Batı Kürdistan’da çatışmalar sürüyor

Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesinde Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile İslamcı gruplar arasındaki çatışmalar sürüyor. Bu, Suriye’nin içine girdiği kaos ortamı ve Batı Kürdistan’da (“Küçük Güney”) oluşan fiili özerklikle birlikte beklenmeyen bir durum değildi.

27 Ekim’de Halep’te başlayan Kürt grupları ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensupları arasındaki çatışmalar, İslamcı güçlerin 19 Kasım’da Türkiye sınırına yakın Serêkaniyê’ye (Resulayn) yönelik saldırısıyla sürdürüldü. 19-23 Kasım arasında süren çatışmalar sonucunda PYD güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İslamcı gruplar geçtiğimiz hafta içerisinde yeniden saldırıya geçtiler.

Öncelikle belirtmek gerekir ki bu gelişmeler, Suriye’nin geleceğine ilişkin ABD eksenli emperyalist müdahale ile Türkiye’nin izlediği politikadan bağımsız değildir. 27 Ekim’de Halep’te gerçekleşen saldırıların ardından kaleme aldığımız yazıda şunları yazmıştık: “Önümüzdeki süreçte, özerk bir Kürt bölgesine karşı, ÖSO militanlarının, Türkiye’nin Suriye Kürdistanı’ndaki çıkarları uyarınca Kürtlere karşı çeşitli saldırılar düzenlemeye kalkışması süpriz bir gelişme olmayacaktır. Her fırsatta dile getirmekte olduğumuz bir başka tehlike ise, ABD emperyalizmin öncülüğünde Suudi Arabistan-Katar-Türkiye tarafından silahlandırılan -hatta düzenli maaşa bağlanan- ÖSO’nun Suriye Kürtlerini hedef alan saldırılar düzenlemesinin bölgesel tansiyonu ve etnik kutuplaşmayı daha da alevlendirecek olmasıdır. Bu durum bölge halkları arasında kanlı boğazlaşmalara açık davetiye çıkarmaktadır.” [1]

Bugün, yukarıda ifade edilen satırlar doğrultusunda yaşanan gelişmeler, ABD’nin geliştirdiği yeni taktiğin bir ürünü olarak Özgür Suriye Ordusu içindeki çok başlılığın netleşmesiyle derinleşiyor. Batı Kürdistan’da PYD’ye yönelik saldırılarda başı çeken El Nusra Cephesi gibi İslamcı gruplar bugün ABD önderliğinde oluşturulan Suriye Ulusal Koalisyonu’nun -ve ÖSO’nun- dışında konumlanmaktadır. Saldırıları gerçekleştiren radikal İslamcılar, asıl olarak Körfez monarşilerinin ve AKP hükümetinin desteğiyle hareket ediyorlar.

Bunda, ABD’deki seçimlerin ardından Obama yönetiminin Suriye politikasında taktik bir değişikliğe gitmesi belirleyici oldu. ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefikleri üzerinden askeri ve mali olarak desteklediği Suriye muhalefeti içinde El Nusra Cephesi gibi radikal İslamcı grupların etkisini kırmaya yönelik kimi adımlar attı.

Bunun ilk sonucu, doğrudan ABD’nin denetiminde oluşturulan yeni Suriye Ulusal Koalisyonu’ndaki radikal İslamcı grupların tam denetim altına alınmaya çalışılmasıydı. El Nusra Cephesi ve 13 Selefi örgüt, bu adıma, 19 Kasım’da, Suriye Ulusal Koalisyonu’nu tanımadıklarını ve bir İslam devleti kuracaklarını ilan ederek yanıt verdi.

El Nusra Cephesi ile diğer terörist grupların aynı gün PYD’nin denetimindeki Serêkaniyê’ye saldırmaları bir tesadüf değildi. 8 Kasım’da girdikleri bölgede Esad rejiminin kuvvetleriyle çatışan ve rejimin hava saldırıları gerçekleştirmesine yol açan -Türkiye’nin açıkça desteklediği ve sınırından Suriye’ye soktuğu- bu İslamcı gruplar, yoğun çatışmaların ardından 23 Kasım’da yenilgiye uğrayarak 25 Kasım’da geri çekilmek zorunda kaldılar. İslamcı gruplardan yaralılar ise Türkiye’de Ceylanpınar’daki hastanelerde tedavi altına alındılar.

Aynı günlerde, 23 Kasım’da, KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı yaptığı açıklamada “Kardeş Kürt halkını katletmek üzere özellikle bir koridor haline getirilen Antep-Urfa-Mardin hattında katillerin geçişlerinin engellenmesi” çağrısı yaparak Batı Kürdistan’a ve PYD’ye yönelik saldırılara karşı sessiz kalmayacağını ifade etti.

Geçtiğimiz Cuma günü, ABD, Britanya ve Fransa’dan yetkililerin katılımıyla Türkiye’de gerçekleştirilen toplantı, Batı politikasının bir devamı niteliğindeydi. ABD önderliğindeki Batılı emperyalist güçler, bu adımı, Suriye’de vekil savaşı yürüten grupları birleştirmek ve onlar üzerindeki denetimlerini artırmak adına attılar. Bir birleşik askeri komutanlığın oluşturulduğu ve bir genelkurmay başkanının seçildiği toplantıya El Nusra Cephesi gibi radikal İslamcı gruplar çağrılmadı.

Bu adımı, ABD’nin, El Nusra Cephesi’ni, 12 Aralık’ta Fas’ta gerçekleştirilen “Suriye’nin Dostları” toplantısından önce kara listeye alarak “terörist” ilan etmesi izledi. ABD’nin bugüne kadar bölgedeki taşeronları eliyle açıkça desteklediği El Kaide çizgisindeki El Nusra Cephesi’ni kara listeye alması Suriye politikasında denetimi bütünüyle eline alma isteğinin ifadesidir. Bu karar, aynı zamanda, başta Türkiye olmak üzere bu gruplara destek veren müttefiklerine de açık bir mesajdı.

Tüm bunlar yaşanırken, 12 Aralık’ta, İslamcı grupların Batı Kürdistan’a yönelik saldırılarını yeniden başlatmaları, Türkiye’nin Batı Kürdistan’da -özellikle PYD önderliğinde- oluşabilecek bir statüye karşı duruşunu da gösteriyor.

ABD’nin bu adımları, bir ikiyüzlülüğün ifadesi olmakla birlikte, Suriye’ye yönelik müdahale hazırlıklarının açık ifadesidir. Bugüne kadar desteklenen El Kaide güçlerinin, bir süredir “Esad yönetiminin elindeki kimyasal silahları eline geçirmemesi gereken terörist gruplar” olarak adlandırılması yoluyla, Suriye’ye müdahalenin zemini oluşturulmaya çalışılıyor.

ABD’nin sürece ağırlığını koymasıyla birlikte, 12 Aralık’ta Fas’ta toplanan “Suriye’nin Dostları” toplantısının ardından 130’u aşkın ülkenin “Suriye halkının yegâne temsilcisi” olarak tanıdıkları Suriye Ulusal Koalisyonu ile PYD’nin de dahil olduğu Kürt Yüksek Konseyi arasında da görüşmeler hızlanmış durumda. PYD, uzunca bir süredir hiçbir halk tabanı olmadığını ifade ettiği Suriye Ulusal Konseyi’nin değil, Suriye Ulusal Koordinasyonu adlı oluşumun bir parçası.

Suriye Ulusal Konseyi varlığını sürdürürken “SUK’un % 60’ı dinci. AKP ’yle birlikte hareket ediyorlar. Kürt realitesinin tanınmaması yönündeki baskı buradan.” [2] açıklamasını yapan PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, ABD’nin müdahalesiyle kurulan Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Batı Kürdistan’a farklı yaklaştığını ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz günlerde Yeni Özgür Politika’ya açıklamaya yapan Müslim “Şimdi bütün taleplerimiz yüzde 100 kabul edilmezse de verilen sözler var. Buna göre Koalisyon’un başkan yardımcısı Kürt olacak. Kürtlerin hakları anayasal güvenceye alınacak. Kürt kimliği ve kültürü tanınacak. Kürtçe eğitim verilecek.  …Federasyon mu Demokratik Özerklik mi tartışıldı. Sanırım Demokratik Özerklik’i kabul edecekler. Bunun detayı sonra netleşecek. Suriye Arap Cumhuriyeti’nin adı da değişecek. Bundan sonra Suriye Cumhuriyeti olacak. … YPG [Halk Savunma Komiteleri], Özgür Suriye Ordusu’na dahil olmayacak ancak onlarla koordineli olacak” [3] demişti.

Müslim’in, bu görüşmede, Türkiye’nin Kürt Yüksek Konseyi’nin Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılmasından rahatsız olacağını ifade etmesi, Batı Kürdistan’daki başlıca güç olan PYD’nin ABD önderliğindeki Batılı emperyalistler tarafından geliştirilen programa kendi talepleriyle dahil olacağını gösteriyor. Bu durumda, Türkiye’nin önündeki başlıca seçeneğin, taşeronluğunu yaptığı emperyalist güçlerin projesine -aynı Irak Kürdistanı’nda olduğu gibi- yedeklenmek olduğunu söyleyebiliriz.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’ye yakın olan Kürt Ulusal Konseyi ile Suriye Ulusal Koalisyonu arasında 9 Aralık’ta başlayan görüşmelerin olumlu geçtiğini ve Koalisyon’a katıldıklarını açıklaması da büyük önem taşıyor. Bugün, gerici Körfez monarşileri bir yana, bölgedeki en yakın müttefiki Irak’taki Kürt bölgesel yönetimi olan Türkiye, asıl olarak Suriye’de özerk bir Kürt bölgesinden çok, bu özerkliğin PYD önderliğinde gelişmesine karşı çıkmaktadır.

Bugün AKP hükümetinin radikal İslamcılar eliyle PYD’ye karşı yürüttüğü savaş da PYD’nin etkisini kırmaya ve yerine müttefiki Barzani yanlısı Kürt Ulusal Konseyi’nin denetimini geliştirmeye yöneliktir.

Bu durum, Batı Kürdistan’da PYD ile Barzani yanlısı Kürt grupları arasında, Türkiye’nin de dahil olduğu bir iktidar mücadelesinin sürmekte olduğunu gösteriyor. Barzani, PYD’ye sınırı açma sözü vermesine rağmen bu sözünü yerine getirmeyerek, ona karşı bir tür sıkıştırma politikası izliyor. Geçmişte Irak Kürdistanı’na geçerek ihtiyaçlarını karşılayabilen bölge halkı, sınırın kapatılması nedeniyle bugün abluka koşullarında yaşıyor. Suriye’nin tamamında olduğu gibi, Kürt topraklarında da elektrik, mazot ve özellikle gıdada ciddi bir sıkıntı yaşanıyor. Bu koşullar altında sınırı kapalı tutmaya devam eden Barzani, Suriye’de açlık ve sefalet içinde yaşam mücadelesi veren Kürt kardeşlerini değil kendi burjuva gerici sınıf çıkarlarını düşünmektedir. Bu durum yalnızca Barzani’ye değil tüm burjuva ve küçük burjuva önderliklere özgüdür.

Yazı boyunca ifade ettiğimiz tablo, işçi sınıfına ve sosyalistlere önemli dersler sunmaktadır. Bugün Suriye gündemini belirleyen şey, Esad liderliğindeki Baas diktatörlüğünün devrimci bir halk ayaklanmasıyla devrilmesi değil; rejime karşı başlamış olan devrimci halk hareketini –rejimin katliamlarına karşı- terörist yöntemlerle devre dışı bırakan emperyalist destekli vekil savaşıdır. ABD önderliğindeki emperyalistler ve onların bölgedeki irili ufaklı müttefikleri tarafından desteklenen silahlı muhaliflerin geliştirdiği iç savaş ve terör ortamı, Baas rejiminin katliamlarını aratmayan yöntemlerle sürdürülen bir bölgesel egemenlik mücadelesinin ifadesidir.

Batı Kürdistan’daki tablo, aynı zamanda, Türkiyeli egemenlerin Kürt sorununa yaklaşımının bir ürünü ve bölgede yeni yıkımların hazırlayıcısıdır. Benzer biçimde, işçi sınıfı merkezli ve sosyalizm temelinde olmadığı için doğası gereği emperyalizmin denetiminde kurulacak olan (kurulmaya çalışılan) “yeni” Suriye’ye konusunda Kürt örgütleri arasında süren mücadele de bu örgütlerin emekçilerin ve ezilenlerin gerçek eşitlik, demokrasi ve kurtuluş özlemlerinin bir aracı olmadığını göstermektedir.

Emperyalist devletlerin ve Türkiye gibi bölge ülkelerinin tüm müdahalelerine ve askeri müdahale hazırlıklarına karşı çıkan, Baas rejimini olduğu kadar burjuva muhalefeti de karşısına alan, tüm kimliklerden Suriyeli emekçileri birleştirecek sosyalist bir işçi sınıfı alternatifi yaratılması, baskı ve katliamlara son verecek tek çözüm olmayı sürdürüyor.  İşçi sınıfının emperyalist destekli iç savaş eliyle terörize edildiği ve kitle hareketinin büyük ölçüde geri çekildiği bu ortamda büyük bir sabır ve kararlılıkla bu mücadelenin geliştirilmesi büyük önem taşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir