1 Mayıs Yasallaştı, Sıra 1 Mayıs Alanı’nda

1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan edilmesi yönündeki yasa tasarısı TBMM’den geçti. Böylece AKP hükümetinin, 12 Eylül askeri diktatörlüğü eliyle gasp edilmiş olan 1 Mayıs’ı yeniden resmi tatil ilan etme yönünde attığı adım, 1 Mayıs’ın otuz yıla yakın süre sonra “Emek ve Dayanışma Günü” adı altında yeniden yasallaşmasıyla sonuçlanmış oldu.

AKP hükümetinin bu adımı atmasının ardında, kuşkusuz, yaşanmakta olan ekonomik krizin Türkiye’yi hiç de “teğet” geçmediği gerçeği ve burjuvazinin uluslararası alandaki hesapları yatmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun, geçtiğimiz günlerde yayınladığı verilere göre, sanayi üretimi Şubat ayında yüzde 23,7 gerilemiş; gerileme imalat sanayinde yüzde 25,9’u bulmuş durumda (bu oranlar radyo, TV, haberleşme cihazları imalatında yüzde 41,6, büro makineleri ve bilgisayar imalatında ise yüzde 36,4). İşsizlik de, daha önce rastlanmadık ölçüde artmış ve resmi rakamlara göre 3 milyon 650 bin olmuştur (tarım dışı işsizlik oranı yüzde 19). Ev kadınları, öğrenciler ve emekliler ile iş bulma umudunu yitirmiş olan 2,5 milyon dolayında insanı da dahil ettiğimizde, Türkiye’deki işsiz sayısı 6 milyon 334 bine, işsizlik oranı ise yüzde 26,9’a yükselmiştir.

Aynı zamanda Ortadoğu’da ve Kafkasya’da yeni yatırım alanları ve pazarlar peşinde koşan Türkiye burjuvazisi ve hükümet, içeride güçlü olmak durumundadır. Bu, yargısal, polisiye ve askeri baskıların / operasyonların yanı sıra emekçilere kimi ödünlerin verilmesini de gerektirir. AKP hükümeti de, işçi sınıfına, 12 Eylül askeri diktatörlüğü eliyle gasp edilmiş olan hakkını iade ederek ödün vermek durumunda kalmıştır. Ama unutmayalım ki, bu ödüne, yeni bir sendikalar yasası ve işçi sınıfı üzerindeki sendikal bürokratik denetimi güçlendirme hesapları da eşlik etmektedir. Özetle, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan edilmesi, burjuvazinin ve AKP hükümetinin, işçi sınıfının yaklaşan toplumsal çalkantılar sürecinde oynayacağı rolün farkında olduğunu göstermektedir.

1 Mayıs’ın yasallaşması lütuf değildir

1 Mayıs’ın yasallaşması, “sosyalist sol”da ciddi bir kafa karışıklığına yol açmış durumda. Onun bir kesimi, bunun uzun mücadalelerin ürünü olarak uygun koşullar altında elde edilmiş bir kazanım değil ama burjuvazinin ve AKP’nin bir lütufu olduğunu savunuyor. Onlara göre, burjuvazi ve hükümet, “zavallı işçilerin 1 Mayıs’ını bunca yıl gaspettik, artık geri verelim. Bu yolla AB ile ilişkilerimizin iyileşmesine de katkıda bulunuruz” diyerek insafa gelmiş ya da hidayete ermiş olmalı.

1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesi, kuşkusuz, yüzbinlerce işçinin ve gencin sokağa döküldüğü büyük kitlesel mücadelelerin doğrudan ürünü değildir. Dahası, işçi sınıfı, başta sendikalar olmak üzere sosyal demokrat ya da Stalinist önderliklerinin onyıllardır sürdürdüğü işbirlikçi politikalar sayesinde, hem örgütsel hem de siyasi anlamda darmadağın durumda. Ancak, bir kazanımın yalnızca doğrudan kitlesel bir mücadelenin ürünü olabileceğini düşünmek dar görüşlülüktür. Toplumsal kazanımlar, aynı zamanda, onyıllara yayılan ve alttan alta yaşanan gelişmelerin, çok yönlü mücadelelerin ürünleridir. Dahası, bu mücadelelerin tek öznesi işçi sınıfı değildir. Burjuvazi de, bütün kesimleriyle, bu mücadeleler içinde işçi sınıfının karşısında bir özne olarak yer alır; küresel ekonomik ve siyasi gelişmelere uygun olarak, elbette kendi çıkarları doğrultusunda, sürekli yeni hesaplar yapar ve yeni adımlar atar.

Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasallaşması için verilen mücadele, uzun yıllar boyunca, sosyalist işçilerin ve devrimci gençlerin Taksim’de kutlama ısrarıyla damgalanmış ve bu ısrar sayesinde Türkiye ve Avrupa kamuoyunun gündemine girmiştir. Yukarıda değindiğimiz ekonomik ve siyasi etmenlerin bu ısrar ile birleşmesidir ki, 1 Mayıs’ın yeniden resmi tatil ilan edilmesini gerektirmiştir. Eğer bir avuç sosyalist işçinin ve gencin Taksim’de sembolleşen 1 Mayıs ısrarı burjuva devletin vahşi saldırılarına karşın yıllardır sürmeseydi, ne ekonomik kriz ne de sermayenin hesapları 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesine yol açardı.

Bütün bu nedenlerden dolayı, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” adı altında yasallaşması, sermayenin ve AKP hükümetinin verdiği bir lütuf değil; Türkiyeli sosyalist işçilerin ve gençlerin onyıllardır süren mücadelesinin ürünüdür. Eğer, 1 Mayıs’ı birkaç yıl öncesine kadar “komünist bayramı” olarak görüp ona karşı mücadele etmiş olan Türk-İş ve Hak-İş onu işçi sınıfının uluslararası dayanışma günü olarak kutluyorsa; eğer DİSK ve KESK bürokrasileri iki yıldır “Taksim’de kitlesel 1 Mayıs” diyebiliyorsa; eğer sermaye ve iktidar 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan ediyorsa, bu, “ne pahasına olursa olsun Taksim” diyerek her yıl orayı zorlayan sosyalist işçilerin ve gençliğin başarısıdır.

Sendikaların ikiyüzlülüğü

AKP hükümetinin 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan etme kararının ardından, Istanbul Valisi ile sendika bürokrasisi arasında önceki yıllarda yaşanan ayrışma yeniden açığa çıktı. Ancak 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağı konusunda bu yıl yaşanan tartışma, İçişleri Bakanı’nın ve Vali’nin kullandığı “yumuşak” üslup açısından, öncekilerden farklılaşıyor. Sendika bürokrasisi kanadında ise, deyim yerindeyse, herkes ayrı telden çalıyor.

1 Mayıs’ı nerede ve nasıl kutlayacakları konusunda baştan beri net tavır alanlar, DİSK ve KESK bürokratları oldu. Onlar, 1 Mayıs’ı mutlaka Taksim’de kutlayacaklarını ilan ettiler, çeşitli meslek odaları da onları izleyeceklerini açıkladılar.

Türk-İş ise, hem kendi içindeki çelişkilerden hem de hükümetle olan ilişkilerinden dolayı, yıllardır alışık olduğumuz ayak oyunlarına başvurdu ve 20 Nisan günü, “Taksim’de miting” için başvurdu ama bunu yaparken de, “Taksim verilmezse, uygun görülen başka bir yerde kutlarız” diyerek, Taksim’de ısrarcı olmayacaklarını ilan etti. Böylece Türk-İş, Taksim’i yasaklayan yönetimin elini güçlendirdi. Anımsanacağı üzere, Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu, daha, Başkanlar Kurulu’nun 8 Nisan günü yaptığı toplantıda Istanbul’da 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması için başvuruda bulunma kararı aldığı akşam katıldığı bir televizyon programında, “Taksim’i bir takıntı olarak görmemek gerektiğini” savunmuştu. Türk-İş, Valiliğin Taksim’de mitinge izin vermemesi üzerine, Kadıköy için başvuruda bulundu ve DİSK ile KESK’i Kadıköy’e çağırdı.

Sendika bürokratları arasında 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağına ilişkin ayrışmada Hak-İş’in yerinin hükümetin yanı olduğu baştan beri belliydi. Ama AKP hükümetinin Taksim’e izin verip vermeyeceği belli olmadığı için, 1 Mayıs’ı Istanbul’da nerede ve nasıl kutlayacağı konusunda uzun süre sessiz kaldı. Hak-İş, nihayet, 24 Nisan günü yaptığı açıklamada, “Merkez Yöneticileri, Şube Başkanları ve İşyeri Temsilcileri ile işçilerden oluşan bir grup halinde, Kazancı Yokuşu’na karanfiller bırakacak, ardından da Taksim anıtına çelenk koyacağız” dedi ve Istanbul Valiliği’nin sözünü dinleyeceğini gösterdi.

Hak-İş’in bu adımı, Taksim’i sosyalist ve devrimci işçilerle gençlere (DİSK / KESK bürokrasilerine değil) bırakmama çabasının ifadesidir. Bu adım aynı zamanda, Taksim 1 Mayıs Alanı’nda gerçekleşecek olan gösterinin hükümetin izin verdiği sınırları aşması durumunda -ki aşacaktır-, sosyalistlere karşı yeni bir karalama kampanyasının hazırlığıdır. Taksim’deki 1 Mayıs kutlaması, katılım ve içerik açısından AKP iktidarını rahatsız ettiği noktada, Istanbul Valiliği (polis) devreye girecek ve bürokratların resmi kutlamasının ardından, düdüğü çalarak “tören bitti” diyecektir. Amaç, manipülasyon ya da şiddet yoluyla, 1 Mayıs’ta sosyalist devrimci taleplerin yükselmesini önlemektir.

Sendikalar bölücüdür

Aynı zamanda “Emek Platformu”nda bir arada olmayı sürdüren sendikal önderliklerin, 1 Mayıs’ın Istanbul’da nerede kutlanacağı konusunda bir kez daha bölünmüş olması yeni bir durum değil. Anımsanacağı üzere, Emek Platformu 2004 yılında Istanbul’da yapılan kutlamalarda bölünmüş; Hak-İş, “İstanbul’da 1 Mayıs kutlamalarına katılmayacağını” açıklayıp en baştan kenara çekilmişti. Sonuçta, 2004 yılı 1 Mayısı, son ana kadar “Taksim” diyen DİSK ile KESK tarafından Saraçhane-Yenikapı arasında, Türk –İş tarafından ise Çağlayan’da kutlandı. Sendika bürokrasileri, 2005 ve 2006 yıllarındaki 1 Mayıs kutlamalarını Emek Platformu olarak, sırasıyla, 30-35 bin ve 25-30 bin dolayında katılımla Kadıköy’de, birlikte düzenlediler.

Ancak bu birliktelik, AKP ile CHP arasındaki gerilimin Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde iyice yükseldiği 2007 yılında bozulmuştu. Neredeyse AKP’nin işçi kolu konumuna gelmiş olan Hak-İş, bir kez daha, kutlamalara katılmayacağını açıklarken, Türk-İş Kadıköy’de miting düzenledi; DİSK, KESK ve meslek odaları ise “Taksim” demişti. 1 Mayıs 2007’de AKP hükümeti, Istanbul’da fiilen olağanüstü hal ilan etti ve yoğun bir devlet terörü estirdi. “Ne pahasına olursa olsun Taksim” diyen DİSK ve KESK bürokratları ise tabanlarını harekete geçirmemek için ellerinden geleni yaptılar; her şeye karşın katılmak isteyenleri de küçük gruplar halinde polise teslim edecek şekilde belirledikleri “toplanma yerleri”nde devlet terörüyle başbaşa bıktılar. AKP hükümetinin aldığı bütün önlemlere ve sendika bürokrasisinin ayak oyunlarına karşın, 1 Mayıs 2007’de, bini aşkın sosyalist işçi ve genç Taksim’e çıktı. Yasak delinmişti.

2008 1 Mayısı öncesinde de benzeri gelişmeler yaşandı. Hak-İş, aynı önceki yıl olduğu gibi, kutlamalardan çekildiğini açıklarken, Türk-İş, DİSK, KESK ve meslek odaları 1 Mayıs 2008’i Taksim’de kutlama konusunda “kararlı“ olduklarını ilan ettiler. Derken, Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu, 30 Nisan günü yaptığı açıklamada, örgütünün kutlamalardan çekildiğini ama üye sendikaları serbest bıraktığını ilan etti. Bu açıklamanın yapıldığı saatlerde, Türk-İş’in genel sekreteri DİSK’li ve KESK’li meslektaşlarıyla birlikte düzenlediği basın açıklamasında, “500 bin emekçi olarak 1 Mayıs’ı İstanbul’da Taksim’de ellerimizde karanfillerle kutlayacağız“ diyordu.

DİSK – KESK bürokratları ile onların Türk-İş içindeki yol arkadaşları, 1 Mayıs günü, bırakalım üyelerini bir tarafa, ücretli kadrolarının tamamını bile bir araya getirmediler. 1 Mayıs 2008’i bir kez daha devlet terörü gününe çeviren polis, Şişli’deki DİSK genel merkezi önünde toplanan kitleye karşı sabahın erken saatlerinde başlattığı saldırılarda, çok sayıda insanı yaralayıp -resmi rakamlara göre- 500’ün üzerinde işçiyi ve öğrenciyi gözaltına aldı. 1 Mayıs 2008, sözde “solcu” sendikacı gardiyanların ikiyüzlülüğünü ve yıkıcı rolünü bir kez daha göstermişti.

Sendika bürokrasisinin DİSK, KESK vb. örgütlerde temsil edilen kanadı, şimdi, 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesini kendi başarısı olarak sunmaya ve yıllardır Taksim’i zorlayan sosyalistler / devrimciler üzerinden pirim yapmaya çalışıyor. Ancak bizzat 1 Mayıs’ın tarihi, bunun utanmazca söylenen bir yalan olduğunun kanıtıdır. Tarihi boyunca sürekli olarak devlet katında kabul görme peşinde koşan DİSK bürokrasisi, 1 Mayıs’ın yasallaşması “mücadele”sini her zaman burjuva hükümetler ile kapalı kapılar ardında yaptığı görüşmelerle / pazarlıklarla sınırlamıştır. DİSK ve onun kamu emekçileri içindeki kardeşi KESK bürokrasisi, 1 Mayıs’ın yasallaşması için tabanını harekete geçirmemekle kalmamış; her zaman, bu yolda militan mücadele veren işçiler ve gençlik ile arasına mesafe koymuştur.

Taksim “saplantı” değil, haktır

Türkiye’deki “sosyalist sol”un önemli bir kesiminin sendika bürokrasilerinin dümen suyunda hareket ettiği ve varlığını onların şu ya da bu kanadına yaslanarak sürdürdüğü hiç kimse için sır değil. Asıl olarak reformizmle ve ulusalcılıkla damgalanan bu “sol”da, son yıllarda, güçlü bir liberal dalga esmektedir. Kısmen “ameleperver” ve “ahaliperver”, ağırlıklı olarak da “demokrat” söylemler eşliğinde sözde sosyalist politika yaptığını iddia eden bu “sol”un önemli bir kesimi, şimdi, her zamankinden yüksek sesle, Taksim’de kitlesel kutlama konusunda ısrar etmenin “boş bir inatlaşma” hatta “fetişizm” olduğunu ifade etmeye başladı. Öyle ya! “Demokrat“AKP, “solcu” hükümetlerin yapamadığını yapmış ve 1 Mayıs’ı -hem de Emek ve Dayanışma Günü olarak- resmi tatil ilan etmiş. Zamanı geldiğinde Taksim’de kutlama hakkını da bahşeder. Gerilim yaratmanın ne anlamı var ki!

Sendikacı abilerinin kuyruğunda sermayeden ve AKP’den icazet alma peşinde koşan bu “sol”, “1 Mayıs Taksim 1 Mayıs Alanı’nda kutlanmalı” diyen sosyalistlerin “Taksim’e çıkmayı emekçilerin çıkarlarının önüne koyduklarını” iddia ediyor; onları, “sendikaları bir yana iterek, 1 Mayıs’ı siyasi fraksiyonlar olarak kutlamak istemek” ile suçluyor. Sendikaları siyaset dışı örgütlermiş gibi göstererek onların gerçek yüzünü gizlemek isteyen bu “sol”a göre Taksim’de ısrar, “kutsal sembollerle uğraşıp, alan fetişizmi üstünden emekçileri bölmek” anlamına gelmektedir (bu tür “derin” tespitleri, örneğin, Evrensel Gazetesi’nde bol miktarda bulabilirsiniz).

Baştan sona iftira ve çarpıtmalarla dolu bu tür “birlik ve beraberlik” çağrıları yapanlar, bir yandan sosyalistleri şiddet meraklısı potansiyel “suçlu”lar olarak damgalayıp devlete ihbar ederken, aynı zamanda, işçi sınıfını önümüzdeki toplumsal çalkantılar döneminde sendikacı gardiyanlara teslim etmenin hazırlığını yapmaktadırlar. Bütün bu argümanların ardında, 1 Mayıs’ın yasallaşmasını asıl olarak sermayenin ve AKP iktidarının lütfu olarak görme anlayışı yatmaktadır. Bu küçük burjuva solcuları, işçi sınıfını “gereğinde lütufkar olabilen” sermayenin çizdiği sınırlar içinde tutmak için, “Taksim’i zaptedecek güç yok, dolayısıyla, bulduğumuzla yetinelim” biçimindeki teslimiyetçilik zehirini kusmak; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için mücadele eden sosyalistleri ve devrimcileri de “alan fetişisti”, “çatışmacı”, “maceracı” vb. olarak karalamak zorundalar.

Bu kinik ve teslimiyetçi “sol”un argümanları, tarih hakkında biraz fikir sahibi olan hiç kimseye yabancı değil. Bugün, “işçi sınıfının birliği” vb. sahte sloganlar altında 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına karşı çıkanlar, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele gününü sendika bürokrasisinin çıkarlarına uyarlamakla kalmamakta; 1 Mayıs’ı AKP iktidarının icazeti altına sokmaktadırlar. Türk-İş’in Kadıköy’de düzenleyeceği 1 Mayıs kutlaması, tümüyle AKP’nin icazeti altında gerçekleşecek ve alanda hangi “keskin” sloganlar atılırsa atılsın, bir bütün olarak, “majestelerinin uysal muhalefeti” damgasını taşıyacaktır. Ancak bu, DİSK ve KESK bürokratlarının önderliğinde Taksim’de düzenlenecek ve onların damgasını taşıyacak bir gösterinin, işçi snıfının çıkarlarını ifade edeceği anlamına gelmez.

Taksim sendikacılara bırakılmamalı

İşçi sınıfının çıkarlarına her fırsatta ihanet etmiş olan DİSK ve KESK bürokratlarının, bütün diğer konularda olduğu gibi, 1 Mayıs’ın yasallaşması için de hiçbir ciddi mücadele vermediğini biliyoruz. Onlar, her zaman, aynı diğer sendikal örgütlerdeki kardeşleri gibi, işçileri mücadeleden uzak tutarak sermaye ve hükümetlerle kapalı kapılar ardında anlaşmışlardır. Çünkü onların sermayeye ve burjuva devlete olan bağımlılığı, işçi sınıfına olan “bağlılık”larından çok daha güçlüdür.

DİSK ve KESK bürokrasileri, Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen gibi rakip kardeşleri karşısında sürekli kan kaybetmekte ve AKP’nin yönetimindeki devlet karşısında hızla figüran konumuna itilmektedir. Siyasi tercihlerinden dolayı, diğerleri gibi AKP iktidarına yanaşma şansı olmayan DİSK ve KESK bürokratları, bu durumdan kurtulmanın yolunu sermayenin ve bürokrasinin AKP karşıtı “ulusalcı” kesimlerine yaslanmakta görmekte; emekçiler içinde yükselmekte olan AKP karşıtı dalganın üzerine oturmaya ve bu muhalefeti kendi kanallarına akıtmaya çalışmaktadırlar.

Bütün bu nedenlerden dolayı, Taksim’de ısrar eden sosyalistlerin DİSK – KESK bürokrasileriyle ortak tavır içinde olması söz konusu değildir. 1 Mayıs 2009’u bir bütün olarak sermayeye ve AKP iktidarına karşı gösteriye dönüştürmek, sendika bürokrasilerinin hükümet yanlısı ya da ulusalcı “solcu” kanatlarından birinin kuyruğuna takılarak değil; işçi sınıfını enternasyonalist, devrimci ve sosyalist perspektife kazanmaya yönelik bağımsız siyasi bir tavır alarak gerçekleşebilir.

Israrla yinelemek gerekiyor: 1 Mayıs’ta işçi sınıfının gücünü bölenler, 1 Mayıs’ı Taksim 1 Mayıs Alanı’nda kutlamakta ısrar eden sosyalistler değil; sendika bürokrasileri ile onların kuyruğundaki “sol”dur. Taksim’de ısrar eden sosyalistleri bölücülükle ve sekterlikle suçlayanlar, gerçekte, sermayenin AKP iktidarı eliyle sürdürdüğü işçi-emekçi düşmanı politikalara destek sağlamaktadırlar. Istanbul’da, AKP iktidarının icazetinden kurtulmuş bir 1 Mayıs gösterisi, yalnızca Taksim’de düzenlenebilir. Bu yüzdendir ki, Taksim 1 Mayıs Alanı’nda gerçekleşecek bir gösterinin etkisi ve önemi, katılımcı sayısıyla karşılaştırılamayacak denli fazla olacaktır.

Taksim, 1 Mayıs’tır

1 Mayıs’ın yasallaşmasının sermayenin ve AKP’nin lütufu değil, ama onyıllardır süren mücadelenin ürünü olduğunu bilenler, Taksim Meydanı ile 1 Mayıs’ın nasıl et ile kemik gibi ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu da kolayca anlayabilirler.

Taksim, evcilleşmiş eski Stalinistler’in ve gerillacıların ya da ilkesiz oportünistlerin alışık oldukları üzere, istenildiğinde bir kenara atılabilecek sıradan bir sembol değildir.Taksim, 1 Mayıs’ın yasallaşması mücadelesinin merkezindedir. Taksim Meydanı, 1977 1 Mayısı’ndan bu yana 1 Mayıs Alanı’dır. Taksim, 1 Mayıs’tır!

Taksim, 1977 katliamından bu yana, başta kontrgerilla olmak üzere, burjuva devletin işçi sınıfına ve sosyalistlere karşı kullandığı örgütlere karşı mücadelenin odağında yer almaktadır. 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasında ısrar, başta 1 Mayıs 1977 olmak üzere işçi sınıfına ve Kürtlere yönelik katliamların ardındaki güçlere karşı mücadeledeki kararlılığın ifadesidir. Taksim’de ısrar, 12 Eylül darbesinin sorumlularından ve işbirlikçilerinden hesap sorma kararlılığıdır.

İşçi sınıfına, emekçi halka ve sosyalistlere yönelik katliamlarla 12 Eylül darbesine “ortam hazırlayanlar”dan ve gerçekleşmiş olan bu darbenin sorumlularından hesap soramayanların, “hazırlık aşamasındaki “darbe girişimleri”nin faillerini açığa çıkartıp yargılaması mümkün değildir. Dolayısıyla, Taksim’de ısrar, “Ergenekon” adı verilen kontrgerilla örgütlenmesinin açığa çıkartılması mücadelesinden ayrılamaz.

AKP’nin işçi kolu haline gelmiş sendikal örgütlerin kuyruğunda Taksim dışında kutlanacak bir 1 Mayıs, “işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü” olmayacak; sermayenin ve hükümetin icazeti altında düzenlenmiş bir resmi kutlamaya dönüşecektir. Taksim’de ısrar, son olarak, sermayenin AKP iktidarı eliyle sürdürdüğü işçi-emekçi düşmanı politikalara; işsizliğe, yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı mücadelede kararlılığın ifadesidir.

O halde, 1 Mayıs 2009’u sermayeye ve AKP iktidarına karşı enternasyonalist sosyalist bir alternatifi yükseltme yolunda ileriye atılmış bir adım haline getirmek için;

sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için

1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanı’na!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir