300 Bin İşsiz Öğretmen Atama Bekliyor

Tekel işçilerinin, AKP Hükümetinin, TEKEL’i özelleştirerek çalışanların özlük haklarının elinden alınmasına, 4/C denen kölelik koşullarında çalıştırmayı dayatmasına karşılık mücadele yürüttüğü şu günlerde, ataması yapılmayan binlerce işsiz öğretmen, ücretli ve sözleşmeli öğretmenler, çeşitli platformlar adı altında, 31 Ocak günü Ankara’da, kitlesel olarak sokağa dökülerek seslerini duyurmaya çalıştılar.

Bu gösteri, eğitim emekçileri sendikalarının bile sessiz kaldığı sorunlara; ücretli ve sözleşmeli çalışmaya, yüz binlerle ifade edilen öğretmen açığı olmasına rağmen atamaların yapılmamasına, işsiz öğretmen ordusunun büyümesine, Şubat ataması hakkının gasp edilmesine ve KPSS illetine karşılık birikmiş öfkenin dışavurumuydu. Onların deyişiyle artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Şu anda, devletin eğitim kurumlarında 314 bin öğretmen açığı* olmasına rağmen 300 bini aşkın öğretmen atama bekliyor. Ortada, böyle bir gerçeklik varken, bakanlık yetkilileri, bu yıla ilişkin 40 bin atama yapılacağını duyurdu. Tabii, bunun bir kısmı -belki büyük bir kısmı-, emekliliğe ayrılan, istifa eden, ölen, vb. öğretmenlerin sayısına tekabül ediyor. Ayrıca, şu anda sözleşmeli çalışan öğretmenlerin bir kısmını kadrolu yaparak yeni atama yapılıyormuş gibi -atama sayısı şişirilerek- toplumu aldatmaya yönelik gerçek-dışı açıklamalar yapılıyor. Dahası, bu yıl ataması yapılacak 40 bin öğretmenin hepsi kadrolu olarak atanmayacak, yine bir kısmı sözleşmeli olarak atanacak. Yani aslında, bu yıl yapılacak atamalar, öğretmen açığını önemli oranda azaltmayacak, hatta etkilemeyecek bile! Özetle, sorunlar olduğu gibi, belki daha da derinleşerek devam edecek.

Geçen yıl, kabinede revizyon değişikliğine gitmek zorunda kalan AKP Hükümeti, eğitimdeki icraatlarıyla muhalefetin tepkilerine yol açan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i görevinden alarak yerine Aileden Sorumlu eski Devlet Bakanı Nimet Çubuk’u göreve getirmişti. Bakan Nimet Çubukçu, göreve gelir gelmez sözleşmeli öğretmen atamasına son vereceğini açıklamıştı. Hiç de inandırıcı olmayan bu açıklama, işsiz öğretmenlerin tepkisini yumuşatmaya yönelikti elbette. Aynı Bakan Nimet Çubukçu, öğretmenlerin her yıl Şubat ayında yapılan atama hakkını kaldırdı. İşsiz öğretmenler, atamaları yapılmadığı gibi Şubat ayında atama haklarının elinden alınmasıyla bir darbe de buradan yedi. Şu bir gerçek ki, Bakan Çubukçu’nun göreve gelmesiyle birlikte değişen tek şey kişiler; yani, o da tıpkı diğer bakanlar gibi, devletin eğitim alanında benimsediği esnek çalışma politikasının sürdürücüsü.

“Ücretli Köle Olmayacağız” ve KPSS

İşsiz öğretmenler ve kölelik koşullarında çalıştırılan ücretli ve sözleşmeli öğretmenler, meydana indikleri her yerde, “ücretli köle olmayacağız” şiarını benimsediler. Onların vermek istediği mesaj, 350-600 TL arasında değişen ücretlerde -ki bu sefalet ücretidir- yarı-sigortalı, sosyal ve sağlık güvencesinden yoksun bir şekilde çalıştırılmaya meydan okumaktı. Bakanlığın resmi verilerine göre, sadece devletin eğitim kurumlarında 61 bin ücretli öğretmen çalışıyor; bir o kadar öğretmen de, çalışma koşullarının ağır ve sömürünün yoğun olduğu dershanelerde var.

Devletin ücretli öğretmen çalıştırması geçici bir şey değil, tam aksine, kalıcı ve yaygınlaşan bir istihdam politikasıdır. Peki, devlet, neden ücretli ve de iş güvencesi olmadan sözleşmeli öğretmen çalıştırıyor? Bunun yanıtı, devletin, kamu hizmeti olan eğitimi kendisinde yük olarak görmesi, sosyal harcamaları kısması ve işgücü rekabetinin önünü açarak emekçileri bir şekilde bölmek istemesidir. Devlet ücretli ve sözleşmeli öğretmene, “ benim çalışma koşullarım belli, kabul ediyorsan çalış, yok eğer kabul etmiyorsan dışarda yüzbinlerce işsiz öğretmen var, ona göre!” diyor (Başbakan Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında, bu konuya ilişkin söylediklerini hatırlayın); ardından kadrolu öğretmene dönüp şu tehditi savuruyor: “görüyorsunuz işte biz artık ücretli öğretmen çalıştırıyoruz, yok öyle eskisi gibi birçok sosyal ve ekonomik haklardan yararlanmak, yavaş yavaş haklarınızı gasp edeceğim, işinize gelirse!” Burada, öğretmenin yerine, Tekel işçisini, sağlık emekçisini ve diğerlerini koyabilirsiniz, anlamda bir değişme olmayacaktır.

12 yıllık eğitimin ardından ÖSS sınavına girerek Eğitim Fakültesini kazanıp mezun olan öğretmenler, eskiden, diplomalarını alarak öğretmen olma hakkını kazanır ve devletin herhangi bir eğitim kurumuna atanırlardı. Normal olan da budur. Ama Türkiye’de uzunca süredir böyle olmuyor. Devlet, “dur bir dakika” diyor, “sen daha henüz öğretmen değilsin öğretmen adayısın, KPSS denen sınava girip başarılı olmanla birlikte öğretmen olmaya hak kazanacaksın. Ama bu da yetmez; çünkü branşında açık olması lazım. Ancak o zaman öğretmen olabilirsin ama ücretli, sözleşmeli olarak!”

KPSS, sadece eğitim fakültesi mezunları için değil devletin herhangi bir kurumunda çalışmak isteyen tüm üniversite mezunlarının başlarına musallat olmuş bir beladır. Önceki Koalisyon Hükümeti döneminde hazırlanan ve AKP Hükümeti ile birlikte uygulanmaya başlanan KPSS, örneğin ingilizce öğretmenine kurbağanın dolaşım sistemini soracak denli saçma sapan bir sınavdır. Amacı da, üniversite mezunlarını, sırf KPSS sınavlarına yönelik olarak açılan dershanelere gitmek zorunda bırakmaktır. KPSS sınavını kazanamadığı için ya da kazandığı halde ataması yapılmadığı için onlarca kişinin intihar girişiminde bulunduğu, birçok kişinin de intihar ettiği günlük basından biliniyor. Bu arada, geçtiğimiz günlerde, Başbakan Erdoğan, yine partisinin grup toplantısında, Tekel işçilerini tehdit ettikten sonra, 31 Ocak günü Ankara’da kitlesel yürüyüş yapan işsiz, ücretli ve sözleşmeli öğretmenlerin örgütlendiği platformları küçümseyici bir şekilde, KPSS sınavından başarısız oldukları ve ataması yapılmadıkları için “öğretmen olamayanlar birliği…” dedi.

AKP hükümetinin belirttiğimiz bu eğitim politikası ayrıca diğer politikaları, küçük-burjuva sosyalistlerinin iddia ettiği gibi AKP hükümetinin kötü niyetinden kaynaklanmıyor. Bu tamamen, 12 Eylül askeri darbesinden sonra Türkiye’nin kapitalist-küreselleşmeye entegre olmasının; Turgut Özal döneminde temelleri atılmış olan yeni liberal politikaların AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte ivme kazanmasının ürünüdür. Şöyle ki, tüm bunlar siyasi partilerin ya da bakanların niyetlerden bağımsız olarak, kapitalizme içkin ve kapitalizmin küresel dinamiklerine uygun olarak hayata geçirilmektedir.

Sendikaların Tutumu ve Burjuva Partiler

Şimdi, asıl olarak, belirtmemiz gereken diğer bir önemli nokta, özelde eğitim emekçilerini genelde tüm işçi ve emekçileri yakından ilgilendiren bir konu yakıcı bir şekilde ortada duruyorken, -küçük burjuva solcularının ağzıyla söylersek- işçilerin ve emekçilerin hakları için var olan sendikalar şu ana kadar ne yaptı? Biz söyleyelim, hemen hemen hepsi sessiz kaldılar, hatta apaçık devlet güdümlü olan sendikalar bu uygulamalara destek bile verdiler. Ama zaten, sessiz kalmak da, var olana destek vermek değil midir?

Peki, 90’lı yılların başında sokakta militan mücadele vererek kurulan Eğitim-Sen ne yapıyor? O, bakanlığın hem öğretmen sayısını hem de kültür ve sanat derslerinin sayısını azaltmasına karşı, basın açıklaması yaparak “mücadele ediyor!” Özetle sendikalar, söz konusu öğretmenlerin hak mücadelesini -temsili düzeyde dahi- ciddi anlamda desteklemiyorlar. Onlar, sanki ücretli ve sözleşmeli atamalar, KPSS ve eğitimin özelleştirilmesi başta Eğitim-Sen’liler olmak üzere tüm emekçi aileleri yakından ilgilendirmiyormuş gibi, bütün bunlara adeta göz yumuyorlar.

İşçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı militan mücadelesine önderlik edecek enternasyonalist ve sosyalist bir partinin yokluğunda meydan burjuva partilere kalmış durumda. İşçi sınıfının sendikalara olan güvensizliğinin neticesinde meydanı boş gören CHP ve MHP gibi burjuva partileri, Tekel işçilerinin direnişinde olduğu gibi, söz konusu öğretmenlerin mücadelelerine sözde destek vererek, önümüzdeki yıl yapılacak olan genel seçimlerde onlardan oy kapma peşinde koşuyorlar.

3 Şubat Çarşamba günü, Kanal D’de yayınlanan Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programının konusu ataması yapılmayan öğretmenlerdi. Programa katılan CHP’li Muharrem İnce ile MHP’li Akif Akkuş (ama özellikle İnce) “işçi dostu” gözükerek AKP’nin eğitim politikasını eleştirdiler ve iktidara geldiklerinde işsiz öğretmen diye bir şey kalmayacağını ve atamaların kadrolu olarak yapılacağını söylediler. Sorunlarını dile getiren öğretmenler, bu burjuva politikacılara ilk elde sorulması gereken “siz iktidarda iken ne yaptınız?” ya da “Meclis’de bütçe görüşmeleri yapılırken 40 bin öğretmenin atamasına neden itiraz etmediniz ve samimi iseniz neden yeteri kadar muhalefet etmediniz?” sorusunu sormadılar. Bu soru, onların ikiyüzlülüğünü göstermeye yeterdi. Başta söz konusu öğretmenler olmak üzere tüm emekçilerin şunu iyi bilmesi gerekiyor ki, bu düzen içerisinde, burjuva politikacıların partilerinin iktidarlarında onların vaatlerinin gerçekleşmesi imkansızdır. Söz konusu öğretmenlerin ifade ettiği gibi, AKP ‘de iktidara gelmeden önce aynı vaatleri vermişti, sonuç malum. Unutmayalım ki, şu ana kadar gelmiş geçmiş bütün burjuva partiler emekçilere, özellikle seçim öncesinde bu tür vaatleri çok verdiler… Dolayısıyla, işçi ve emekçiler, “işçi dostu” gibi görünen burjuva partilerinden çare ummamalıdır.

Söz konusu öğretmenler iki ayrı platform çatısı altında örgütlenmiş bulunmaktalar. Bunlardan biri Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu (AYÖP), bir diğeri ise başlangıçta AYÖP içerisinde yer alan ama daha sonra, söz konusu platformun anti-demokratik ve bürokratik bir kast tarafından yöneltildiğinin anlaşılması üzerine oradan ayrılanların kurduğu İşsiz ve Güvencesiz Eğitimciler Platformu (İGEP). AYÖP, mücadelesinde, burjuva politikacılarla ilişki kuruyor, hatta geçtiğimiz günlerde, sosyalist işçilerin yeminli katili ve emekçi düşmanı MHP’li bir milletvekili aracılığıyla basın açıklaması yaptı. İGEP ise AYÖP’in tam aksine, hakların kazanılmasının yolunun sınıfın birleşik ve kitlesel militan mücadelesinden geçtiğini ifade ediyor. Bunu, defalarca Tekel işçilerini ziyaret ederek ve direniş alanında çadır kurarak 10 gün boyunca Tekel işçilerinin yanında kalarak gösterdiler.

Bugün, Türkiye’de, Tekel işçilerinin direnişi ile birlikte sınıf hareketinde bir kıpırdama var. Tekel işçileri 4/C’ye karşı direnişlerini sürdürüyor; işsiz, ücretli ve sözleşmeli öğretmenler atamalarının yapılması ve ücretli ve sözleşmeli öğretmen çalıştırmaya son vermek için mücadele veriyor; Marmaray işçileri iyi çalışma koşulları ve ücretlerinin yükseltilmesi için mücadele ediyor; İtfaiye işçileri ve Kent A.Ş işçileri taşeronlaştırmaya karşı direniyor; Sağlık emekçileri tam gün çalışma yasasına karşı mücadele veriyor, Çemen Tekstil işçileri grevde… Önümüzdeki günlerde, birbirinden bağımsız olarak yürütülen bu mücadeleler özelleştirmelere ve taşeronlaştırmaya karşı ortak bir sınıf mücadelesi persfektifinde birleştirildiği takdirde bundan 20 yıl önceki gibi “88-89 bahar eylemleri”, Kamu emekçilerinin militan mücadelesi ve Zonguldak yürüyüşüne benzer sınıf hareketinde bir yükseliş süreci yaşanabilir. Aksi halde tüm bu eylemler kendi yalıtılmışlıkları içerisinde zamanla sönüp işçi sınıfını daha derin bir moral bozukluğuna itecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir