Bozacı sendika bürokrasisinin şıracı şahidi MİLİTAN

Bundan kısa bir süre önce, sendika bürokrasisinin ve küçük burjuva “sosyalist” çevrelerin, Sinter Metal’de gelinen noktayı, “işçi sınıfının zaferi” olarak sunmasını, “Sinter Metal’de Pirus Zaferi” başlıklı yazımızda eleştirmiştik[1]. Fakat görünen o ki, “zafer korosuna” MİLİTAN adlı çevre de eklenmiş durumda[2]. İşin “garip” tarafı, küçük burjuva Stalinist çevrelerin aksine, bu çevre kendisini “Troçkist” olarak tanımlıyor. Sendikalar konusunda baştan sona yanlış bir perspektif ve yönelime sahip olan bu çevrenin, sendika bürokrasinin “zafer çığlıklarına”, “soldan” eşlik etmesini nasıl açıklamalı? “Troçkist” olduğunu iddia eden bir örgütün sözcülerinin, böylesi önemli bir mücadelede sergiledikleri tutumun, bu mücadeleye “önderlik” ettiğini iddia eden sendika bürokratlarından daha ilerde olması gerekirken; bahsi geçen çevrenin açıklamalarının sendika bürokratları ile taban tabana aynı olması, -bu çevrenin militanları açısından da- gerçekten “içler acısı” bir durum.

Daha önceki yazımızda, Sinter Metal’de gelinen durumun “zafer” olarak sunulmasının, işçileri aldatmak olduğunu yazmıştık. Bugün de bu tespitimizde haklı olduğumuzu düşünüyoruz. Nasıl mı? İşçilere “zafer” olarak sunulmaya çalışılan “işe iade hakkı” ve “16 maaş tutarında maaş tazminatı”, 2 yıla yayılan bu keskin sınıf mücadelesi örneğinin zaferinin değil, ancak yenilgisinin bir kanıtı olarak sunulabilir. En başta militan bir fabrika işgali ile başlayan, sonrasında sendikal bürokrasinin ayak oyunlarıyla fabrika önünde süresiz oturma eylemine ve kısa süreli açlık grevine dönüştürülen ve en sonunda da bitmek tükenmek bilmeyen bir “hukuk mücadelesi” cenderesi içine sıkıştırılan Sinter mücadelesi, baştan sona sendika bürokrasisinin manevralarına ve onun kuyrukçuluğunu yapan küçük burjuva “sosyalist” çevrelerin dar grupçu çıkarlarına heba edilmiş bir mücadele olarak, (ne yazık ki!) sınıf hareketi tarihimizdeki yerini almıştır. Bu gerçeği göremeyecek kadar körleşmiş olanlar, diledikleri kadar sendika bürokrasinin yalanlarına “ortak olma özgürlüğüne” sahiptir. Fakat şu bilinmelidir ki, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”. İşçiler, gün gelecek, kendilerini sendika bürokrasisinin yalanları ile uyutmaya çalışan “sosyalistleri” de toprağa gömmesini bilecektir!

İşçiler “falcı” mı?

İşçiler, pek çok “sosyalist” geçinen çevrenin aksine, sendika bürokratlarının kendilerine attığı kazıkların bilincinde. İşçilerin, sendikaların mevcut durumuna ilişkin sayfalar dolusu “derinlikli Marksist çözümlemeler” yapacak ne vakti ne de imkanı var, fakat onlar, sendika bürokratlarının kendilerini her fırsatta sermayeye peşkeş çektiğini, yaşadıkları acı deneyimler sonucunda öğreniyorlar. Bu yüzden de işçilerin büyük bir çoğunluğu, sendika bürokratlarına güvenmemekte, onları kendilerine yabancılaşmış bir güç olarak görmektedir. Benzer bir durum, Sinter’de yaşanmış olmasına karşın, bu gerçeğin üstünü örtmeye çalışan küçük burjuva “sosyalist” çevreler, olup biteni işçilere bir “zafer” edasıyla sunarak; her zaman olduğu gibi, bu defa da sendika bürokrasinin işçileri aldatmaya ve kendini aklamaya yönelik girişimlerine ortak olmayı başardı. Kendisini “Troçkist” olarak tanımlayan MİLİTAN da, Sinter’de gelinen noktayı “zafer” olarak sunan Stalinist çevrelerle, tutum ve çizgi olarak aynı noktada buluşma “başarısını” gösterdi.

Mahkemeden çıkan “işe iade hakkı”nı, işçilere ballandıra ballandıra “kazanım” diye yutturmaya çalışanlar, gerçekten de buna inanıyor olmalılar ki, elde edilen “hukuk zaferi”ne işçilerden daha çok “sevindiler”. Geç de olsa burjuva “adaletinin” vermiş olduğu karar, kendisine “sosyalist” diyenlerin “bayram etmesine” neden oldu. Fakat “sosyalistlerin” tersine işçiler “tedirgin”. Neden mi? Cevap çok basit. “İşe iade hakkı” kazanan işçiler, elde edilen geçici “kazanımın” dertlerine derman olmayacağının, ilerleyen süreçte, hızla toparlanacak olan patronun, kendilerine yönelik daha kapsamlı bir saldırıya geçeceğinin bilincindeler. Peki işçiler falcı mı? Hayır, işçiler elbette “falcı” değil, onlar mahkeme nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, patronun ilk fırsatta kendilerini yeniden kapı önüne koymaya çalışacağının farkında. İşçilerden “daha çok şey bildiğini” sanan “sosyalistler” ise, işçilere olup bitenin bir “kazanım” olduğunu, altını ısrarla çizerek açıklama “yarışı” içine girmiş durumdalar. Bu yanlış perspektif ve yönelimin arka planında, bu çevrelere egemen olan ekonomist ve sendikalist yaklaşım yatmaktadır. Bu bakış açısına göre, işçilerin fabrika içerisindeki özörgütlenmesi üzerine kurulu militan birliği, patronu dize getirecek bir güce ulaşmadan da, “hukuki yollardan” elde edilecek “kazanımlar”, işçi sınıfının “zaferinin” perçinlenmesi anlamına gelmektedir. Ne kadar bayat bir yalan!

İşçilere “şirin gözükmek” adına, sınıf bilincinin en geri biçimleri olan ekonomizm ve sendikalizm batağına saplanmış bu çevreler, birkaç işçiyi kendi saflarına katmak pahasına, bütün bir Sinter mücadelesinin, baştan aşağı yanlış bir rotada ilerlemesine neden oldu. Aynı mantık silsilesiyle hareket eden sendikal bürokrasinin ve küçük burjuva “sosyalist” çevrelerin, “önderlik” edeceği UPS Direnişi de, egemen yaklaşım değişmedikçe, Sinter’le aynı “kaderi” paylaşmaktan kurtulamayacaktır. Bu yüzden, MİLİTAN’ın “Sinter’de kazandık, sıra UPS’de!” başlığı, Ne Sinter’deki ne de UPS’deki gerçek durumu hiç bir şekilde yansıtmıyor.

“Güneş balçıkla sıvanmaz”

Sinter direnişini, diğer işçi mücadelelerinden ayıran önemli faktör de, işçilerin militan bir tarzda üretimi durdurması ve fabrikayı işgal etmiş olmasıydı. Bu militan tutum karşısında paniğe kapılan patron ve sendika bürokratları, mücadeleyi “düzen” ve “hukuk” sınırları içine çekmek adına, işçilere “derhal işgali bitirin!” çağrısı yapmıştı. Mücadelenin tam da bu evresinde, işçilerin fabrika işgalini sürdürebilecek bir özörgütlemesinin ve öncü Marksist bir partinin olmayışı, onların, patronun ve sendika bürokratlarının vaatlerine kolayca aldanmasına neden oldu. Fabrika işgalinin bitirilmesiyle başlayan, oturma eylemi, açlık grevi ve “hukuk mücadelesi” sonucunda; işçiler militan tavırlarını büyük oranda yitirerek, mahkemeden çıkacak olan “adaleti”, “sessizce bekleyen” insanlar haline dönüştürüldüler. Patronun ve sendika bürokratlarının istediği de tam da buydu, 2 yıla yayılan bu mücadele sonucunda, işçiler mahkemeden çıkan “kazanımlara” boyun eğmek zorunda kaldı.

Mahkemeden çıkan sonucun, işçilerin örgütsel ve ekonomik durumunu kökten değiştiren bir “kazanım” olduğu asla söylenemez. İşçiler, mücadelenin hemen başındaki militan tutum ve kararlılıklarıyla, taleplerini patrona kabul ettirebilecekken, geçici “kazanımlar” ile yetinmek zorunda bırakıldılar. İşte sendika bürokratlarının ve onların kuyrukçuluğunu yapan küçük burjuva “sosyalist” çevrelerin işçilere reva gördüğü “çözüm” bu! İşçilerin, militan bir mücadeleyle, hem kendi fabrikalarında hem de çevre fabrikalarda, bütün bir işçi sınıfına örnek oluşturabilecek bir zafere imza atmasını engelleyenler, şimdi inatla bu gerçeğin üstünü örtmek için uğraşıyorlar. Fakat unutulmamalıdır ki “güneş balçıkla sıvanmaz”.

Sinter direnişinin başarısız olmasının ana nedeni: en baştan beri, mücadelenin önderliğinin “altın tepsi” içinde sendika bürokratlarına sunulmuş olmasıdır. Neredeyse son 30 yıldır, tek bir başarılı işçi eylemi ya da genel grev örgütleyememiş olan sendika bürokratları, elbette Sinter için bir “ayrıcalık” yapacak değildi. Her zaman yaptıkları gibi, Sinter işçilerinin mücadelesini, hem patron hem de kendileri için bir tehlike olmaktan çıkarmayı başardılar. Şimdilerde ise bunun “sefasını” sürüyor, uyduruk bir “kazanım” demagojisinin arkasına saklanarak, kendi sınıf uzlaşmacı çizgilerinin “haklılığını” işçilere kanıtlamaya çalışıyorlar. Peki bu durum karşısında, “sosyalist” geçinen bir dizi çevre ne yapıyor? Bunların tek yaptığı şey, sendika bürokrasisinin yalanlarına “soldan” ortak olmaktır. Tabii ki bu destek “karşılıksız” değil. Bütün bu çevreler, sendikalarda kendilerine bahşedilecek bir kaç koltuk karşılığında, bürokratlarının her türlü “günahını” affetmeye hazır.

Küçük burjuva solunun “Kızıl Sendika” hayalleri

Bazı “sosyalist” çevreler sanmaktadır ki, eğer sendika yönetimlerine kendi militanları gelirse, sendikalar bir anda “işçi sınıfının en kızıl örgütleri” haline gelecek. Halbuki sendika yönetimlerinde koltuk kapmayı başarmış olanların bile, bugün içine düşmüş olduğu ideolojik ve örgütsel kriz, bu perspektifin baştan sona hatalı olduğunun en somut kanıtıdır. Yıllardır sendikalarda, bürokrasinin koltuk değnekçiliğini yapan her türden küçük burjuva “sosyalist” çevre, bırakın sendikaları “devrimcileştirmeyi”, tam tersine sendika bürokrasinin “sol kanadı” olmaktan öteye geçemedi. Ortada bunca olumsuz örnek varken, kendisini “Troçkist” olarak tanımlayan MİLİTAN, Sinter Metal’de gelinen noktayı, sendika bürokratlarının açıklamalarına paralel bir biçimde değerlendiriyor. MİLİTAN’ın sitesinde deniliyor ki “Bu yüzden onurlu direnişimiz zafer ile sonuçlanmıştır, ama bu zafer sadece bizim zaferimiz değil, tüm işçi sınıfının zaferidir.” MİLİTAN’la taban tabana aynı şekilde düşünen DİSK Örgütlenme Sekreteri Özkan Atar da “Sinter işçileri, işçi sınıfının mücadele tarihine bir zaferi daha altın harflerle yazdırdı” diyor. Anlaşılan o ki, MİLİTAN, bahsi geçen sendikanın “basın bürosu” gibi çalışmayı kendine görev edinmiş!

Eğer MİLİTAN, Sinter Metal’de gelinen noktayı, sendika bürokratlarından farksız bir biçimde yorumlayabiliyorsa, kendisine “Troçkist” olarak tanımlamasına hiç gerek yok. MİLİTAN bilmiyor olabilir, ama biz hatırlatalım: Sendikalizm burjuva siyasi bir akımdır. Sendikalar varlıklarını kapitalist topluma “borçludur”, bu yüzden onların burjuva toplumun sınırları içinde oynayabilecekleri tek rol, devlet-patron-işçi arasında bir tür “hakem” rolüdür, o rolü de ancak ulusal piyasaların ve ulusal şirketlerin güçlü olduğu dönemlerde oynayabilirler. Uluslararası piyasaların ve ulus-ötesi şirketlerin egemenliği üzerine kurulu olan kapitalist küreselleşme döneminde ise sendikalar, devlet-patron-işçi ilişkilerinde oynadıkları bu “hakem” rollünü, tamamen olmasa bile, büyük ölçüde yitirmiştir. Bugün işçi sınıfının, küresel kapitalizmin yol açtığı yıkıma karşı koyması için, dünya çapında karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, devrimci önderlik krizidir. Geleneksel işçi örgütleri olan sendikalar, kapitalistlerle işbirliği yapmakta ve burjuva devletlerin bir parçası haline gelmektedir. Sinter mücadelesi, işçilerin kendi özörgütlerini yaratmadıkları ve kendi mücadelelerine sahip çıkmadıkları sürece, sendika bürokratlarının elinde birer “piyon” olacaklarını bir kez daha göstermiştir.

Sınıflar mücadelesi tarihinin hiç bir döneminde, devrimden yana taraf olmuş tek bir sendika var olmamıştır! Varlıklarını kapitalizme “borçlu” olan sendikalar, işçi sınıfının kapitalist mülkiyet ilişkilerini hedef alan devrimci sınıf eylemlerini (örneğin Sinter işçilerinin fabrika işgalini) hoş karşılamazlar, bunları “aşırılıklar” olarak görürler ve lanetlerler, çünkü onlar, ancak ulus-devlet üzerine kurulu kapitalizm var olduğu sürece, ulusal piyasa içerisinde, devletler ve patronlarla ücretli emek pazarlığı yapabilirler. Sendikaların her defasında işçileri sermayeye peşkeş çekmesinin maddi-ekonomik temeli budur, yoksa sendika bürokratları kişi olarak “kötü ve hain insanlar” oldukları için bunları yapmazlar, tersine onlar “yapmaları gereken şeyi”, sınıflı toplumda devlet-patron-işçi ilişkilerini, kapitalist özel mülkiyet rejimini tehlikeye atmadan, “dengeli bir temel” üzerine oturtmak için mücadele ederler (Tıpkı “Torba yasa” konusunda Türk-İş bürokrasisinin yaptığı gibi). Bu gerçeklerin bilincine varamamış olan MİLİTAN, kendisini ne kadar “Troçkist” olarak tanımlarsa tanımlasın, nesnel olarak ekonomist ve sendikalist bakış açısının esiri olmaktan kurtulamayacaktır.

Son söz

MİLİTAN çevresi, sendikalara ilişkin perspektif ve yönelimlerini köklü bir biçimde değiştirmediği sürece, Sinter ve UPS örneklerinde olduğu gibi, bundan sonra da yanlış tespitler yapmaya devam edecektir. MİLİTAN’ın, sendikalar konusunda “yanlış tespitler” yapmasının temel nedeni, bu çevreye önderlik eden kadroların “kişisel beceriksizliğinden” değil, bu çevrenin ekonomist ve sendikalist yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Kendisini “Troçkist” olarak tanımlayan MİLİTAN, kapitalist küreselleşme sürecinin maddi-ekonomik dinamiklerinin Marksist bir çözümlemesini yapamadığı için, bu çevrenin sendikalar konusundaki yaklaşımı, küçük burjuva Stalinist ve Pablocu-Morenocu-Lambertçi siyasi akımların oportünist yönelimlerinden öteye geçememektedir.

Tüm bu çevrelerin “ortak özelliği”, hepsinin, eğer sendikaları “ele geçirebilirlerse”, zamanla sendikaları “devrimcileştirebileceklerine” inanıyor olmalarıdır. Sendikaların kapitalist toplum içinde oynadığı “hakem” rolünü, kapitalist küreselleşme sürecinin maddi-ekonomik dinamikleri ile birlikte, yeterince bilince çıkaramamış olan, bu küçük burjuva sol çevreler, sendikaları her “kızıllaştırma” girişimlerinde, en fazla, sendika bürokrasisinin “en sol kanadı” olmaktan öteye gidememektedir. İşte MİLİTAN saflarında mücadele eden samimi Troçkistlerin görmesi gereken gerçek budur! Şayet bu gerçeği göremezlerse, küçük burjuva Stalinist ve Pablocu-Morenocu-Lambertçi siyasi akımların daha önce yapmış olduğu gibi, sendika bürokratlarının kuyruğunda “koca bir ömür” tüketeceklerdir.

MİLİTAN saflarında mücadele eden samimi Troçkistlere, sendikalar ve işçi hareketi konusundaki görüşlerini yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ediyoruz. Eğer bunu yapmazlarsa, şimdiye kadar savunmuş oldukları perspektif ve yönelimler, onları ancak, sendikal bürokrasinin “en sol kanadı” olmaya götürür, daha fazlasına değil! MİLİTAN saflarında, gerçeği arayan samimi Troçkistlerin olduğundan en küçük şüphemiz yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir