Avro krizinde yeni bir aşama

Avro krizi ile ilgili son haber başlıkları okunduğunda, insan bunları önceden yaşamış olduğu duygusuna kapılıyor. Geçen yaz olduğu gibi, kredi değerlendirme kuruluşları kredi notlarını düşürüyor, devlet tahvillerinin faiz oranları astronomik düzeylere yükseliyor ve hükümetler yeni kemer sıkma önlemlerini ilan ediyorlar. Yalnızca, bu kez, ekonomisi kendisininkinin yalnızca beşte biri olan Yunanistan’ın yerini, krizin odak noktası olarak İspanya almış durumda.

Avro, kurtarmalara giden milyarlara ve Avrupa Merkez Bankası tarafından piyasaya sürülen trilyonlara ve birbiri ardına uygulanan kemer sıkma önlemlerine rağmen, uçuruma her zamankinden daha yakın. Önde gelen 17 Avrupalı ekonomist, bu hafta yayımlanan bir raporda, “Avrupa’nın, uyurgezer bir şekilde büyük bir felakete doğru yürüdüğüne inanıyoruz” uyarısında bulundu.

Krizin kötüleşmesini piyasalar tarafından Güneydoğu Avrupa ülkelerinde yükselen kamu borçlarına verilen bütünüyle teknik yanıta bağlamak saflık olur. Financial Times’ın Çarşamba günkü başyazısı bile, İspanya’nın kamu borçlarının “Avro bölgesi ortalamasının oldukça altında” olduğunu ve “İspanya hakkında bir hafta öncesinden farklı bir duyguya kapılmak için herhangi bir temel ekonomik neden bulunmadığını” kabul etti. Bununla birlikte, İspanyol tahvillerinin on yıllık faiz oranları, kritik düzey olan yüzde 7’nin oldukça üstüne çıkmış durumda.

Avroya yönelik saldırının ardında temel sınıf çıkarları yatmaktadır. Mali piyasalara ve borsalara egemen olan uluslararası mali oligarşi, Avrupa işçi sınıfı tarafından II. Dünya Savaşı sonrasında elde edilmiş olan bütün toplumsal kazanımlar ortadan kaldırılmadıkça rahat etmeyecektir. Onların gözünde, toplu sözleşmeler yoluyla kararlaştırılmış ücretler ve işçi hakları, aynı eğitime, sağlığa, emekliliğe, kamu hizmetlerine ve alt yapıya yönelik devlet harcamaları gibi, onların servetine yönelik gayrı meşru kısıtlamalardır.

Belirli bir şablon oluşturulmuştur. İlk olarak, kredi derecelendirme kuruluşları bir ülkenin kredibilitesini düşürürler ki bu söz konusu ülkenin borçlar karşılığında ödediği faizde artışa yol açar. Ülke bir borç batağına saplanır ve Avrupa Birliği (AB) ile Uluslararası Para Fonu’na (IMF) başvurur. Büyük uluslararası bankaların egemenliğindeki bu kuruluşlar, toplam borçları garanti altına alır ve söz konusu ülkeye sert kemer sıkma önlemleri dayatır. Ülke ekonomik durgunluğa girer, borçlar artmaya devam eder; bunu başka kemer sıkma önlemlerinin zorla kabul ettirilmesi izler. Ekonomik durgunluk, refah devleti ortadan kaldırılana ve işçi sınıfı mahvolana kadar derinleşir.

Dünya Sosyalist Web Sayfası, Yunanistan’ın bütün Avrupa için bir örnek haline getirildiği konusunda sürekli uyarıda bulunmuştu. Şimdi sıra İspanya’da.

Moody’s, bu hafta, Almanya’nın AAA olan kredi notuna ilişkin değerlendirmesini olumsuza indirdi ve Hollanda, Lüksemburg ve Avrupa kurtarma fonuna ilişkin derecesini de düşürdü. Bu, işçi sınıfına yönelik saldırıların İspanya ve İtalya sınırlarında durmayacağının altını çizmektedir. Mali piyasalar, işçi sınıfının yaşam standartları bütün Avrupa’da, Çin’deki ve diğer düşük-ücretli ülkelerdeki düzeye indirilene kadar rahat etmeyecektir.

Bankalar ve yüksek riskli yatırım fonları, İspanyol işçi sınıfı içinde Rajoy hükümetinin son kesinti paketine olan kitlesel muhalefete, İspanyol devlet tahvillerinin faiz oranlarını yükselterek tepki gösteriyorlar. Geçtiğimiz Cumartesi günü, milyonlarca insan KDV oranlarındaki artışa ve kamu sektöründeki ücret kesintilerine karşı 80 kentte sokaklara döküldü (bkz. “İspanya’nın son kemer sıkma paketine karşı kitlesel gösteriler” – http://wsws.org/tr/2012/jul2012/spa1-j21.shtml). İspanyol işçi sınıfı, faşistlerin İç Savaş’ta 1939’da elde etmiş olduğu zaferin ardından ülkeye on yıllarca egemen olan yoksulluk ve baskı koşullarına geri dönmek istemediğini ortaya koymuştur.

Bu direnişin başarılı olabilmesi için, İspanyol ve bütün Avrupa işçileri, Yunanistan’daki gelişmelerden dersler çıkarmalıdır. Orada da milyonlarca insan AB, IMF ve kendi hükümetleri tarafından dayatılan kemer sıkma önlemlerine karşı savaşmış; genel grevler ve kitlesel gösteriler her defasında yaşamı felç etmişti. Ama onlar hiçbir şey elde edemediler.

Geçtiğimiz iki yıl boyunca, Yunan halkının yaşam düzeyi yüzde 50 geriledi. İşsizlik, rekor düzeylere ulaştı; yoksulluk ve evsizlik patlama yapıyor. Toplumsal durum bir felaket. 2009 sonbaharında istifaya zorlanmış olan sağcı Yeni Demokrasi partisi yeniden iktidarda. Şimdi, burjuva sağı önderliğindeki “ulusal birlik” koalisyon hükümeti altında, devletin iflası ufukta beliriyor.

Bu nasıl olabildi?

Bu durumun sorumluluğu, öncelikle, üç yıl önce toplumsal reformlar vaat ederek seçimleri kazanan ve troyka (Avrupa Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası) tarafından dikte edilen kemer sıkma önlemlerini kıyasıya uygulayan sosyal demokrat PASOK’a aittir. Ama PASOK, asıl olarak, işçi sınıfının direnişini sınırlamak ve dağıtmak; işçilerin muhalefetini bir günlük grevler ve etkisiz protestolarla sınırlayarak hükümeti korumak için bilinçli şekilde çalışan sendikal aygıtlar içindeki suç ortaklarına bel bağlamıştı. Sendikalar, işçilerin mücadelesi sendika memurlarının denetimi dışına çıktığı ve işçi sınıfının geniş kesimlerini harekete geçirdiği her durumda, onu yalıtmak ve boğmak için harekete geçmiş; devlet bu mücadeleyi ezmek için devreye girdiğinde ise onu desteklemiştir.

Radikal Sol Koalisyon’daki (SYRİZA) müttefiklerine güvenen sendikalara ve SYRİZA’nın çok sayıdaki sahte-solcu savunucularına gelince; onlar, işçilerin kendilerini sendikal aygıta bağlı gördüklerinde ısrar ettiler ve onun ihanetlerinin üstünü örttüler.

SYRİZA, kendisini kemer sıkma önlemlerine karşıymış gibi sundu ve bu sayede, son seçimlerde, ülkenin ikinci büyük partisi haline geldi. O, aynı zamanda, finans dünyasının uluslararası efendilerine, Yunanistan’ı Avro bölgesi içinde tutacağının güvencesini verdi ve Yunanistan’ın borçlarının ödeneceğini garanti etti. SYRİZA, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya kategorik olarak karşı çıkmaktadır.

Sol söylemine rağmen, SYRİZA, Yunan burjuvazisinin çıkarlarını savunmaktadır. Onunla PASOK ve Yeni Demokrasi arasındaki farklılıklar bütünüyle taktikseldir. O, kendilerini AB tarafından dayatılan kemer sıkma önlemleri eliyle tehdit altında hisseden ama işçi sınıfının direnişini daha büyük bir tehdit olarak algılayan üst-orta sınıfların ayrıcalıklı kesimlerine dayanmaktadır. Bu tabakalar, işçi sınıfı muhalefetinin altını oymada ve onu ezmede burjuvaziye hizmet sunarak, kendileri adına daha güçlü kozlarla pazarlık yapma umuduyla, kendi ayrıcalıklarını koruma peşinde koşmaktadırlar. SYRİZA’nın ana çizgisi, toplumsal devrime kararlı şekilde karşı çıkış ve Yunan ve Avrupa kapitalizminin savunusudur.

Yunanistan, işçi sınıfının haklarını ve geçmişte edinmiş olduğu toplumsal kazanımlarını yalnızca sendikalarla ve SYRİZA gibi sahte-sol örgütlenmeler ile bağlarını kopartarak; sosyalist ve enternasyonalist bir programa yönelerek ve yeni bir devrimci önderlik inşa ederek güvence altına alabileceğini göstermektedir.

AB’yi ve kapitalizmi savunurken, AB’nin kemer sıkma önlemlerine karşı mücadele etmek mümkün değildir. AB, Avrupa’nın mali piyasaların dayatmalarına tabi kılınmasının başlıca aracıdır. Bankerlerin birliğini ve onu oluşturan kapitalist yönetimleri devirmek ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’ni kurmak için, bütün Avrupa işçi sınıfının seferber edilmesi gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir