Belayid suikastının ardından Tunus

“Arap Baharı”nın başladığı ilk ülke olan Tunus’ta, Halk Cephesi olarak bilinen “sol” koalisyonun ve Demokratik Yurtseverler Hareketi’nin lideri Şükrü Belayid, 6 Şubat günü evinin önünde kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından kafasından vurularak öldürüldü. Belayid, öldürülmeden kısa süre önce basına yaptığı açıklamalarda, yaklaşan cinayeti haber vermiş; en son, Los Angeles Times’a verdiği bir röportajda, Müslüman Kardeşler’in Tunus’taki ayağı olan iktidar partisi Ennahda’yı, “siyasi cinayetlere yeşil ışık yakmakla” ve “paralı askerler kullanmakla”  [1] suçlamıştı.

Belayid, Globe ve Mail’e verdiği röportajlarda ise, “Ennahda içinde şiddet yanlısı gruplar var” demiş ve “Ennahda’ya muhalefet eden bu gruplar şiddet eylemlerine hedef oluyor.” açıklanmasını yapmıştı. Bu süreçte, basında, Belayid’in özellikle Ennahda içindeki şeriat yanlısı Selefi gruplara dikkat çekmeyi amaçladığı yönünde yorumlar yer almıştı.

Belayid, öldürülmesinden saatler önce Le Temps’le yaptığı söyleşide, “Tunus’ta yaşanan şiddet olaylarının arkasında Ennahda’nın iç çelişkileri ve seçim sonuçlarını kabul etmekten yana olmayan bir kesim var.” demişti. Onun açıklamaları, suikastın arkasındaki siyasi güçlere ilişkin ipuçları vermekte olsa da, suikast, sadece Ennahda içindeki iç çelişkilerle açıklanabilecek kadar basit değil.

Cinayetin esas nedenini laik-İslamcı kutuplaşması olarak sunmaya çalışan Sosyalist Parti Genel Sekreteri Muhammed Kilani, yaptığı açıklamada, “Suikast, yobazların fiziki likidasyon aşamasına geçtiklerini gösteriyor. Bundan sonra, toplum liderlerini öldürerek ortadan kaldırmaya çalışacaklar.” demişti. Halk Cephesi adıyla bilinen, küçük burjuva sol cephenin liderlerinden olan Kilani, cinayeti yalnızca laik-şeriatçı ekseninde ele alıyordu.

Belayid’in ailesi de hükümeti, özellikle de hükümetin büyük ortağı olan Ennahda’yı cinayetten sorumlu tutuyor. Belayid’in eşi, basına, “Zaten tehdit alıyordu (…) başvurmasına karşın kendisine koruma vermediler.” açıklamasını yapmıştı. Göz göre göre işlenen bu cinayetin, Tunus’un da içinde yer aldığı bölge ülkelerindeki artan siyasi karışıklıklar (devrimci sürecin devam etmesi) ve emperyalist müdahaleler sürecinin bir parçası olarak planlanmış olma ihtimali çok yüksek. Zira Halk Cephesi bileşenlerinden Tunus Nidası lideri Lütfi Nakd’nın Ekim 2012’de öldürülmesi olayı Belayid suikastının “genel bir provası” gibiydi.

7 Şubat Perşembe günü muhalefet partilerinin öncülüğünde -en az 12 kentte- büyük protesto gösterileri düzenlendi. Eylemler sırasında “Halk yeni bir devrim istiyor” ve “Halk rejimin devrilmesini istiyor” gibi hükümet ve Ennahda karşıtı devrimci sloganlar atıldı. Bu eylemler sırasında polis kuvvetlerinin saldırganlığı doruk noktasına çıktı.

Tunus Genel İşçileri Sendikası’nın (UGTT) 8 Şubat’ta cenaze töreni nedeniyle ilan ettiği genel grev nedeniyle ülkedeki tüm iç ve dış hat uçak seferleri iptal edilirken, okullarda da eğitime ara verildi; greve hâkimler ve avukatlar da katıldı. Devrimin sembol kentlerinden biri olan Sidi Bouzid’de de yaklaşık 10 bin kişi temsili bir cenaze töreni düzenledi. Tunus’taki Nessma TV (bu kanal sık sık İslamcıların hedefi haline geliyor) Beleyid’in cenazesi için bir milyondan fazla kişinin sokağa çıktığını bildirdi.

Bu, Tunus’ta 35 yıldır gerçekleşen ilk genel grevdi. Fakat UGTT’nin genel grev çağrısının, kitlesel protestolarla açığa çıkan öfkenin kontrolden çıkıp -tıpkı 17 Aralık 2010’da olduğu gibi- devrimci bir ayaklanmaya dönüşmesinden korkan ve hareketi sınırlamak isteyen sendika bürokratlarının bir hamlesi olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor.

Başbakan Hamadi Cibali, cinayetin ardından parlamentoyu (Ulusal Kurucu Meclis) boykot edeceğini açıklayan muhalefet partilerinin tepkilerini azaltmak için, yazın yapılacak genel seçimlere kadar ülkeyi yönetecek bir teknokratlar hükümetinin kurulabilmesi için, bakanların istifa etmesi gerektiğini açıkladı. Ancak Ennahda’nın parlamento lideri Sahbi Atig, başbakanın bu kararının partisinin yetkili organları tarafından reddedildiğini belirtti. Cibali, bu planın gerçekleşmemesi halinde istifa edeceğini bildirmişti. Öyle de oldu. Teknokratlar hükümeti önerisi kabul edilmeyen Cibali 19 Şubat’ta istifa ettiğini açıkladı. Bu tablo, Tunus’taki siyasi krizin, göründüğünden çok daha serin olduğuna işaret ediyor.

Ennahda, suikast sonrasında eleştirilerin odağı haline gelmesine rağmen -tıpkı Mısır’daki Mursi yönetiminin yaptığı gibi- ülkedeki gerilimin artması pahasına iktidarda kalmakta kararlı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Öyle ki, 9 Şubat’ta Ennahda üyelerinin düzenlediği bir gösteride atılan “Şeriat isteyen Müslümanlar yerinden kıpırdamaz” gibi sloganlar, parti içindeki radikal İslamcı unsurların -özellikle de Selefi grupların- ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu arada, hem Mısır’da hem de Tunus’ta, Selefi akımlar, mevcut devlet güçleri tarafından işçi sınıfına ve gençliğe karşı vurucu güç olarak kullanılıyor.

Küresel mali kriz nedeniyle iç siyasi-ekonomik gerilimlerin iyice arttığı bir dönemde, Tunus’ta üç ana muhalefet partisinin “Tunus İçin Birlik” (bu birlik sosyal demokrat ve liberal sol partilerden oluşuyor) adı altında bir ittifak oluşturduğu ve Belayid’in Demokratik Yurtseverler Hareketi ile Kilani’nin Sosyalist Partisi’nin de bu birliğe katılmak üzere olduğu zaten bilinmekteydi. 2013 yazında gerçekleşecek olan genel seçimlerde hükümet kuracak kadar oy alamaması halinde, “ılımlı İslamcı” Ennahda’nın iktidardan düşmesi ve yerini, öncülüğünü “sol” partilerin yaptığı laik ve liberal burjuva bir ittifaka bırakma olasılığı var. Zira “Tunus İçin Birlik” ittifakının 2011’deki “Yasemin Devrimi”ne neden olan ekonomik ve sosyal sorunların hiçbirini çözememiş olan Ennahda karşısında seçimden zaferle çıkma ihtimali, İslamcı çevreleri ciddi biçimde kaygılandırıyor.

İktidarı yitirme korkusu, Ennahda içinde -tıpkı Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in yaptığı gibi- kendi “militer sokak gücünü” yaratma eğilimini güçlendiriyor. Ennahda, devrimin ilk günlerinde, halkın polis saldırılarından korunmak amacıyla kurmuş olduğu “Devrimi Koruma Komiteleri”nin dernekleşmesine izin verdi. Daha önce, küçük burjuva “sol” akımlar tarafından da “yeni devrimci hükümetin iktidar organları” olarak lanse edilen bu savunma komiteleri, hızla radikal İslamcı ve selefi grupların eline geçme tehlikesi ile karşı karşıya. Öte yandan, Ennahda ile bağlantılı Selefi gruplar sinemalara, tiyatrolara, barlara ve laik çevrelere yönelik saldırılarda başı çekiyor. Bu derneklere üye olan kişilerin, İslam dinini eleştiren ve Ennahda’yı desteklemeyen kişi ve kurumlara yönelik, polis destekli saldırılara katıldığı da dünya ve Tunus basınına yansıyan haberler arasında.

Tunus’ta Belayid’in öldürülmesi ile doruk noktasına ulaşan siyasi gerilim, bazı kesimlerin iddia ettiği biçimiyle, laikler ile İslamcılar arasındaki basit bir iktidar savaşı olmanın çok ötesinde, esas olarak, 2010’daki devrim sonrasında çözülememiş ekonomik ve sosyal sorunlar yumağının -özellikle de işsizlik ve enflasyon sorununun- gençlik ve işçi sınıfı içinde neden olduğu öfke patlamasının bir sonucudur. Dünya Sosyalist Web Sayfası yazarlarından Barry Grey’in de haklı olarak belirttiği gibi, “…Bu öfkenin kaynağı, yalnızca hükümetin muhaliflere karşı polis baskısını ve Selefi şiddetini kullanması değildi. Aslında, bu, iki yıldan biraz fazla süre önce Bin Ali’yi devirmiş olan işçi sınıfı ayaklanmasını ateşleyen kitlesel işsizliğin ve ezici yoksulluğun giderilememesinden kaynaklanmaktadır.” [1]

Uyguladığı liberal ekonomik politikalar nedeniyle her geçen gün halkın ve işçi sınıfının daha fazla tepkisini çeken Ennahda hareketi daha fazla sertleşme yoluna gidiyor. Ülke genelinde, sınıfsal kutuplaşma 17 Aralık Devrimi’nden bile daha keskin bir durumda; zira devrim, Bin Ali’nin devrilmesine neden olsa da, ayaklanan kitlelerin toplumsal ve siyasi talepleri karşılanmış değil. Kasım 2012’den beri hükümete karşı gerçekleşen protesto gösterilerinde ve grevlerde büyük bir artış yaşanmış olması, işte bu genel hoşnutsuzluk halinin kitlesel dışavurumudur.

Diğer yandan, şimdiye kadar Ennahda tarafından -İslami söylemin de etkin olarak kullanılması yoluyla- kontrol altında tutulmaya çalışılan Tunuslu emekçilerin ve işsiz gençlerin, içinde sahte sol partilerin de olduğu “Tunus İçin Birlik” ittifakına yönelmesi muhtemel bir sonuç olacaktır. Bu “sol” ittifak, başta küresel sermaye olmak üzere, Tunus burjuvazisinin ve laik siyasi-askeri seçkinlerin de Ennahda’ya karşı destekleyebileceği yeni bir “alternatif” haline gelebilir.

Tunus işçi sınıfının ve gençliğinin gerçek kurtuluşu, sağ ya da “sol” burjuva ve küçük burjuva partileri ile seçim ittifaklarına karşı mücadele etmeyi gerektiriyor. Zira 2010’daki devrimin gerçek sahipleri olan işçiler ve gençlik, mülk sahibi sınıflardan tümüyle bağımsız iktidar organlarına/öz örgütlenmelere sahip olmadıkları ve kendi devrimci sosyalist partilerini inşa etmedikleri sürece -İslamcı, sahte sol, laik ya da liberal- hangi söylemleri kullanıyor olsun, burjuvazinin çeşitli fraksiyonlarının egemenliğinden kurtulamayacaklardır. Bugün Tunus’ta ortaya çıkan iktidar boşluğunun Tunus hakim sınıflarının farklı kesimlerinin çıkarlarını temsil eden burjuva ve küçük burjuva partiler tarafından doldurulmasının arkasında, işçi sınıfının bütün diğer sınıflardan bağımsız devrimci bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olmaması yatmaktadır.

Tunus’ta yaşananlar, temelleri Marx tarafından atılan ve Troçki tarafından geliştirilen sürekli devrim perspektifini bir kez daha doğrulamaktadır. Uluslararası işçi sınıfı ve ezilen kitleler için, burjuvazinin hiçbir kesiminin devrimci/ilerici bir rol oynayamayacağı, Tunus’ta -ve aynı şekilde Mısır’da- bir kez daha kanıtlanmıştır. Tunus’ta Washington ve AB emperyalizmi tarafından desteklenen Zeynel Abidin Bin Ali diktatörlüğünü deviren işçi sınıfı ve gençlik, devrim sürecinde bir işçi hükümeti ve uluslararası sosyalizm hedefi için mücadele eden Marksist bir işçi partisine sahip olmadığı içindir ki, devrim, onu gasp etmekten başka bir amacı olmayan ABD destekli burjuva-İslamcı Ennahda’yı iktidara taşımıştır.

Tunus’taki durum, benzer bir oyununun 2013 genel seçimlerinde de sergileneceğine işaret ediyor. Ennahda’nın koltuğuna aday olan küçük burjuva “sol” partiler koalisyonu, yani Halk Cephesi bloğu, işçi sınıfı ve gençlik içinde devrimin geleceğine ilişkin sahte umutlar üreterek -ve emekçilere sözde “halk iktidarı” çağrısı yaparak- gerçekte devrimin gasp edilmesi sürecine destek vermeye hazırlanıyor. Onların “demokratik devrim ve demokratik iktidar” dedikleri şey, gerçekte küresel sermayenin ve Tunus burjuvazisinin diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.

Tunus ve Mısır’da yaşanmakta olan devrimci sürecin ve gerçek demokrasinin zaferi, kapitalizmin egemenliğine son vermek üzere işçi iktidarlarının kurulmasından geçmektedir. Bunun dışındaki her durum, burjuvazinin egemenliğinin farklı biçimler altında (laik, İslamcı, “demokratik”, totaliter) sürmesi demek olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir