1 Mayıs’ta Alanlara!

Emperyalist Saldırganlığa ve Kapitalist Sömürüye Karşı Gerçek Eşitlik ve Özgürlük İçin; Devrimci Enternasyonalist Partiyi Yaratmak İçin İleri!

Kapitalizmin 1929’daki “Büyük Bunalım”ının ardından yaşanan en derin krizinin aşıldığına ve dünya ekonomisinin yeniden toparlanmaya başladığına ilişkin bütün iddialara rağmen, ne kriz aşılabilmiş durumda ne de emekçilerin durumunda herhangi bir iyileşme yaşanıyor. İşsiz ve yoksul kitlelerin sayısı sürekli artarken, dünyadaki servetin büyük bölümü, giderek daha az sayıda insanın elinde toplanıyor.

Servetin dağılımında hızla derinleşen eşitsizlik, sayısı dünya çapında birkaç milyonla ölçülen mutlu azınlık ile milyonlarca yoksul emekçiyi karşı karşıya getiriyor; sınıfsal çelişkiler patlama noktasına ulaşıyor. Yeni bir toplumsal devrimler döneminin açılmakta olduğunu gören küresel sermayenin uluslararası örgütleri, toplumsal ayaklanmalar yaşanmaması için, dünyanın dört bir yanındaki burjuva hükümetleri kimi sosyal önlemler almaya çağırıyorlar. Çünkü onlar, emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin üzerinin yalnızca polisiye önlemlerle örtülemeyeceğini görüyorlar.

2011 yılını,Tunuslu emekçilerin diktatör Zeynel Abidin bin Ali’yi alaşağı eden ayaklanmasıyla karşıladık. Ardından, Mısır halkının Mübarek’i iktidardan uzaklaştıran devrimci seferberliği geldi. 1 Mayıs 2011’i kutlamaya hazırlandığımız şu günlerde, hemen bütün Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde, Arap emekçileri ekmek ve özgürlük talebiyle sokaklardalar.

Küresel sermayenin ve emperyalist devletlerin desteğiyle ayakta duran gerici diktatörlüklerin halk hareketleri sonucunda sarsılması, bir yandan emperyalistleri mevcut küresel düzende halkın taleplerini de göz önünde bulunduracak düzenlemeler yapmaya zorlarken, aynı zamanda onlar arasındaki çelişkileri de derinleştiriyor.

Emperyalist devletler Tunus’ta ve Mısır’da patlayan kitlesel isyanları mevcut burjuva ve küçük burjuva önderliklerin işbirliği sayesinde başarıyla manipüle etmiş durumdalar. Dünyanın efendileri, bunun -şimdilik- mümkün olmadığı ülkelerde ise mevcut diktatörleri desteklemeye devam ediyorlar. Küresel sermayenin emrindeki emperyalist devletlerin gerici diktatörlüklere verdikleri bu destek, Tunus’ta ve Mısır’da görüldüğü üzere, demokratik halk muhalefetinin gücüyle ters orantılıdır. Emperyalist devletler, devrimci halk hareketi güçlenip diktatörlüğü yıkma noktasına geldiğinde, eski uşaklarının üzerine “çarpı” atmakta tereddüt etmezler. Tarih, bunun çok sayıda örneğiyle doludur.

Emperyalistler arasındaki çelişkiler derinleşiyor

Emperyalistler arasındaki çelişkilerin, kitlesel işsizlik ve yoksullukla birlikte derinleşen toplumsal eşitsizliğin ve siyasi baskının yol açtığı “Arap isyanları” karşısında ne denli derinleştiği, Libya’da açığa çıkmıştır. Libya’ya yönelik askeri operasyonu, sözümona “insani amaçlarla” zar-zor NATO’ya havale eden emperyalistler arasında, bir yanında ABD-Fransa ve İngiltere’nin, diğer yanında ise Almanya’nın yer aldığı sert bir tartışma yaşanıyor. BM’nin Libya’ya yönelik askeri müdahale kararına onay vermemiş olan Almanya’nın (oylamada çekimser kalmıştı), askeri müdahalenin “Kaddafi’yi devirme” amacına kilitlemesine karşı direnmesi, hem NATO hem de AB içinde yaşanan bölünmenin ifadesidir.

Almanya, Fransa’nın Akdeniz’de egemenlik kurma çabasından rahatsız olmaktadır (bilindiği gibi, Sarkozy, daha önce de Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden oluşacak bir birlik kurma önerisinde bulunmuştu). Tunus’ta, Mısır’da ve diğer ülkelerde patlayan kitlesel isyanlar, Fransa devlet başkanı Sarkozy’ye, Kuzey Afrika’daki çıkarları uğruna -daha önce Almanya tarafından engellenen- adımları atma fırsatı sundu. Fransa, once Bingazi’deki isyancıların kurduğu hükümeti tanıdı, ardından da -Britanya ile birlikte- BM’nin Kaddafi’ye savaş açmasında başı çekti.

Özetle, Avrupa Merkez Bankası’nın başkanı Jean-Claude Trichet’nin “II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en kötü durum” olarak tanımladığı derin bir krizden geçen AB, bir yandan iflas etmiş olan Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’i “kurtarmaya” çalışırken, aynı zamanda, iki büyük patronu Almanya ve Fransa arasındaki çatışmayla damgalanıyor. ABD-Britanya ittifakı ise bu çatışmadan yararlanarak Fransa’yı Almanya’dan uzaklaştırmanın ve Washington-Londra eksenine yakınlaştırmanın hesabı içinde. Almanya’nın kendisini bir kez daha yalıtılma tehditi altında hissetmesine yol açabilecek olan bu adımlar, zaten birçok konuda bölünmüş durumda olan AB’yi dağılmaya sürükleme potansiyeli taşımaktadır.

Alman ve Fransız kapitalistlerinin ABD’li, Japon vb. rakipleri ile dünya çapında yarışabilmek için AB çatısı altında oluşturdukları birliğin dağılması, dünya kapitalist sistemi içinde, sonuçları şimdiden öngörülemeyecek sonuçlara yol açacaktır. Bugüne kadar, ABD emperyalizminin karşısına görece eşit bir güçle çıkamayan Avrupalı emperyalistler, onun dünyanın birçok yerinde giriştiği emperyalist saldırılara ( Yugoslavya, Afganistan, Irak, Somali vb.) ortak oluyor ve kendi çıkarlarını bu yolla koruyorlardı. Onlar arasındaki çelişkilerin keskinleşmesiyle birlikte bu durum ister istemez değişecek, emperyalist devletler arası çatışmalar daha açık biçimde yaşanacaktır. Küresel pazarlar üzerinde keskinleşen emperyalist rekabete devasa askeri güçleriyle Rusya ile Çin’in de aktif biçimde katılacak olması, yeni ve daha yıkıcı savaşların habercisidir.

Bütün bu nedenlerden dolayı, 1 Mayıs 2011’de bütün ülkelerden işçilerin ortak şiarı emperyalist savaş makinesine karşı barışın savunusu olmalıdır. Barışa ulaşmanın yolu ise, pasif bir “barış” söyleminden değil, savaşlara yol açan emperyalist rekabetin kaynağı olan kapitalizmin ortadan kaldırılmasından geçer.

Türkiye nereye gidiyor?

İktidarda olduğu dokuz yıl boyunca Türkiye’yi küresel sermaye ve yerli ortakları için en karlı yatırım alanlarından biri haline getiren adımlar atmış olan AKP, TC Devleti’ni emperyalist-kapitalist sistemin Ortadoğu’daki başlıca dayanaklarından biri haline getirmiştir. Burjuvazinin, başta AKP olmak üzere siyasi sözcüleri, Türkiye’nin bu konumunu “bölgesel güç” ya da “model ülke” olarak sunuyor ve bu yolla, bu topraklarda zaten yeterince güçlü olan “büyük millet / büyük devlet” hayalini körüklüyorlar. Oysa Türkiye’nin yeni konumu, gerçekte, herhangi bir taşeron firmanın ona iş veren bir holding karşısındaki durumundan farklı değildir. Türkiye burjuvazisi ve devleti, AKP iktidarları altında, ana firma(lar)dan iş alan ve bu işi yine ana şirket(ler)in sermayesiyle ucuza güvencesiz işçi çalıştırarak yapan bir taşeron haline gelmiştir.

Türkiye burjuvazisi, bu ihalelerden, kuşkusuz para kazanmaktadır. Ancak onun palazlanması, kendi sermaye birikimi üzerinde yükselmemektedir. Emperyalist rakipleriyle aşık atmaktan son derece uzak olan Türkiye burjuvazisinin elde ettiği karlar, asıl olarak, küresel sirketlerin yatırım tercihleri üzerine kuruludur. Dolayısıyla, onun ve emrindeki devletin emperyalistlerinkinden bağımsız çıkarları yoktur, olamaz da (ama bu durum, özlemlerinin olmayacağı anlamına gelmiyor). Nitekim Türkiye burjuvazisi bu gerçeği unuttuğu ve kendi “bağımsız çıkarları” uğruna adımlar atmaya kalkıştığı her durumda (Azerbaycan’da darbe tezgahlamaktan “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demeye kadar) ağzının payını almış ve küresel patronların ardında hizaya geçmiştir. Bunun son örneğini, AKP, CHP ve MHP’nin Libya’ya yönelik emperyalist müdahaleye Türkiye’nin vereceği desteği hep birlikte onaylamasında gördük.

Rejim değişikliği

Küresel rekabet içindeki büyük sermaye grupları ve emperyalist devletlerin bölgesel hesaplarında bir rol bulan AKP iktidarının dış politikası, iç politikadaki karşılığını TC Devleti’nin II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda kurumlaşmış olan ”ulus devlet” biçiminde yaşanan hızlı değişimde bulmaktadır. TC Devleti’nin rejiminde yaşanan değişikliğin temelleri 12 Eylül askeri diktatörlüğü eliyle atılmıştı. 1980’lerin ikinci yarısındaki ANAP iktidarları döneminde kapsamlı ekonomik ve siyasi düzenlemelerle yaşanan bu süreç, 1990’lı yıllarda kısmi kesintilere uğradıktan sonra, 2002’den bu yana iktidarda olan AKP tarafından doludizgin sürdürülmektedir.

ABD ile AB’nin desteğiyle, kapsamlı ekonomik ve siyasi adımlar atarak başını asker-sivil bürokrasinin çektiği ulusalcı muhalefetin belini büyük ölçüde kıran AKP iktidarı, şimdi, geçtiğimiz on yıla damgasını vuran dönüşümü yeni bir anayasa ile taçlandırmak istiyor.

Yeni “liberal ve demokratik” bir anayasanın hazırlanması gerektiği konusunda, bütün burjuva partilerinin hemfikir olduğunu biliyoruz. Onların açıkça dile getirmediği şey, bu “liberal demokratik” anayasanın sınıfsal içeriğinin ne olacağıdır. Başlıca burjuva partilerinin bugüne kadar yaptığı kısmi açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, yeni anayasa, farklı dinlerden ve milliyetlerden bireylerin haklarını kutsayacak. Bu konuda onlar arasındaki çatışma, asıl olarak, kimlerin (Türkler, Kürtler, Sünni Müslümanlar, Aleviler, laikler vb.) haklarının ne ölçüde kolektif olarak tanınacağı; “pasta”dan kimin ne kadar pay kapacağı konusunda yaşanıyor.

Küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda yaşanan dönüşümün bir rejim değişikliğini dayatmasının ürünü olarak yapılacak olan yeni anayasa hakkında şimdiden kesin olan şu ki, o, özel mülkiyetin yanı sıra tek tek bireylerin inanç ve düşünce özgürlüğünü güvence altına alırken, işçi sınıfının ve gençliğin her türlü toplumsal muhalefet girişimini “terörist” ve “temel haklar düşmanı” olarak tanımlamanın yolunu açacaktır. Bütün dünyada sermayenin otoriter eğilimlerinin güçlendiği ve bir zamanların “burjuva demokrasileri”nin ardı ardına polis devletlerine dönüştüğü bir dönemde, hem de otoriter eğilimler açısından ABD ve Avrupa’daki abilerinden hiç de geri kalmayan AKP iktidarı altında hazırlanacak olan yeni anayasanın ne denli “özgürlükçü ve demokratik” olacağı ortadadır.

Sınırlarını yeni anayasanın çizeceği rejimin ne denli özgürlükçü ve demokratik olacağı, işçi sınıfının, yoksul köylülerin ve gençliğin sermayeye ve hükümetlerine karşı vereceği mücadeleye bağlıdır. Bu mücadele, sermayenin şu ya da bu kesimine ve onların siyasi önderliklerine bırakılamayacak kadar önemlidir.

Sosyalizm mücadelesini yükseltelim!

Kürtlerin Türklerle bütünüyle eşit haklara sahip olması ve farklı dinsel, cinsel ve düşünsel tercihlere ya da farklı kültürlere ve etnik kökenlere sahip insanların hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadan yaşaması, yalnızca, kapitalist rekabetin yerine emekçilerin kardeşliğini ve dayanışmasını geçiren; savaştan ve çatışmadan değil ama barıştan ve işbirliğinden beslenen yeni bir dünya sisteminin; sosyalizmin kurulmasından geçer. Kendi çıkarlarını tehlikede gördüğü anda emperyalist işgallere, katliamlara, askeri diktatörlüklere ve faşist teröre başvurmakta tereddüt etmediğini tarihi boyunca kanıtlamış olan mülk sahibi sınıflardan böylesi bir düzeni kurması beklenemez.

Bunu başarabilecek olan tek güç uluslararası işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının, insanlığın başına bela olan bütün sorunların kaynağı özel mülkiyeti ve kapitalist sömürüyü ortadan kaldırması, yalnızca, sosyalist bir program etrafında kurulu devrimci enternasyonalist bir partide örgütlenmesiyle mümkündür.

Bu partinin inşasına giden yol, başta tüm burjuva partileri olmak üzere işçi sınıfı hareketini her adımda baltalayan sendikal bürokrasi ve reformist / ulusalcı sola karşı siyasi mücadeleden ve Kürt halkının meşru taleplerine dayatılan resmi politikaya karşı kararlılıkla Marksizmin ve enternasyonalizmin kızıl bayrağını yükseltmekten geçer.

1 Mayıs 2011’de bütün ezilenlerin, gerçek bir kurtuluş için işçi sınıfının sosyalist önderliğine olan acil ihtiyacını bir kez daha yüksek sesle dile getiriyor; emekçileri ve gençliği devrimci enternasyonalist önderliği inşa mücadelesine katılmaya çağırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir