanmak için tek başına yeterli olmadığına ilişkin acı ve unutulmaz bir dersti. İşçiler, üç yıllık kahramanca mücadelenin ardından General Abdülfettah El Sisi’nin 2013’teki kanlı darbesiyle karşılaştılar.

Mısır devriminin boğulmasındaki başlıca sorumluluk ise Mısır’daki Devrimci Sosyalistler (RS) gibi küçük burjuva sahte sol örgütlerin izledikleri politikaydı. Mısır’da işçiler tekrar tekrar ayağa kalktılar ve sokaklarda güvenlik güçlerini bozguna uğrattılar. Ancak, çevik kuvvetle çatışmalarda oluşturulan halk komitelerini tasfiye etmeye uğraşan RS’ye karşı bir önderlik ve perspektif geliştiremediler. En önemlisi de, RS, egemen sınıfın hakim olan her hizbinin (ordu, sonra Müslüman Kardeşler, en sonunda da, darbeden önce Sisi’ye arka çıkan Tamarod hareketi) demokrasi getireceğini iddia etti. Bu, işçilerin Mısır’da iktidarı ele geçirmesini engelledi ve Sisi diktatörlüğünün, sokaklarda protestocuları kanlı bir şekilde katledip toplu işkenceye başvurma yoluyla iktidarı almasına olanak verdi.

Mısır’daki deneyim, Lev Troçki’nin 1917 Ekim devrimine yol gösteren sürekli devrim perspektifinin doğruluğunu bir kez daha acı bir şekilde ortaya koydu. Mısır ve Türkiye gibi, geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde, burjuvazinin hiçbir kanadı, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldıramaz ve demokratik bir rejim kuramazdı. Bu görev, tüm ezilen kitleleri arkasında toplayan işçi sınıfına aitti ve ileriye giden yol, uluslararası sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak bir işçi iktidarının kurulmasından geçiyordu.

İşçi sınıfının 1 Mayıs’ını, Türkiye’de sahte solun eleştirisiz yedeklendiği kapitalist düzen yanlısı 1 Mayıs değil, tüm dünyada savaşa, diktatörlüğe, toplumsal eşitsizliğe karşı sosyalizm mücadelesine öncülük eden Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından düzenlenen Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı temsil etmektedir.

Savaşa, diktatörlüğe ve toplumsal eşitsizliğe karşı çıkan, demokratik hakları savunan herkesi, işçi sınıfına gerekli perspektifi sunan bu 1 Mayıs toplantısına katılmaya, toplantının önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan konuşmalarını inceleyip tartışmaya ve gerçek sosyalizm mücadelesinde yer almaya çağırıyoruz. Bu, DEUK’un Türkiye şubesi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasına katılmak anlamına gelmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares