2013’te Avrupa

Avrupa II. Dünya Savaşı’ndan beri en derin ekonomik ve toplumsal krizine saplanmış olmaya devam ediyor.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu üyesi Laszlo Andor, Salı günü “2012 Yılı Avrupa İstihdam ve Sosyal Raporu”nu sunarken, 2012 yılında, önceki yirmi yıl içindeki her yıldan daha fazla insanın işini yitirdiğini söyledi. O, istihdam edilenlerin ceplerinde daha az para olduğunu ve onların yoksulluğa sürüklenme riskinin amansızca arttığını belirtti.

Andor, “Avrupa’daki sosyo-ekonomik durum 2013’te önemli ölçüde düzelecekmiş gibi görünmüyor” diye ekledi.

Durum, güney ve doğu Avrupa ülkelerinde özellikle felaket gibi. Önceden, yalnızca savaşlar ulusal ekonomileri AB’nin kemer sıkma önlemlerinin yaptığı kadar kısa bir süre içinde ve böylesi kapsamlı şekilde yıkıma uğratırdı.

Yunanistan’da ve İspanya’da, her dört kişiden biri ve gençlerin yarısından fazlası resmi olarak işsiz. Ortalama hane halkı geliri, geçtiğimiz üç yıl boyunca, Yunanistan’da yüzde 17, İspanya’da ise yüzde 8 geriledi. Sağlık, emeklilik ve sosyal güvenlik sistemleri topyekûn çöküşle karşı karşıya.

Ama Avrupa’daki hükümetler, kendi kemer sıkma önlemleriyle neden oldukları toplumsal felakete rağmen, para musluklarını sıkmaya kararlılar. Onlar artık kendilerini Avro Bölgesi’nin çevresiyle sınırlamıyor; çekirdek ülkelerdeki işçi sınıfına her zamankinden daha yırtıcı bir şekilde saldırıyorlar.

Bu, İtalya, Fransa ve Almanya için hazırlanan acımasız kemer sıkma planlarının yanı sıra Avrupa’daki otomobil fabrikalarının kapatılması eliyle de doğrulanıyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel, yeniyıl konuşmasında, ekonomik durum için “gelecek yılın öncekinden daha zor” olacağını açıkladı. Bu, açık bir uyarıdır.

Halkın neredeyse dörtte birinin yoksulluk içinde yaşadığı Britanya’da, Cameron hükümeti, Ulusal Sağlık Sistemi’ni, kamusal eğitimi ve sosyal yardımı sistematik olarak ortadan kaldırıyor.

Resmi siyasi yelpazedeki partilerden bir tanesi bile, bu kemer sıkma, durgunluk ve toplumsal çürüme kısır döngüsünden bir çıkış sunmuyor. Onlar, ismen ister sol ister sağ olsunlar, mali düzenlemelerin ve para piyasalarının sosyal hizmetler, eğitim ve sağlık hizmetleri zararına tatmin edilmesinin alternatifi olmadığı konusunda anlaşmış durumda. Bu yıl İtalya’da ve Almanya’da yapılacak olan seçimlerdeki tek konu, hangi partinin ya da koalisyonun mali oligarşinin dayatmalarını uygulamaya en uygun olduğudur.

İtalya’da, seçimlere katılan üç kamp bulunuyor: Silvio Berlusconi’nin, burjuvazinin en suçlu unsurlarını Kuzey Birliği’nin açık ırkçılarıyla birleştiren kampı; uluslararası bankaların tercihi ve geçen yıl ülke tarihindeki en sert sosyal harcama kesintilerini uygulamış olan Mario Monti’nin kampı; şimdiye kadar Monti’nin en güvenilir müttefiki ve başlıca özelliği sendikaları ve sözde “sol”u hükümet politikalarının uygulanması sürecine daha iyi dahil etmek olan Pier Luigi Bersani’nin kampı.

Almanya’da, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Yeşiller, kemer sıkma programını ve sosyal hizmetlerdeki kesintileri daha etkili biçimde uygulamaya koymak için Merkel başkanlığındaki tutucu yeni-liberal koalisyonun yerini almaya çabalıyorlar. Onlar, sosyal demokrat Başbakan Gerhard Schröder başkanlığındaki kırmızı-yeşil koalisyon hükümeti süresince, niteliklerini sergilemişlerdi.

Özellikle sinsi bir rol, Avrupa’nın her yerinde, sözde “solcu” partiler tarafından oynanmaktadır. Onlar sınıf mücadelesini kontrol altında tutma ve bağımsız bir işçi hareketinin gelişmesini engelleme biçimindeki asıl görevlerini önemsiyorlar. Onlar, bu düşünceyle, toplumsal muhalefeti, burjuvazinin kemer sıkma programını destekleyen ve onun uygulanmasında işbirliği yapan sendikaların arkasına akıtmaya çalışırken, lafta kemer sıkmayı eleştiriyorlar. Sahte sol partiler, aynı zamanda, hükümetlere, işçi sınıfına yönelik saldırılarını yaşama geçirmede gereksinim duydukları parlamento çoğunluklarını sağlıyor ya da bu saldırıları bizzat uyguluyorlar.

Danimarka’da, “sol” Sosyal Demokratların, Stalinistlerin, Maocuların ve Pablocuların bir birliği olan kırmızı-yeşil ittifak, kısa süre önce, sorunsuz bir şekilde önceki tutucu hükümetin kemer sıkma politikalarını izleyen Sosyal Demokratların önderliğindeki hükümetin bütçesine olumlu oy verdi.

Yunanistan’da, Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA), Başbakan Antonis Samaras’ın istikrarsız hükümetinin yerini almaya hazır bekliyor. SYRİZA, Yunan devlet borçlarını ödemeye hazır olduğu ve ülkeyi Avrupa Birliği içinde tutacağı konusunda uluslararası bankalara defalarca güvence vermiştir.

İtalya’da, hem Sinistra Ecologia Libertà (Sol Ekoloji Özgürlük) ve Komünist Yeniden İnşa, daha önce Romano Prodi’nin hükümetine yapmış oldukları gibi, Bersani ya da Monti önderliğindeki bir hükümeti desteklemeye hazırlanıyor. Almanya’daki Sol Parti de, eyalet düzeyinde şimdiden yaptığı gibi, bir SPD-Yeşiller federal hükümetine gerekli çoğunluğu sağlamaya istekli.

Bu partilerin yalnızca adı soldur. Onlar, orta sınıfların hali vakti yerinde olan ve sınıf mücadelesi keskinleştikçe daha fazla sağa kayan bir tabakasını temsil etmektedirler. Onlar, bütünüyle burjuvazinin kampıyla bütünleşmişlerdir.

Varolan siyasi yapılar dolayımıyla krize herhangi bir çözümün olmadığı koşullarda, toplumsal çatışmalar kaçınılmaz olarak daha açık biçimler edinirler. Bütün Avrupa’da yoğun sınıf mücadeleleri gündemdedir. Bu, Yunanistan’da, İspanya’da ve Portekiz’de geçtiğimiz yıl gerçekleşen kitlesel protestolar tarafından şimdiden ilan edilmiştir. Yüz milyonlarca Avrupalı işçinin kendi geçim yollarının imha edilmesini mücadele etmeksizin kabul edecekleri düşünülemez.

Bununla birlikte, sınıf mücadelesinin yoğunlaşması, siyasi perspektif sorununu kendiliğinden çözmez. Dahası, onu daha keskin şekilde ortaya koyar.

Bu krizin ilerici bir çözümü, sahte sol partilerin oynadığı rolden dolayı engellenmiş olarak kalırsa, toplumsal sefaletin ve çaresizliğin artmasından, aşırı sağ örgütler yararlanacaklardır. Bu, geçtiğimiz yüzyılın acı dersidir. Aynı tehlike, günümüzde, Yunanistan’daki Chrysi Avgi (Altın Şafak), Fransa’da Ulusal Cephe ve Macaristan’da Jobbik gibi aşırı sağcı ve faşist örgütlerin yükselmesinde görülebilir.

İşçiler, onları çürüyen kapitalist sisteme bağlama peşinde koşan sendikalardan ve sahte sol örgütlenmeler ile olan bağlarını koparmalıdırlar. Egemen sınıf, daha fazla kesintilerin ve halkın geniş kesimlerini yoksullaştırmanın bir alternatifi olmadığında ısrar ederek, gerçekte, kapitalizmin iflasını kabul ediyor.

Kitlesel yoksulluğa ve barbarlığa dönüşün tek alternatifi sosyalist bir programdır. Bankalar ve büyük şirketler kamulaştırılmalı ve demokratik denetim altına alınmalıdır. Üretim, mali vurguncuların ve asalakların kâr çıkarlarına değil ama toplumun gereksinimlerine hizmet edecek şekilde yeniden örgütlenmelidir.

Böylesi bir program, yalnızca Avrupalı ve uluslararası işçi sınıfının birleşik mücadelesi dolayımıyla başarı elde edebilir. Bu, işçi hükümetlerinin oluşmasını ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin kurulmasını gerektirir.  En acil görev, uluslararası sosyalist hareketin; Sosyalist Eşitlik Partilerinin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin parçası olarak yeni devrimci işçi partilerinin inşasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir