1 Mayıs’ın ardından

1 Mayıs 2011, Türkiye’nin birçok ilinde, onbinlerce emekçinin ve gencin katılımıyla kutlandı. Bununla birlikte, herkesin gözü, bir kez daha, İstanbul’daki kutlamalardaydı. Hemen belirtelim ki, sendikal örgütler tarafından Taksim 1 Mayıs Alanı’nda düzenlenen 1 Mayıs kutlaması, burjuva medyanın “1 Mayıs şimdi gerçekten bayram oldu” havasında verdiği haberlerden anlaşılacağı üzere, tam anlamıyla bir “kutlama” oldu. Taksim 1 Mayıs Alanı’nda, diğer birçok ilde olduğu gibi, halaylar çekildi, şarkılar söylendi, davullar çalındı. İyi ama “barış ve coşku içinde” kutlananan şey gerçekte neydi? Hızla artan işsizlik ve sefalet mi? Binlerce Kürt politikacısının tutuklandığı “KCK Davası”yla birlikte, 21 Eylül Komplosu’nda olduğu gibi sayıları giderek artan siyasi tutukluların varlığı mı? Bu soruların yanıtını hiç kimse bilmiyor!

Bilinen şu ki, 1 Mayıs 2011, burjuvazinin ve onun devletinin gözetiminde bir araya gelen sendika bürokrasileri ile sözde “sol” burjuva ve küçük burjuva partiler eliyle, bir şenliğe, bir “toplumsal barış ve hoşgörü” gününe dönüştürülmüştür. Genel seçimlere bir aydan biraz fazla süre kala yaşanan bu durumun, her biri kendi başkanını bir burjuva partisinden milletvekili adayı göstermiş olan sendika bürokrasisinin ve hükümetin işine geldiği ortada. Zira, ekonomik krizin hala aşılamadığı bir ortamda, hele ki Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan toplumsal-siyasi alt üst oluşlarla karşı karşıya kalan sermaye sınıfı, “toplumsal barış”ın sürmesini istiyor. Polisin -giriş noktaları hariç- Taksim 1 Mayıs Alanı’nda görülmemesi, AKP’nin işçi kolu konumundaki sendikaların iki dilde (Türkçe-Kürtçe) açıklama talebi karşısında direnmekten vazgeçmesi vb. bunun en somut ifadesidir.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok: 1 Mayıs 2011, AKP’nin ve CHP’nin kendi “işçi kolları” konumundaki sendikal örgütler aracılığıyla sağladığı burjuva liberal ideolojik-siyasi hegemonya altında kutlanmış; önemli burjuva muhalefet partilerinden biri olarak, BDP de kendi “işçi kolu” konumundaki KESK içindeki “yurtsever” bürokratlar aracılığıyla bu sürecin içindeki yerini almıştır. Kürt meselesi merkezli sloganlarıyla 1 Mayıs’ta yerini alan BDP, Kürtçe bildiri okunması ve Agire Jiyan grubunun sahne alması ile 1 Mayıs’ın örgütlenmesi sürecinde yaptığı basıncın kısmen karşılığını almış görünmekte. Bununla birlikte bu taleplerin kabul görmesinde en önemli etkenlerden biri de 1 Mayıs’ı “toplumsal barış” içinde kutlamak isteyen burjuva siyasetiydi.

İşçiler, bu 1 Mayıs’ta, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, kapitalist küreselleşmeye; artan işsizliğe, sefalete, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, siyasi baskılara ve emperyalist müdahalelere karşı çıktılar. Onlar, Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Taksim’de de çalışma ve yaşam koşullarında kazanılmış haklara yönelik kapsamlı saldırılara karşı, “eşit işe eşit ücret”, “parasız eğitim ve sağlık hizmetleri” “kadın ve çocuk emeğine karşı eşitsiz uygulamalara son verilmesi” vb. talepler yükselttiler. Ancak bütün bu talepler, devletin, burjuva siyasi partilerin ve sendika bürokrasisinin ortak çabasıyla yaratılmış olan liberal-reformist sisin içinde gözden kayboldu. Başka bir deyişle, 2010 yılındaki film yeniden sahneye kondu.

“Sermayenin -ulusalcı ve liberal- sendikacı gardiyanlar dolayımıyla Taksim’deki 1 Mayıs kutlaması üzerinde kurduğu siyasi ve ideolojik egemenliğin en yalın göstergesi, devrime, sosyalizme ve işçi sınıfı enternasyonalizmine ilişkin talep ve sloganların neredeyse ortadan kaybolmasıydı. Bu 1 Mayıs kutlamasında, önceki kutlamalara damgasını vuran devrimci talep ve sloganlar yerlerini AKP karşıtlığıyla sınırlı reformist ve ulusalcı taleplere bırakmış; alan, az sayıda Marksist’in ve birkaç küçük burjuva radikal grubun dışında hiç kimsenin taşımadığı kızıl bayraklarla değil ama oportünizmin rengarenk bayraklarıyla donatılmış; devrimci, sosyalist çevreler alanın neredeyse dışına itilmiştir. Küresel sermayenin iktidardaki sözcüsü AKP iktidarının son bir yıl boyunca attığı adımları; sendikaların onun önünde yerlere kapandığını; nihayet ‘sosyalist’ solun sendika kuyrukçuluğunu düşünürsek, bunda şaşırtıcı bir yan olmadığını anlayabiliriz.” (İstanbul’daki 1 Mayıs kutlaması üzerine 1 Mayıs’ta Liberalizmin Gölgesi, 9 Mayıs 2010)

Tam bir yıl önce yazılmış olan bu satırlardan anlaşılacağı üzere, burjuva liberalizminin 1 Mayıs 2011’deki kutlamalara damgasını vurması, en azından biz Marksist devrimciler açısından şaşırtıcı olmadı. Sendika bürokrasisinin 1 Mayıs’ın devrimci içeriğini boşaltmak için yüzyılı aşkın süredir nasıl mücadele verdiğini ve ulusalcı küçük burjuva sosyalistlerinin katkısıyla büyük ölçüde başarıya ulaştığını bilenler için bunda şaşıracak bir yan yok ama -itiraf edelim ki- devrimci hatta “Marksist” olduğunu iddia eden “sol”un kendi yakın tarihinden hiç bir ders çıkarmaması ise akıl alacak gibi değil!

Ulusalcı küçük burjuva sosyalistlerinin bütün bu yaşananlardan ders çıkaramaması, kuşkusuz, onların “kötü niyetinden” kaynaklanmıyor. Bu durumun ardında yatan neden, onlar ne kadar inkar ederlerse etsinler, uluslararası işçi sınıfının tarihsel ve siyasi çıkarları üzerine kurulu enternasyonalist-Marksist bir perspektife sahip olmamalarıdır.

Küçük burjuva solunun şaşkınlığı

Tarihi boyunca sendika bürokrasisine, dolayısıyla onun bağlı olduğu burjuva partilerine siyasi olarak yedeklenmiş olan küçük burjuva sosyalistleri, burjuvazinin 1 Mayıs alanlarında böylesi güçlü bir ideolojik-politik egemenlik kurmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bunların sözde “en radikal” olanları bile, küresel sermayeye karşı küçük burjuva ulusalcılığının sınırları içinde dolaşarak, 1 Mayıs 2011’de de, ilk bakışta “savaşçı” sloganlar yükseltmiş gibi gözükseler de, gerçekte büyük patronların uzunca bir süredir dile getirdiği “liberal-demokratik” talepleri yinelemekten öteye geçemediler. Bu da yeni bir durum değildir. Yine, bir yıl önce yaptığımız değerlendirmeden aktaralım:

“Küçük burjuva solcuları, Taksim’de ve başka yerlerdeki 1 Mayıs kutlamalarında, on yıllardır her grev ve direnişte sergiledikleri sendika kuyrukçuluğundaki ısrarlarını sürdürdüler. Hain ve sınıf işbirlikçi karakteri en sıradan işçi tarafından bile kavranmış olan sendika bürokrasilerini yeniden ‘umut’ olarak sunmaya çalışan küçük burjuva sosyalistleri, 1 Mayıs’ta attıkları sloganlarla, onlara 26 Mayıs ‘genel eylem’inde olumlu rol biçtiler. Anımsanacağı gibi, Türk-İş, DİSK, KESK ve Kamu-Sen Genel Başkanları, 22 Şubat günü TEKEL işçileri ile ilgili olarak yaptıkları toplantıda, ‘öncelikli istemlerinin karşılanmaması ve bu etkinliklerin hükümet nezdinde bir sonuç vermemesi halinde’, 26 Mayıs’ta ‘üretimden gelen gücü kullanmaya’ karar vermişlerdi. Şimdi, küçük burjuva sosyalistleri, son otuz yıldır tek bir başarılı işçi eylemine önderlik etmemiş; buna karşılık emekçilerin onları aşarak gerçekleştirdikleri her eylemi patronlarla ve hükümetle anlaşarak yenilgiye uğratmış olan sendikal önderliklerin 26 Mayıs’ta düzenleyecekleri ‘toplu eylem’in genel greve dönüştürülmesini talep ediyor; bunun da ‘sendikaların görevi’ olduğunu anlatıyorlar. Hiç kimse kendisini ve işçileri kandırmasın. Sendikaların 26 Mayıs’ta gerçekleştireceklerini açıkladıkları ‘genel eylem’ onların hükümet ile sürmekte olan pazarlıklarında emekçileri kullanma çabalarının ürünüdür.

“26 Mayıs’taki genel eylem’e birkaç hafta kaldı ama sendikal önderlikler, onun gerçek bir genel greve dönüşmesi ve başarıya ulaşması için parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar. Bizzat ona katılacak olan işçileri ve geniş emekçi kitleleri ‘genel eylem’e hazırlama yönünde hiçbir propaganda, ajitasyon ve örgütleme çalışmasının yapılmadığı biliniyor. Durum böyle iken, küçük burjuva sosyalistleri, 1 Mayıs’ta, işçileri ve emekçileri kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda uyarmak yerine, sendika bürokrasilerini ‘göreve’ çağırdılar. Onlar bu yolla, moral bozucu yeni bir yenilginin suç ortakları olmaya hazırlanmaktadırlar. Oysa 26 Mayıs eyleminin başarısı, işçilerin sendikacı gardiyanların denetiminden ne ölçüde kurtulacağına bağlıdır.” (agy) Sahi, küçük burjuva sosyalistlerinin göklere çıkarttığı “genel grev”e ne olduğunu anımsıyor musunuz?

1 Mayıs 2011’in ardından, bu “sol”, “keskin” sloganların ya da kimi gösterişli kortejlerin ardına sığınarak ve gerçeklere gözlerini kapatarak, kendi kendisini kandırmayı sürdürüyor. Bu durum, sendikacı abilerinin “1 milyon katılımcı” masalının boşa çıkması ya da kuyruğunda dolandıkları BDP’den umduklarını bulamaması sonucunda (BDP 100 bin kişi alana taşıyacaktı!) uğranılan derin hayal kırıklığınını atlatmanın bir yolu olsa gerek.

Küçük burjuva solunun, yaklaşan seçimlere “bütün adayları eksik belge verdiği için katılamayacak” olan en önemli partilerinden ÖDP’nin gazetesi Birgün’de, 1 Mayıs 2011’de beklediğini bulamadığını açıkça ifade eden yazılar yayınlandı. En ilginci, bu yazılardan birinde, “ortak neşe değerlerini oluşturamamış, karnavalsız bırakılmış bir ülke olan Türkiye’nin antikapitalist bir bayramı yeniden böylesine coşkuyla kutlamaya başlamasının büyük bir şans” olarak tanımlanmasıydı. Birgün (ÖDP) sosyalist kültürün egemen olduğu bir 1 Mayıs değil, “geçmişin yükünün değil onurunun taşınacağı”, “karnaval havasında” yeni bir “1 Mayıs kültürü” oluşturma önerisi getiriyor. (Birgün, 3 Mayıs 2011, http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1304417362&year=2011&month=05&day=03)

Küçük burjuva sosyalistlerinin, siyasi yaşama adım attığı ilk günden başlayarak Kürt hareketinin ve sendika bürokrasisinin dümen suyunda dolaşan daha küçük bileşenlerine gelince… Aralarında “Troçkist” olduğunu iddia eden çevrelerin de yer aldığı bu kesimin 1 Mayıs 2011’e ilişkin değerlendirmeleri, asıl olarak “suya sabuna dokunmayan”, biraz da kendi kendini “motive etme” amacıyla yazılmış propaganda haberlerinden oluşuyor. Katılımcı sayısına ve katılımcıların coşkusuna ilişkin yanlış bilgilerle desteklenmiş olan bu değerlendirmelerde, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesine ışık tutan herhangi bir perspektif bulmak mümkün değil. Onların bir kesimi, BDP’nin kuyruğunda dolanarak politika yapmaya çalışır ve ona “emek, demokrasi ve özgürlük” güzellemesi yaparken, diğer kesimi sendika bürokrasisinin dümen suyundaydı, ama bunu, göklere çıkardıkları sendikal önderlikler ile AKP ve CHP gibi burjuva siyasi partiler arasındaki organik ilişkinin iyice açığa çıktığı seçimlere az bir süre kaldığı için, biraz daha dikkatli biçimde yapmak zorunda kaldılar. Başka bir deyişle küçük burjuva sol cenahta değişen bir şey yok!

Devrimci 1 Mayıs için devrimci önderlik

1 Mayıs, emek ile sermaye arasında sağlanmış sözümona “toplumsal barış”ın ifadesi bir şenlik ya da tören değil; bir mücadele günüdür. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak adlandırılan 1 Mayıs’larda, işçiler ve emekçiler, bütün dinsel, etnik, kültürel vb. farklılıklarıyla birlikte, devrimci bir sınıf olarak sermayeye karşı taleplerini yükseltir ve sermayeye karşı mücadeledeki kararlıklarını gösterirler. 1 Mayıs, bu anlamda, uluslararası sosyalist devrim yolunda ilerleyen işçi sınıfının uluslararası burjuvaziye karşı bir gövde / güç gösterisidir. 1 Mayıs’ın devrimci anlamda kutlanabilmesinin başlıca koşulu ise işçi sınıfının burjuva ve küçük burjuva ideolojik-siyasi önderliklerden kurtulmasıdır. Bu da, dünya ölçeğinde Marksist devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin (IV. Enternasyonal’in) yaratılmasıyla mümkündür.

1 Mayıs’ı sendikacı gardiyanların denetiminde resmi bir bayram kutlaması olmaktan kurtarmak gerektiğini savunan SOSYALİZM, işçi sınıfının kapitalizme karşı sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini haykırmak için kızıl bayraklarla İstanbul Taksim 1 Mayıs Alanı’nındaki yerini aldı. Orada, burjuva partileri, sendika bürokrasileri ve onların kuyruğundaki küçük burjuva sosyalistleri karşısındaki sayısal sınırlılığımıza karşın, ulusalcılığa ve küresel sermayeye karşı IV. Enternasyonal’in uluslararası sosyalist devrim sloganını yükseltmemiz, işçi sınıfının mülk sahibi sınıfların bütün kesimlerinden tam bağımsızlığındaki ısrarımızın bir ifadesiydi.

SOSYALİZM’in bu ısrarı, asla boş bir inancın ifadesi değildir. O kendisini, işçi sınıfının kapitalist sömürüye ve onunla birlikte bütün baskı ve ezme-ezilme ilişkilerine son verecek tek devrimci sınıf olduğunu kanıtlayan bilimsel çözümlemeler üzerine inşa etmektedir. İşçi sınıfının devrimci partisi, Marx ile Engels’in temellerini attığı tarihsel maddeci diyalektik yöntem üzerine kurulu bu çözümlemeler ile komünizm perspektifinin cisimleşmiş bir ifadesi olacaktır. Yöntemi, tarihsel-toplumsal çözümlemeleri ve dünya devrimi perspektifi ile diğer bütün sınıfların partilerinden ayırt edilecek olan bu partinin inşası için, öncelikle, Marksizm ile burjuva ve küçük burjuva soluna damgasını vuran ulusalcılık, sendikacılık, reformizm ve her türden ikamecilik arasına aşılmaz bir duvar çekmek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir