Beklenen oldu ve polis Gezi Parkı’na saldırdı

 

Polis, dün saat 20.50 sıralarında, gün boyu Taksim Meydanı’nda toplananlara ve Gezi Parkı’ndaki eylemcilere müdahaleye başladı. Önce TOMA’lar ile su sıkarak meydandakileri uzaklaştıran polis, ardından, biber gazı da kullanarak Gezi Parkı’na girdi. Aralarında çocukların da bulunduğu onlarca insan yaralandı.

Polisin müdahalesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Sincan Pazaryeri’nde düzenlenen “Milli İradeye Saygı Mitingi”nde, “Gezi Parkı’nı boşalttınız boşalttınız yoksa polis gereğini yapmasını bilir” demesinin ardından geldi. Zira Erdoğan, bugün İstanbul’da düzenlenecek olan AKP mitingine zafer kazanmış komutan edasıyla girmek ve oradan, tüm dünyaya “güçlü önder” mesajı göndermek istiyordu.

Birkaç gündür görece sakin geçen protesto gösterilerini Gezi Parkı’na yönelik vahşi polis saldırısı sonrasında yeniden canlandırması, Erdoğan’ın bu planını bozacak gibi görünüyor. İktidarın, İstanbul’un neredeyse bütün semtlerinde on binlerce insanın sokaklara döküldüğü, başta Ankara, İzmir ve Adana olmak üzere, tüm ülkede kitlesel protestoların düzenlendiği bir ortamda, bir kez daha polis terörüne baş vurması neredeyse kaçınılmaz. Halkın üzerine polisin sürülmesi ise, hükümet yetkilileri ile Taksim Dayanışma Platformu arasındaki görüşmeler sürecinde bir ölçüde yeniden “çevreci duyarlılık meselesi” haline getirilmeye çalışılmış olan kitlesel protestoları gerçek bir AKP karşıtı halk hareketine dönüştürecektir.

AKP’nin son dayanağı: Polis terörü

AKP’nin on yılı aşkın süredir uyguladığı ABD’ye yedeklenmiş dış politikasının ve içeride sürdürdüğü toplumsal karşı-devrimin, hem dışarıda hem de içeride giderek artan basınçlar karşısında, hızla kritik noktaya yaklaştığını söylemek abartı olmaz.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin günlük yayın organı Dünya Sosyalist Web Sayfası’nın (wsws.org) yazarlarından Bill Van Auken’in belirttiği gibi, “Doğu ile Batı arasında duran Türkiye, her iki dünyanın tüm patlayıcı çelişkilerinin girdabına sürüklenmiş durumda. Türkiye, yoğun kemer sıkma politikaları dayatan Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik peşinde koşarken, aynı zamanda, Suriye’de rejim değişikliği için sürdürülen ABD destekli mezhep savaşına derinlemesine bulaşıyor.” (Türkiye yol ayrımında)

İki haftayı aşkın süredir yaşananlar, kapitalizmin en derin krizlerinden birinin ortasında, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki yağma hesaplarına gırtlağına kadar batmış ve bütün varlığını toplumsal karşı-devrimin başarısına bağlamış bir iktidar altında “demokrasi”den söz edilemeyeceğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İktidarın bir zamanlar sahip olduğu ekonomik avantajlar (yabancı sermaye akışı, rant ve özelleştirme gelirleri vb.) hızla ortadan kalkmaktadır. Bu durumda, AKP’nin “huzur ve istikrar” özlemini gerçekleştirmek için sahip olduğu en etkili -belki de tek- güç, on yıllık iktidar dönemi boyunca büyük ölçüde bir özel ordu haline getirdiği polistir.

Taksim protestoları, Türkiye’nin, AKP iktidarının ve onun “liberal demokrat” destekleyicilerinin bütün “demokratik” iddialarının ve hayallerinin tersine, hızla, “ılımlı İslamcı” bir polis devletine dönüşmekte olduğunu gözler önüne seriyor. İktidarın içeriden ve dışarıdan gelen tepkilere bağlı olarak attığı “mehter adımları” eşliğinde yaşanan bu süreçte son sözü söyleyecek olan, bir kez daha işçi sınıfı olacaktır. “İstanbul’da ve Türkiye’nin tüm kentlerinde sokaklara dökülen protesto hareketinin kısa vadede nasıl sonuçlanacağı belirsiz. Ama Türkiye işçi sınıfının mücadeleye dahil olması, Ortadoğu, Avrupa ve daha ötesi için devrimci sonuçlar taşıyan dünya tarihsel önemde bir konudur.” (Bill Van Auken, agy)

İşçi sınıfının, artık bütünüyle AKP karşıtı karakter edinmiş olan bu mücadeleye dahil olması, onun üretimden gelen gücüyle, içerideki toplumsal karşı-devrime son vermek ve Suriye üzerinde oynanan emperyalist oyunlara “dur!” demek üzere harekete geçmesi demektir. Bunun önündeki en önemli engel ise onu birer gardiyan gibi denetim altında tutan mevcut sendikal ve siyasal yapılardır.

Sendikalar iktidarın hizmetinde

Başta Türk-İş ve Hak-İş olmak üzere, Kamu-Sen, Memur-Sen vb. sendikal örgütler, ilk günden itibaren Taksim protestolarına mesafeli yaklaştılar, hatta açıktan iktidara göz kırpan açıklamalar yaptılar.

Bankalar ve şirketler yararına işçi sınıfını ağır bir bürokratik cendere içinde hapsetmiş olan bütün diğer sendikal örgütler, “Gezi Parkı eylemleri” boyunca AKP iktidarının arkasında hizaya geçerken, hareketten nemalanmak isteyen KESK ve DİSK bürokrasileri, ona sahip çıkıyor görünmüş ve en son, “Gezi Parkı’na müdahale olursa genel grev ilan ederiz” açıklaması yapmışlardı (bu iki yüzlü bürokratların, yıllardır benzeri onlarca açıklama yaptıklarını ama iş uygulamaya geldiğinde gerçek bir grev örgütlemediklerini biliyoruz. Öyle ki, DİSK’in Birleşik Metal aracılığıyla 3 Haziran’da greve çıkmaması da başlı başına metal işçilerinin kontrol dışına çıkmasından duydukları korkunun ifadesiydi). Polis, dün gece, Gezi Parkı’na saldırdı ve Türkiye’nin dört bir yanında yüz binlerce insan geceyi sokaklarda, bu saldırıyı protesto ederek geçirdi. Evet bürokratlar, sıra sizde!

İşçi sınıfının mücadele tarihi ve sendika bürokrasilerinin sınıfsal-siyasal konumu hakkında biraz bilgi sahibi olan herkes, sizin bu tür atıp tutmalarınızın birer “solcu dil sürçmesi”nden ibaret olduğunu biliyor. Sizler, sırtınızı yasladığınız sermaye kesimlerinden, siyasi iktidarlardan ya da göbekten bağlı olduğunuz burjuva partilerden işaret gelmeden parmağınızı bile oynatamazsınız. Belki de biz yanılıyoruz. O halde, AKP iktidarına karşı gerçek bir genel grev örgütleyin, işyerlerini işgal edin, işçi sınıfına sokağa dökün ve yanıldığımızı gösterin.

Önümüzdeki dönemde işçi sınıfının kitlesel bir siyasi seferberliği söz konusu olursa, bu, yalnızca -aynı geçmişteki onlarca örnekte olduğu gibi- sendikal ve burjuva cenderenin kırılmasıyla mümkün olacaktır. Eğer mevcut kitle hareketinin önderliği devrimci olsaydı, daha ilk günden yüzünü işçi sınıfına döner, mücadeleye sınıf perspektifi kazandırır ve sendikal önderliklere rağmen işyerlerinde / fabrikalarda hazırlıklara başlayarak bir kitlesel işçi sınıfı seferberliği örgütlemeye çalışırdı. Mevcut önderliğin mücadeleyi ileriye taşımaya değil, sönümlendirmeye hizmet ettiği ise açıktır.

Sahte solun yıkıcı rolü

Polisin dün gerçekleştirdiği saldırının başlıca sorumlusu olan hükümetin bu politikasını uygulayabilmesini sağlayan, kimi meslek odalarının, sendikaların, çevreci grupların ve sahte sol partilerin temsilcilerinden oluşan Taksim Dayanışma Platformu’nun önderliğidir. Platform’un önderliği, kitlesel protestoların başından bu yana, harekete net bir perspektif ve program sunmak yerine, uzun süre kitlelerin peşinde sürüklendikten sonra, iki burjuva muhalefet partisi CHP ve BDP ile DİSK ve KESK bürokrasilerinin “önerileri” doğrultusunda, hareketi adım adım tasfiye yolunu tutmuş, hükümetin talepleri bilmesi ve hiçbir adım atmamasına rağmen onunla pazarlık toplantılarına katılmıştı (onlar bunu yaparken, Platform’un daha küçük “radikal-sol” bileşenleri, meydanda, birbirleriyle “bayrak yarıştırmak” ile meşguldü).

Taksim Dayanışma Platformu’nun “solcu” önderleri, gerçekte, hareket halindeki kitlelerin her şeyi altüst edebilecek dinamizmi ile polis terörü arasında ne yapacağını bilemez durumdaydı. Bu yüzden, onlar, AKP iktidarının, polis terörünün protesto hareketini yaygınlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını görmesinin ardından “yumuşak” bir söylem geliştirmesini memnuniyetle karşıladılar.

Taksim Dayanışması’nın önderliğinin, kendisini fazlasıyla tedirgin eden barikatların bir an önce kaldırılmasına ve Gezi Parkı’na çekilmeye hiçbir itirazı yoktu. Dahası, onlar, barikatlarda polisle çatışan grupların dışlanmasında ve Taksim Dayanışması’nın toplantılarında, bunu açıkça ifade ediyorlardı. Taksim Dayanışması’nda yer alan kimi sol çevrelerin işçi sınıfını bir “genel grev” yoluyla harekete geçirmeleri için KESK ve DİSK temsilcilerine yaptıkları çağrıların da, bu toplantılara katılan sendika bürokratları tarafından “bizim gündemimizde böyle bir şey yok” sözleriyle reddedildiğini, mücadeleyi ileriye taşıyacak tek yol olarak işçi sınıfının seferber edilmesi için hiçbir şey yapılmadığını biliyoruz. Özetle, DİSK ve KESK bürokrasileri, kimi meslek odaları ve sahte sol partiler dolayımıyla burjuva muhalefete (CHP ile BDP) yedeklenmiş olan Platform’un önderliği, AKP karşıtı kitlesel protesto hareketini eritmek için, iktidarın bir adım atmasını bekliyordu.

Beklenen oldu ve Perşembe gecesi Başbakan Erdoğan’la ve İstanbul Valisi Mutlu ile yapılan toplantıların ardından, 18 gündür ülkeyi sarsan kitlesel protestoların amacı, açıkça ifade edilmese de “Gezi Parkı’nın korunması”na indirgendi. Bu süre içinde estirilen devlet terörü sürecinde polisin işlediği suçların (cinayetler, yaralamalar ve gözaltılar) taleplere eklenmesi ise zaten kaçınılmazdı.

İktidar, Perşembe gecesi başlayıp Cuma sabahına kadar süren toplantının ardından, Platform ile anlaşmanın sağlandığını ve Gezi Parkı’nın -Başbakan’ın istediği gibi- Pazar gününe kadar boşaltılacağını açıkladı. Bununla birlikte, iktidar, gerçekte harekete adım adım son vermeyi amaçlayan ama bunu yaparken de “durumu kurtarmak” isteyen Platform önderliğinin basın açıklamasını “farklı” okudu. AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, NTV’ye yaptığı açıklamada, “başbakan kendisini aldatılmış hissetmiş olabilir” dedi.

Platform önderliğinin açıklaması, “Ancak bu daha başlangıç ve mücadele devam ediyor” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak bu süreç boyunca öğrendiğimiz en önemli şey mücadelenin zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı ve bundan sonra da hayatın, kentin ve ülkenin her metre karesinde ve her anında devam edeceğidir. Direnişimizin 18.gününde 15 Haziran cumartesi günü içindeki tüm canlılar ile beraber parkımız ve kentimiz, ağaçlarımız, yaşam alanlarımız, özel yaşamımız, özgürlüklerimiz ve geleceğimiz için Taksim Dayanışması olarak nöbete devam ediyoruz. Taleplerimizin takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu direniş, Taksim Dayanışmasının kolektif iradesinin yansıması ve bütünlüklü bir mücadelenin ortak bayrağı olacaktır. Bugünden itibaren tüm yurda ve hatta dünyaya yayılan mücadelemizden gelen dinamizmle ve gücümüzle ülkemizde yaşanan her türlü haksızlığa ve mağduriyete karşı direnişi devam ettireceğiz. Şu anda 18 gün öncesine oranla çok daha güçlü, örgütlü ve umutluyuz.” (Her yer Taksim her yer direniş)

Platform önderliğini bu “açık uçlu” açıklamayı yapmaya zorlayan etmenlerden biri, kuşkusuz, bütün bileşenlerini ikna edememiş olmasıydı. Ama Platform önderliğinin, bütün direniş sürecinde, tüm katılımcıları ikna etmek gibi bir anlayışı olmadığının onlarca örneğini sergilediğini bilenler, bu etmenin pek de önemli olmadığını anlayabilirler.

Platform önderliğinin bu “dik duran” açıklamasının ardında, asıl olarak, onun AKP iktidarına ve onun görevlendirdiği bürokratlara olan güvensizliği yatıyordu -ki bunda haksız sayılmazlar. Onları her şeyden çok ürküten gelişme, iktidarın, “yasadışı” ve “marjinal” gruplar söylemi ile Sosyalist Demokrasi Partisi’ne (SDP) yönelik polis baskını oldu. Onlar, basında hakkında “ayaklanmaya kalkışma”, “isyana teşvik” vb. ağır suçlamalarla dava açılacağı yönünde haberler çıkan SDP gibi kovuşturmaya uğrama ve yargılanma tehditini üzerlerinde hissediyorlardı.

Gezi Parkı’nı korumak isteyen çevreci gruplara yönelik ilk polis saldırısının ardından tüm ülkede hükümet karşıtı protestolara dönüşerek süren kitlesel hareket, mevcut sendikal ya da siyasal önderliklerin, siyasi karakter edinen ve iktidarı tehdit etme potansiyeli taşıyan kitlesel protestolara önderlik etme becerisine ve niyetine sahip olmadığını bir kez kanıtlamıştır.

Sözde solcu bütün bu sendikal ya da siyasi önderlikler, Yunanistan’da SYRİZA’nın, Tunus’ta Tunus Emekçileri Partisi’nin, Mısır’da Devrimci Sosyalistler’in izinde gitmekte ve işçi sınıfının seferber edilmesiyle bir rejim değişikliğine yol açabilecek her türlü kitle hareketini boğmada burjuvazinin hizmetine koşmaktadırlar.

Türkiye yol ayrımında

Değerlendirmemizi, Bill Van Auken’in yukarıda alıntı yaptığımız yazısının başlığıyla bitirmeden önce şu gerçeği vurgulamakta yarar var:

19. gününde polisin Gezi Parkı’na vahşice saldırmasının ve orayı boşaltmasının ardından yeniden canlanan ve “her yer Taksim” sloganını yaşama geçirme dinamiği taşıyan kitlesel protestolar, hükümetin yıllardır sürdürdüğü siyasi baskının yanı sıra Avrupa’yı kasıp kavuran ekonomik kriz ile ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki yağmacı müdahalelerinin yol açtığı gerilimlerin Türkiye’deki bir yansımasıdır.

ABD’nin, Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığına ilişkin -hiçbir kanıtı olmayan- açıklamasının ardından Suriye’ye yönelik doğrudan emperyalist müdahalenin gündeme geldiği bir ortamda, fazlasıyla kırılgan durumdaki ekonomisiyle ve Suriye’deki savaşa gırtlağına kadar batmış durumuyla Türkiye, bu tür kitlesel halk hareketleriyle önümüzdeki dönemde daha sık karşılaşacaktır.

Mevcut protestolar bir şekilde sona erse bile, herhangi bir nedenle yeniden patlayacak olan kitlesel muhalefet hareketlerinin başarıya ulaşmasının tek koşulu, sendikal cendereyi parçalamış ve yeni türde kitlesel örgütlenmelerini yaratmış bir işçi sınıfının mücadelenin önderliğini almasıdır. Bu da, işçi sınıfının tüm ezilen kitlelerin önderliğini almak için gereksinim duyduğu sosyalist bir perspektife ve devrimci bir programa sahip enternasyonalist sosyalist bir partinin inşasını gerektirmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir