Almanya’da devrim ve karşı devrim: 1918-1919

“4 Ağustos, güneşli bir havada birden bire duyulan bir gök gürlemesi değildi, 4 Ağustosta olanlar yıllardır gün be gün yapılanların mantıklı bir sonucuydu.” Rosa Luxemburg

4 Ağustos 1914 günü, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) parlamento grubu, Alman İmparatorluğunun I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na katılması yönünde yapılan savaş kredisi oylamasında “evet” oyu kullandı, 110 milletvekilinden yalnızca Karl Liebknecht karşı yönde oy kullanmıştı. II. Enternasyonal üyesi partilerden yalnızca SPD değil, RSDİP (Bolşevik), iki Sırp sosyal demokrat ve Bulgar enternasyonalistler dışında tüm üye partiler emperyalist savaşta kendi burjuvazilerini desteklemişler, doğrudan doğruya sosyal-yurtsever bir tutum sergilemişlerdi. SPD içindeki sol grubun başını çeken Rosa Luxemburg’un yıllardır muhalefet ettiği ve yeri geldiğinde “kodamanların ve meyhanecilerin partisi” (işçi aristokrasisi/bürokrasisinin diye okuyun) diyerek eleştirdiği SPD’nin ve ayrıca diğer partilerin bu tutumu bir gecede alınan bir kararın değil, kökenleri geçmişe dayanan maddi temelleri olan bir sonuçtu. “4 Ağustos 1914’te Alman sosyal demokrasisi siyasi haklarından feragat etmiştir ve aynı zamanda Sosyalist (II.) Enternasyonal de çökmüştür.” (Rosa Luxemburg)

  1. Enternasyonal ve SPD’nin çöküşünün kökenleri

1870’lerden itibaren Almanya’da kapitalizm hızla gelişti, yüzyılın sonlarına gelindiğindeyse Alman devleti artık sömürgeci emperyalist bir devletti. Alman kapitalizminin bu muazzam gelişimi, yansımasını Alman işçi sınıfının ve onun ayrıcalıklı kesimlerinin (işçi aristokrasisi/bürokrasisi) önlenemez artışında buldu. 1890’larda SPD kitlesel bir işçi partisi haline gelmişti. 1890 seçimlerinde 1,5 milyon oy alan parti, 1912 seçimlerinde 4,5 milyon oy almış, kendilerine bağlı sendikaları olan, 90 tane yayın çıkarabilen, o dönemin deyimiyle toplum içinde toplum olan bir yapıydı.

SPD’nin 1891 Erfurt parti kongresinde belirlenen programında oportünizmin izlerini görmek mümkündü. Partinin sosyalizmi kurmayı amaçladığı belirtilse de programda cumhuriyet talebi dahi yer almıyordu. Bu program, sonradan Engels’in sert eleştirilerine maruz kalacaktı. Yine aynı şekilde, Marx’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848–1850” adlı eseri için Engels’ten bir önsöz isteyen parti önderliği, bu önsözde “sakıncalı” buldukları yerleri çıkartarak yayınlamışlar, bu durum Engels’in protestosuna rağmen değiştirilmemişti. Çıkarılan yerler asıl olarak partinin stratejisine ters düşen yani yalnızca yasal mücadeleyle yetinilemeyeceğini vurgulayan kısımlardı.

Parti daha 1890’larda oportünizmin egemenliği altına girmiş, parlamenter, sendikalist ve yasalcı mücadeleyi siyasetinin merkezine koymuştu. Parti parlamenterizme saplanıp büyüdükçe devletle bağlarını koparamayacak bürokratik bir aygıta dönüştü. İşçi aristokrasisi/bürokrasisini kucaklayan parti sosyalizmin barışçıl yolla devleti fethederek kurulabileceğini savunan bir çizgiye yöneldi. Bunun ilk kuramcısı Bernstein takipçisi ise Kautsky olacaktı.

1896–1898 arasında Bernstein, Kautsky’nin yönettiği “Die Neue Zeit” gazetesinde “Sosyalizmin Sorunları” adlı yazılarıyla “yeni politik” açılımlarda bulundu. Bernstein, “Evrimci Sosyalizm” diye de tanımlanan temel görüşlerinde, kapitalist toplumun gelişiminin sınıflar arası çelişkiyi yumuşatacağını, kapitalizmi ehlileştireceğini ve sendikal mücadeleyle kapitalist sömürünün ortadan kalkacağını ileri sürmekteydi. Partinin, heybetli görünümünün altındaki hantallığı, bürokratik kastlaşmayı ve sistemle bütünleşme eğilimini ilk fark eden kişi olan Rosa Luxemburg, Bernstein’in teorisine cepheden tavır aldı ve partinin de buna tavır almasını istediyse de partiden bir tepki gelmedi. Rosa, Bernstein’in revizyonist tezlerine karşı, bugün de hala geçerliliğini koruyan “Sosyal Reform mu Devrim mi?” adlı broşürü kaleme aldı. Burada parlamenterist ve sendikal mücadelenin sınırlılıklarına vurgu yapılıyor, aslında doğrudan doğruya SPD önderliği hedef alınıyordu. Broşürde Rosa sendikaların ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu olduklarını çok açıkça ifade ediyordu: “Sendikalar, kârın saldırısına karşı, emek gücünün savunma örgütü olmaktan başka bir şey değildir. Çalışan sınıfın kapitalist ekonominin baskısına karşı direnişini ifade eder”. Dolayısıyla varlıklarını bu sisteme borçlu sendika bürokratlarının bu sitemi yıkmak için mücadele etmesini beklemek hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

  1. Enternasyonal’i oluşturan partiler arasında SPD başat durumda bulunuyordu, kendisini bir kitlesel işçi partisi olarak örgütlemeyen Bolşevik Parti dışında, diğer üye partiler de SPD ile aynı zemin üzerinde yükseliyorlardı, dolayısıyla diğer partilerin durumu da SPD’den faklı değildi. Emperyalist ülkelerin partileri olan bu partiler de, ulus-devletin varlığını korumasından ve emperyalizmin gelişiminden yanaydılar, daha doğrusu bunu 1914’e kadar açıkça dile getirmeseler de, partilerin üye bileşimi bu yönde hareket edilmesini sağlıyordu. Bu partilerin tümünde egemen olan oportünizm (işçi aristokrasisi ve bürokrasisi) parlamenter ve sendikalist, yani yasal reformist çizgiye tümüyle odaklanmıştı. Sosyalist Enternasyonal’in 1896 kongresinde, gelecek kongreye katılım için alınan “kapitalist mülkiyet ve üretim yerine sosyalist mülkiyet ve üretimi kurmaya çabalayan; yasal ve parlamenter eylemi bu amaca ulaşmada gerekli yol olarak benimseyen örgütlerin temsilcileri” ile, “militan bir tavrı benimsemiş bile olsalar, yasal ve parlamenter eylemin gereğini kabul eden ve bunu açıklayan sendikal örgütler”in davet edileceği kararı reformizmin köklerinin çok eskiye dayandığını gösterir.

Devamında, II. Enternasyonal partilerinin “işçi sınıfının çıkarları” adına sömürgeciliği desteklemeleri pek şaşırtıcı olmamalı. İngiltere ve Hollanda gibi eski sömürgeci ülkelerdeki partiler -son derece güçsüz sol kanatları hariç- kuruldukları günden başlayarak, sömürgeci politikaları desteklemekle kalmıyor, burjuvaziye bakanlar ve sömürge valileri vererek bu politikaların yürütülmesinde de görev üstleniyorlardı. 1907 Stuttgart Kongresi’nde savunulan “sosyal sömürgecilik”, bu partilerin kendi burjuvazileri ve devletleriyle ne kadar iç içe geçtiğini fazlasıyla gösterdi.

Oportünizmin kökenleri konusunda Lenin’i dinleyelim: “… Oportünizm, kapitalist gelişmenin belirli bir dönemine ait tipik özellikler tarafından, ayrıcalıklı bir işçi tabakasının görece barışçı ve kültürlü yaşamının onları ‘burjuvalaştırdığı’; acılardan, sefaletten, yoksul ve mahvolmuş kitlelerin devrimci öfkesinden yalıttığı; onlara kendi ulusal kapitalistlerinin masasından kırıntılar verdiği onlarca yıllık bir süreçte yaratılmıştır.”

Dolayısıyla, II. Enternasyonal partileri, çok kısa süre içinde, söz konusu dönemde yükselen işçi aristokrasisinin ve bürokrasisinin örgütleri haline gelmiş; bütün faaliyetlerini burjuva yasallığı ve parlamentarizmi çerçevesinde belirleyen bu tabakanın elinde, birer halk partilerine dönüşmüştür.

  1. Enternasyonal partilerinin oportünizminin ardında –işçi aristokrasisinin de maddi temelini oluşturan- emperyalizm ile kapitalist sömürünün asıl olarak emperyalist ulus devlet sınırları çerçevesinde gerçekleşmesi yatıyordu. Troçki savaşın başlamasının ardından kaleme aldığı broşürde, özellikle bu noktayı vurgular:

“Savaş ulus-devletin yıkılışını ilan ediyor… Şimdi kapanmakta olan çağın sosyalist partileri, ulusal partilerdi. Bu partiler, örgütlerinin bütün farklı dallarıyla, bütün faaliyetleriyle ve psikolojileriyle ulusal devletle içi içe geçmişlerdi. Bu partiler, emperyalizm ulusal sınırlara sığmayacak hale gelip, modası geçmiş ulusal engelleri yıkmaya başlayınca, kongrelerinde yaptıkları görkemli deklarasyonlar eşliğinde, uygulamada muhafazakâr devletin savunucuları haline geldiler. Ve ulus devletler yaşadıkları tarihi çöküş sırasında, kendileriyle birlikte, ulusal sosyalist partileri de aşağıya doğru çektiler.” (Savaş ve Enternasyonal, 1914; Troçki, aktaran Peter Schwarz; wsws.org)

Devamında Almanya için, “Gerçekte eğilimleri devrimci olan sınıf, birkaç on yıl boyunca, ülkenin muazzam kapitalist gelişimi temelinde, milyonla üyesi olan bir örgütün ve eğitilmiş hareketin bütününe önderlik eden bir işçi bürokrasisinin düzene uyarlandığı esnada, kendisini, monarşik polis devletine uyarlamaya zorlandı.” (adı geçen makale) diyordu.

Özetle, emperyalist ülkelerin bu partilerinin, işçi sınıfının yaşam koşullarını “kendi” kapitalistiyle ve burjuva devletiyle uzlaşma (reformlar) yoluyla iyileştirmesi, hem işçi aristokrasisi ve bürokrasisinin hem de geniş emekçi yığınların gündelik çıkarlarına uygundu. Ancak başka uluslardan emekçilerin emperyalist sömürüsü ile doğrudan bağıntılı olan bu çıkarlar, aynı zamanda, her bir ulusal işçi partisinin diğer ülkelerdeki “kardeş”lerinin çıkarlarıyla çatışıyordu. Sonuç olarak da, tüm bu ulusal işçi partileri kendi çıkarları dolayısıyla, kendi devletlerini savaşta destekleyecek, tabanlarını oluşturan işçi kitlelerini savaş alanına sürmekten çekinmeyeceklerdi. Öyle ki, SPD önderliği savaş kredilerini oylamalarının ardından, parti gençliğini gönüllü askerliğe teşvik etti. Sosyal demokrat parti örgütleri ve partinin yayın organları aniden savaş için propaganda yapmaya, milliyetçi/yurtsever bir kampanya yürütmeye başladılar.

Anti-militarist mücadele ve Spartaküs Birliği’nin (KPD) oluşumu

SPD içinde sürekli muhalefet yürütmüş ve yıllarca oportünizmi acımasızca eleştirmiş olan Rosa Luxemburg’un buna rağmen partide kalması ilk bakışta sorunlu görünebilir. Ancak Rosa, partinin Alman işçi sınıfı üzerindeki tartışmasız otoritesini görerek, partiden ayrılmanın yararlı olmayacağı, izole olup mücadele yürütemeyeceği düşüncesiyle partide kaldı ve muhalefetini sürdürdü.

Savaştan önce son olarak, partinin 1911 seçimlerindeki -ulusal liberallerle ittifak- tutumunu acımasızca teşhir eden Rosa’yı Franz Mehring de destekledi, Spartaküs Birliği’nin çekirdeğini oluşturacak bu iki deneyimli Marksistin yakınlaşması bu döneme rastlar.

1913’ün eylül ayında Beckenheim’de yaptığı konuşmada, Rosa kitleye, “savaşa umutsuz biçimde sürüklenmeye izin verecek miyiz” diye soruyordu, “asla” haykırışlarına karşılık konuşmasını, “Cinayet silahlarını Fransız ve öteki kardeşlerimize yönelteceğimizi sansalar da biz ‘yapmayacağız!’ diye haykıracağız” diye sürdürdü. Bu konuşmanın ardından Rosa “halkı yasalara uymamaya teşvik etmekten” yargılandı ve 1914 Şubatında yapılan duruşmada hem savaşın anlamını hem Alman devletinin amacını teşhir eden ve enternasyonalizm çağrısı yapan bir konuşma yaptı. Bir Marksist olarak duruşma salonunu da kendini savunmak için değil, propaganda amaçlı kullanan Rosa’nın, bu anti-militarist ve enternasyonalist tutumu büyük yankı bulmuş, sonradan kurulacak olan Spartaküs Birliği’nin tohumlarını atmıştı.

Karl Liebknecht de, SPD parlamento grubunda yer alanlar içinde savaşa karşı çıkan tek kişi olmasıyla ön plana çıkmış, kısa sürede tüm Avrupa’da savaş karşıtı işçi ve askerlerin simgesi olmuştu. Bu, sonrasında dönemin etkili romancılarından Henri Barbusse’nin “Ateş/Savaşçının Günlüğü” romanına bile yansımıştır. Romanda, Fransız askerler savaşın kendileri için anlamsızlığı üzerine tartışmaktadırlar: “Ama yine de, bak! Vahşi savaşın üstünde kalmış birisi var; cesaretinin bütün güzelliği ve önemiyle bir yıldız gibi parlıyor… Liebknecht…” s.280

4 Ağustos öncesi Rosa, Karl Liebknecht ve Mehring ile görüşmüş, desteklerini almıştı. 4 Ağustos’ta savaş kredilerinin onaylanmasının ardından aynı akşam, Rosa’nın çağrısıyla anti-militarist sosyal-demokratlar onun dairesinde toplandılar. Toplantı, sonradan Spartaküs ve Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) çekirdeğini oluşturacak Mehring, Marchlewski, Ernst Meyer, Hermann Duncke ve eşi Kathe ile Wilhelm Pieck’in katılımıyla gerçekleşti. Clara Zetkin’in de aralarında olduğu bu grup, 1914 Eylül’ünde bir bildiri yayınladı. Burada sıkıyönetim nedeniyle bakış açılarını açıkça dile getiremediklerini ancak SPD önderliğinden farklı düşündüklerini belirtiyorlardı.

Rosa 1915 Martında, aldığı cezanın infazı için cezaevine girdi. Aynı dönemde Liebknecht ise zorla alındığı askerde gönüllü muhabir oldu. Nisan ayında, grubun ilk yayını “Enternasyonal” çıktı. Rosa ve Karl buraya gizlice makaleler gönderdiler. Ocak 1916’da Rosa’nın serbest bırakılması grubun faaliyetlerini canlandırdı ve Spartaküs Birliği’nin ilk broşürü yayınlandı. “Ya/Ya da” başlığı altında yayınlanan broşürde, yeniden oylanan savaş kredilerine karşı çıkan sağ muhalefetin gerçek yüzü gösterildi. Broşürde, II. Enternasyonal’in, “Tüm ülkelerin işçileri, barış zamanında birleşin, savaş zamanında birbirinizin boğazınızı kesin!” sloganını benimsediğini ve dolayısıyla geri dönüşsüz olarak çöktüğünü ve yeni bir Enternasyonal’in gerekliliği vurgulanıyordu. Bu “federatif değil merkezi bir yapıya sahip olmalıydı”.

Bolşevikler gibi, savaşa karşı çıkan, yeni bir enternasyonal gerekliliğini vurgulayan Spartakistler, 1915 yılında toplanan Zimmerwald konferansında azınlık tavrı olarak ortaya çıkan, Lenin’in, “Emperyalist savaşa karşı iç savaş!” tavrını benimsemeyip “Savaşa karşı barış” tutumunu aldılar. Spartakistler, bir karşı savaş örgütlemek yerine, barış için mücadele ettiler ve bunun propagandasını yürüttüler, elbette “barış” sloganıyla da belirli bir kitleyi kazanmaları mümkün oldu ancak sınıfın iç savaş için hazırlığı ikinci plana atılmış oldu. Unutmamak gerekir ki, Bolşeviklerin 1917 Ekiminde zafere ulaşmalarını sağlayan başlıca etkenlerden biri, yılmadan bu devrimci tavrı kitleler içinde savunmalarıydı.

Spartakistler 1 Mayıs 1916’da Berlin’in Potsdam Meydanında yasadışı gösteri çağrısı yaptılar. Binlerce kişinin toplandığı meydanda Karl Liebknecht’in “Kahrolsun hükümet, kahrolsun savaş” sloganı yankılandı. Bunun ardından Liebknecht tutuklandı. Buna tepki olarak bir kaç gün sonra 55.000 işçi greve gitti. Ardından Temmuz ayında da Rosa’nın tutuklanması sonucu, iki önderini bir süreliğini de olsa yitiren Spartakistler ağır bir darbe yemiş oldular.

Bunların yanında, SPD’deki merkezci grubun savaş kredilerine sonradan yapılan oylamalarda 2 kez red oyu vermesi onların partiden ihracına neden oldu. Bunun ardından merkezciler Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’ni (USPD) kurdular ve bu partiye SPD’den 120 bin üye kaydı. Spartakistler yeni kurulan partiye bağımsız siyasi iradelerini korumak şartıyla katıldılar ve parti önderliğini en başından itibaren teşhir ettiler. Spartakistlerin öncesinde SPD içinde kalmaları, sonra USPD’ye katılmaları kitlelerden kopmama düşüncesine dayanıyordu ve o dönem için haklıydılar ancak kendi örgütlülüklerini sağlamak ve bağımsız partilerini kurmak perspektifinden uzak olmaları, Spartakist önderlerin temel yanılgısını oluşturdu. Onlar USPD’yi ileri itebileceklerini düşündüler. Sonradan Mehring Bolşeviklere yazdığı açık mektupta bunu vurgular: “Büyük bir yanılgıya düştük; şöyle ki, örgütsel açıdan ileri itebileceğimiz umuduyla bağımsızlara (USPD) katıldık. Bu ümitten vazgeçmek zorundaydık…” (Dokumente und Materialien. C.2 s.158 ve 161)

Savaşın getirdiği dayanılmaz yıkım, işçi sınıfının durgunluğuna son vermeye başlıyordu. Nisan 1917’de 200 bin silah sanayii işçisi greve gitti. Bu grevin ardından ilk işçi konseyleri kuruldu. Bunu takiben, Ocak 1918’de ikinci grev dalgası geldi. İşçiler artık savaşa karşı tutumlarını sert bir şekilde dile getirmeye başlıyorlardı. Bu grevleri Spartakistler tüm güçleriyle destekleseler de grevlerin kontrolü, örgütleyicisi olan Devrimci İşçi Temsilcileri’ndeydi (DİT). Bu grup USPD’nin sol kanadını oluşturuyordu.

Bu günlerde iki önderinden yoksun Spartakistler zor günler geçiriyor, her şeye rağmen mücadeleyi sürdürmeye çalışıyorlardı. Eylülde batı cephesinin çökmesi sonucu Almanya’da bir grev dalgası daha patladı. Ekim’de Spartakistlerin bir çağrısı yayınlandı. Burada, işçi ve askerler, sosyalizm için, tüm iktidarı ellerine almak amacıyla silahlı ayaklanmaya çağrılıyordu.

Burjuva cephesi ise, savaşın kaybedileceğinin anlaşılması ve en önemlisi yükselen işçi hareketinin yarattığı korkuyla, devrimin önüne geçmek için ateşkes görüşmelerine başlanması ve içinde SPD’nin de bulunduğu yeni bir hükümet kurulması kararını almak zorunda kaldı.

Bu ortamın sonucu olarak, 12 Ekimde Prusya hükümeti ve kimi eyaletler siyasi mahkûmlara af çıkardı ve Liebknecht serbest bırakılırken, keyfi olarak tutulan Rosa devrimin gerçekleşmesini bekleyecekti.

1918 Devrimi ve “Spartakist Ayaklanma”

Alman Genelkurmayının ve hükümetinin savaşı sürdürmeme kararına karşın, 27 Ekim 1918 günü Deniz Kuvvetleri donanmaya İngilizlere karşı yapılacak yeni bir saldırı emrini verdi. Daha önce savaşa karşı 1917 Ağustosunda ayaklanmış Kiel denizcilerinin bu emre karşı çıkması sonucu ayaklanma patlak verdi. Kasım ayının başından itibaren asker konseyleri kurulurken, Almanya’nın da birçok yerinde işçi konseyleri kuruluyor ve bulundukları yerlerde otorite konumuna geliyorlardı.

Bu günlerde USPD Berlin temsilcileri, DİT ve Spartakistler bir ayaklanma planı hazırladılar ve tarihi 11 Kasım olarak belirlediler. SPD yönetimi, hükümetle imparatorun çekilmesi üzerine pazarlık yaparken 9 Kasımda Berlin’de genel greve gidildi ve sokakları silahlı işçi ve askerler doldurdu. İmparatoru tahttan indirmeye razı edip devrimin gelişmesini önlemeye çalışan SPD yönetimi başarılı olup öğleden sonra parlamento binasından cumhuriyeti ilan etti. USPD’yi de kurucu meclis kurulana kadar var olacak geçici hükümete katılmaya ikna eden SPD yönetimi tüm kontrolü ele almış, devrimin gelişimini frenlemişti. Bu yüzden Liebknecht’in sarayın balkonundan ‘Sosyalist Cumhuriyet’in kurulduğunu ilan etmesi etkili olamadı. Spartakistler, hükümete katılma çağrısını reddedip programlarından taviz vermeyeceklerini tekrarladılar: “Konseylerin iktidarına dayalı Sosyalist Cumhuriyet”.

SPD, 4 Ağustosta işçi sınıfına tarihsel olarak ihanet etmesine ve emperyalist savaş asıl olarak işçi sınıfını vurmasına rağmen Alman proleter kitlelerin çoğunluğu halen SPD’yi destekliyordu. Partinin işçi sınıfıyla geçmişe dayanan ve çok sıkı olan iç içe geçmişliğinin sonucuydu bu. Sosyal demokrat önderlik 4 Ağustosla birlikte gerçek yüzünü tam anlamıyla ortaya koymuştu, bundan sonra izleyeceği siyaset de elbette “4 Ağustos”la süreklilik içinde oldu. İlerleyen günlerde sosyal demokrat hükümetin Bolşeviklere karşı savaşı desteklemesi üzerine: “Alman sendika liderlerinin ve Alman sosyal demokratlarının, dünyanın şimdiye dek tanıdığı en rezil ve en alçak kişiler olduğunu rahatça söyleyebiliriz” (Spartakistler Ne İstiyor s.157) diyordu yine Rosa.

Spartakisler içinde, genç radikal unsurlar yoğunluktaydı. Bunlar Kasım ve Aralık aylarında Berlin polis merkezine ve askeri karargâha baskın düzenlemeyi denediler. Ardından 6 Aralıkta askeri birlikler Spartakistlerin yayın organı Kızıl Bayrak bürosunu bastılar ve Berlin işçi ve asker konseyi yürütme komitesini tutuklamaya çalıştılar, bunun ardından yeniden kitlesel grevler ve gösteriler başladı.

Stuttgart dışında Spartakistlerin konseylerde örgütlü olduğu bir kent yoktu. Sağlam bir örgütlülüğe dayanmayan Spartakistler, USPD’yi kongre toplamaya zorladılar (16 Aralık) ancak başarılı olamadılar, bunun ardından dört gün sonraki Ulusal Konseyler Kongresi’ne müdahale etmeye çalıştılar. Ancak bunda da beklenen sonuçlara ulaşılamadı. Geçici hükümeti oluşturan SPD-USPD, konseylerde de egemendi.

Bağımsız örgüt kurma kararı, hazır olunmamasına rağmen USPD ve Konseyler Kongresi’ndeki yenilgilere dayanıyordu. Spartakistler hazır değillerdi çünkü bağımsız bir örgüt hazırlığı geçen yıllarda ön plana konmamıştı. Ancak aynı zamanda devrimci durum açısından geç kaldıklarının da farkındaydılar. Yıllarca içinde bulunduğu sağlam bir örgütlülüğün ve illegal mücadelenin deneyimleriyle Leo Jogiches Almanya Komünist Partisi (KPD) kuruluş kongresinde “Bir partinin varlığı içinde olduğumu hissetmiş değilim” diyordu.

Tüm bunlara rağmen Spartakistler aralık ayı sonunda partinin kuruluş kongresine gittiler. Kongrede Komünist Manifesto’ya, Marx ve Engels’e gönderme yapan Rosa, artık asgari- azami program ayrımı olmadığını, sosyalizmin asgari talep olduğunu vurguladı. Bu, 1917’de Bolşeviklerin yaptığı gibi sürekli devrim programının benimsenmesi anlamına geliyordu.

Kasım devrimin hemen ardından, “kurucu meclise hayır tüm iktidar konseylere” çağrısı yapan Spartakist liderler, devrimi doğrudan işçi devrimine taşımak düşüncesiyle hareket etmişlerdi. Ancak bunun gerçekleşmemesi ve kitlelerin de kurucu meclise iyimser yaklaşımı KPD önderliğinin kurucu meclis tutumunu değiştirmesine neden oldu. Kongrede Rosa: “Kurucu meclis karşısında Rus örneği geçerli değildir. Kurucu meclis dağıtıldığında, Rus yoldaşlarımızın elinde bir Troçki-Lenin hükümeti vardı. Bizdeyse Ebert-Schediemann var” diyor, durumun farklılığına ve taktiğin değiştirilmesine vurgu yapıyordu, ancak kongrede merkez komite yenildi ve “kurucu meclisi boykot” kararı çıktı. Bu yenilgi Jogiches’ın korkularını doğrular nitelikteydi.

Ocak ayaklanmasını tetikleyen olay, USPD’li Berlin polis şefi Eichorn’un görevden alınmasıydı. Eichorn, “Spartakistler’e yeteri kadar sert davranmama” gerekçesiyle görevden alındı. Bunun üzerine USPD 5 Ocakta protesto gösteri çağrısı yaptı. KPD de halkın çok kuvvetli tepki göstermesini istedi.

Berlin USPD, DİT ve KPD 5 Ocak günü ortak bir bildiri yayınladılar. Bu üç örgüt 33 üyeli Geçici Devrimci Yürütme’yi oluşturdular. Yürütmenin 5 Ocak toplantısında hükümeti devirme kararı çıktı. DİT, örgütlü işçilerini sokağa dökmekte en aktif guruptu. KPD yönetimi ise hükümeti devirme kararına tam destek vermemiş, temsilciler Liebknecht ve Pieck ise buna rağmen kararı onaylamışlardı.

Gösteriler sürüyor, silahlı çatışmalar başlıyordu. Halk deniz tümeni, ayaklanmayı desteklemedi ve tek silahlı birlikten yoksun kalındı. Bunun ardından, USPD’nin hükümetle görüşme girişimine rağmen, yalnız kalan KPD önderliği kendi başlatmadıkları ancak başarısızlıkla sonuçlanmasına da izin vermemeleri gereken bir durumla karşı karşıya kaldılar. Kitleler sokaktaydı ve parti onları yalnız bırakamazdı.

Daha sonraları Hitler’in yıldırım birliklerinin (SA) belkemiği haline gelecek olan sosyal demokrat bakan Noske’nin başıbozuklardan ve milliyetçi öğrencilerden örgütlediği Freikorps (Gönüllü Birlikler), 10 Ocak günü saldırıya geçtiğinde, işçiler mücadele isteklerini çoktan yitirmişlerdi. Saldırı başladıktan sonra binalardan çıkan işçi temsilcileri tutuklandı ve kurşuna dizildi. Hükümet yanlısı birlikler işgal edilen binaları tek tek ele geçirip işçileri öldürdüler.

Tarihe “Spartakist Ayaklanma” olarak geçen ‘Ocak Ayaklanması’ ile Rusya’daki Ekim devrimi öncesinde yaşanan ‘Temmuz Günleri’ arasında oldukça benzerlik vardır. Bolşevikler Rusya’da, kendiliğinden patlayan silahlı gösterilerde kitleleri yalnız bırakmamış, ancak koşulların henüz hazır olmaması dolayısıyla, partinin sağlam örgütlülüğüne dayanarak hem işçileri frenleyebilmiş, hem de devletin sert saldırısına karşı yer altına çekilip kayıp vermemeyi başarmışlardı. Ancak deneyimli ve sağlam bir örgütlülüğe dayanmayan KPD önderliği, kitleleri kontrol altına alamadıkları gibi kendi varlıklarını da güvence altına alamamışlardı. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg sosyal demokrat hükümetin polisi tarafından 15 Ocak günü gözaltına alınıp yargısız infaz edildiler.

Rosa Luxemburg da öldürülmeden önce yayınlanan son makalesinde hem ayaklanmayı değerlendiriyor hem de bunu vurguluyordu:

“… Spartaküs Haftası denen yenilgi, nasıl değerlendirilmelidir? Bu, kalıplara sığmayan, kabaran bir devrimci enerjiye rağmen devrim durumunun yeterince olgunlaşmamasından doğan bir yenilgi miydi, yoksa eylem alanındaki zaaflardan ve yarımlılıklardan doğan bir yenilgi miydi?

İkisi de! Bu bunalımın ikili karakteri, yani Berlin kitlelerinin güçlü, kararlı, saldırgan görünümüyle, Berlin’deki önderliğin kararsızlığı ve yetersizliği arasındaki çelişki, en son yaşanan olayın temel özellikleri olmuştur.

Önderlik işlemedi. Ama önderlik kitleler tarafından yeniden yaratılabilir ve yaratılmalıdır.” (Spartakistler Ne İstiyor? Belge yay. s. 171–172)

Yenilginin sonuçları

Bu yenilgi yalnızca Alman devrimi için değil, dünya devriminin kaderi için de belirleyici bir öneme sahipti. Bolşevikler savaştaki Alman askerler için çıkardıkları gazeteyle Almanya devrimine büyük bir önem verdiklerini göstermişlerdi. Onlar için ve gerçekten de o günün koşulları çerçevesinde Almanya devrimi demek Avrupa devrimi ve aynı zamanda Rus devriminin ayakta kalması demekti. Lenin bunu birçok kez dile getirdi: “Almanya’da devrim olmazsa, bizim de idam fermanımız imzalanmış olur.”

Rosa’nın da belirttiği gibi; “Rusya’da sorun yalnızca ortaya konulabilirdi. Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde Bolşevizm’e aittir.” (Rosa, Rus Devrimi) Ancak, Almanya’da zafere ulaşan karşı devrim, Rusya’da, ülkenin geri kalmışlığı ve izole edilmişliği sonucu bürokratik bir siyasi karşı devrimle Stalinizmin egemenliğini kurmasını sağlayacak koşulları yarattı. Aynı zamanda öldürülen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi devrimcilerin yokluğunda Komünist Enternasyonal’in Stalinistleştirilmesi de çok güç olmadı.

Rosa, hapisteyken kaleme aldığı “Rus Devrimi” broşüründe, devrimin yalıtık kalması sonucu Bolşeviklerin iktidarı korumak için devrimci terör yöntemine başvurmalarını anlaşılabilir bulsa da, Sovyetlerin iktidarı yitirmesi sonucu oluşabilecek durum hakkında önemli öngörülerde bulunmuştu:

“Bir bütün olarak ülkede siyasal yaşamın baskı altına alınmasıyla Sovyetler’deki yaşam da mutlaka kötürümleşir… her kamu kuruluşunda hayat ölür, yaşamın benzerine dönüşür, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır. Toplum yaşamı zamanla uykuya dalar. Tükenmez enerjiye ve sınırsız deneyime sahip yirmi-otuz parti liderinin yönetimi ve egemenliği doğar. Aralarında en göze çarpan bir kısmı önderlik eder ve işçi sınıfının elit bir kesimi de zaman zaman liderlerin konuşmalarını alkışlamak, önerilen tasarıları oy birliğiyle kabul etmek üzere toplantılara çağrılır –bu durumda klikleşme başlar. Elbette bir diktatörlüktür bu; ama proletaryanın değil, burjuva anlamda bir avuç politikacının diktatörlüğü… evet, daha ileri gidebiliriz: Böylesi koşulların kaçınılmaz olarak toplum yaşamında vahşileşmeye yol açacağı kesindir…” (The Russian Revolutin s.76–77)

Bu tarihsel öngörüler büyük ölçüde gerçekleşti. “Resmi sosyal-demokrasi”nin ihanetinin yerini, Almanya’da yükselen faşizme karşı eli kolu bağlı durarak ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda sosyal-yurtsever tutum alarak “resmi komünizm”(Stalinizm) aldı.

Sosyal demokrat hükümetin katlettiği Spartakist önderlerin, asıl olarak kitlelere olan muazzam güveni, kitlelere önderlik edebilecek örgütlülükte bir merkezi partinin gerekliliğini çok geç fark etmelerine neden oldu. Ancak onlar, yaşamlarının her anındaki Marksist enternasyonalist tutumları ve “Her Şeye Rağmen”* Ocak günlerinde ayaklanan kitleleri yalnız bırakmayarak işçi sınıfının unutulmaz önderleri olarak tarihe geçmeyi hak ettiler.

“Sıkı durun. Kaçmadık. Yenilmedik… Çünkü Spartaküs -ateş ve ruh demektir, yürek ve can demektir, proleter devrimin iradesi ve eylemi demektir. Çünkü Spartaküs zafer özlemini, sınıf bilinçli proletaryanın mücadele azmini temsil etmektedir… bunlar elde edildiği zaman, biz ister yaşayalım, ister yaşamayalım, programımız yaşayacaktır ve özgür halkların dünyasına egemen olacaktır. Her şeye rağmen!”*

 

Not: Yukarıdaki yazı, ilk kez 1 Şubat 2008’de yayımlanan makalenin gözden geçirilmiş halidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir